İlkel insanların basit ihtiyaçları vardı. Başlangıçta sayma çok küçük sayılarla sınırlıydı. Çoban, saymaya ihtiyaç duymadan sürüden bir koyunun eksildiğini bilebilirdi. Bunu bütün maymunlar da yapabilir; yani, ailenin bir üyesinin eksik olduğunu bilebilir. Bir şeyin kayıp olduğunu bilmek niceliksel değil niteliksel bir küme anlayışıdır. İlkel yaşamda gerçek anlamıyla sayılara gerek duyulmaz. Bu yüzden de kimse sayının ne olduğunu bilmeye ihtiyaç duymamıştır.
Yine de, açıklanması çok güç görünen harika bir nedenle insanlar (hatta ilkel insanlar) sayıların farkına varma konusunda, kelimelerle sahip oldukları düzeyin ötesinde, esrarengiz bir beceriye sahiptiler. Bugün çocuklara sayılar nicelikle bağlantılı kelimelerle ilgili bir his edinmeleri amacıyla anaokulunda ezberletilmeye başlanır. l'den 10'a kadar olan sayıları ezberden kolayca sayabilirler. Fakat sayıların ezberden sayılması ile bu sayıların aslında ne anlama geldiklerinin anlaşılması aynı şey değildir. Üç yaşında bir çocuk "bir” "iki”, "uç”, "dört”, "beş” kelimeleri ile bir eldeki beş parmağın bire bir karşılık geldiğini anlamadan da 5'e kadar sayabilir. Çocuk ya da insan gelişiminde bu karşılık gelmenin gerçekleştiği an, beyinsel olgunluk açısından dev bir sıçrama anlamına gelir. Bu sıçrama anını fark etmeyiz. Görünen o ki, söz konusu anda "hah işte!” türünde bir deneyim yaşanmıyor. Bir elde beş parmak olması, doğal olarak ilk on sayıya bire bir karşılık bulunmasını sağlamıyor