"Birbirini seven âşuk ve maşuk bir türlü birbirine açılamıyordur. Bir gün âşuk dayanamayıp maşukun kapısına dayanır.
'Kim o?' der maşuk.
Âşuk cevap verir:
'Benim!'
'Git buradan!' der maşuk.
Âşuk şaşırır. Şaşkınlıkla üzgün bir şekilde evine geri döner. Dağları, ovaları dolaşır. Maşukun aşkından ölecek duruma gelir, olaylara anlam veremiyordur bir türlü. Dayanamayıp tekrar maşukun kapısına gelir, kapıyı çalar.
İçeriden bir ses:
'Kim o?' der.
Âşuk cevap verir:
'Benim.'
Maşuk içeriden seslenir:
'Git buradan!'
Âşuk deliye döner. Bir türlü anlayamıyordur aşkının niye böyle yaptığını. Çözemiyordu. Onu neden evine kabul etmiyordu?
Kendini yollara vurur. Aşkıyla eriyordur ama sebebini bulamıyordur. Günler ayları, aylar yılları kovalar. Âşuk kendini maşukun evinde bulur yine. 'Âşığın kalbi sevdiğinin ellerinde atar.' der ninem. Âşuk öyle bir âşıktır ki, her gönderilişinde kendini maşukun ellerine hasret bulur. Bu sefer yılların hasreti onu bitap düşürmüştür. Kapıyı çalar ve içeriden ses gelir:
'Kim o?'
'Sen'im.'
Maşuk içeriden seslenir:
'Gir içeri o vakit!'
Aşk teslimiyettir. Aşk, 'Sen'im diyebilmektir.' derdi ninem. Fatih Sultan Mehmet Han, âşık olduğu kentin kapısını tamamen o kente bürünerek, Allah'ın izni ve Peygamberin sözüyle aşındırmıştır. Allah, ona gemilere ayak taktırıp yürütecek bir akıl ve buna inanacak inanç vermiştir."