• Hayatımızda birçok insan tanıyoruz. Bazısıyla okulda arkadaş oluyoruz, bazısıyla iş yerinde, bazısıyla internet ortamında. Bunlardan bazıları sadece aynı ortamda bulunduk diyeceğimiz insanlar oluyor. Bazıları mutlu anlarımızı beraber yaşadığımız arkadaşlarımız oluyor. Bazıları ise her ne durumda olursak olalım her zaman yanımızda olan dostlarımız oluyor. Hayat şartları gereği her tanıdığımız, arkadaşımız, dostumuzla bir ömür beraber veya bir ömür iletişim halinde kalamıyoruz. Hayat şartlarının araya mesafeler kitabın koyabildiği ve bunun normalliği konusunda hemfikir olduğumuzu umuyorum. Gelmek istediğim asıl noktaya ulaşmak istiyorum. 


    Arkadaş veya dost adını ne koyarsanız tanıdığınız her insanla güzel şeyler yaşamaya bakmalıyız. Güzel anılar biriktirmeli. Güzel mektuplar bırakılmalı. Belki ufak bir eşya, belki bir kitap, belki bir fotoğraf, belki de bence en önemlisi, o ağlarken yanında olup yüzünü güldürebildiğiniz bir surat bırakmalıyız. İşte böyle arkadaşlıklar yada dostluk diyebiliriz.(Siz hangisini okumak isterseniz) Hayat şartları gereği bir daha hiç biraraya gelemeseler bile, birbirleriyle hiç iletişim dahi kuramasalar o paylaştığınız anılar, eşyalar (eşyalar cansız varlıklardır ancak onlarla birlikte yaşadığımız anılar onları yaşayan birer nesneye dönüştürdüğünü düşünüyorum. Aynı bir kitapla bağ kurup onlara gözü gibi bakan insanlar gibi) sizlerin ömür boyunca birbirinizi hatırlamanız için yardımcı etkenler olacaktır. Tabi bunlar olmayınca da insan hatırlar. Birlikte  yaşadığınız küçük bir anı, mesela beraber güldüğümüz bir şeyin benzeriyle karşılaşırsınız ve sizi bir anlığına o özlediğiniz günlere dönersiniz. 


    İyilik yaptığınız, yüzünü güldüğünüz, her zaman yanında olduğunuz ve aynı şeyleri size yapan insanları unutmazsınız. Daha çok hatırlamak, daha güzel hatırlamak, daha güzel hatırlanmak için, daha çok sevin birbirinizi  sevgili okurlar. Her şartta anlamaya çalışın, dinleyin, fikirlerini merak edin, hoşlandığınız ortak şeyleri keşfedin beraber, güzel şeylere yönlendirin birbirimizi. Hayatın keşfedilmemiş güzelliklerini bulmak için çaba sarfedin. Herşey şan, şöhret, para olmasın hayatınızda. Ruhunuzu doyurun birbirinizin. Şuan bu yazıyı yazarken aklıma gelen bir hikayeyi paylaşmak istiyorum sizlerle. 


    Mekanı hatırlamıyorum mazur görün. Anadolu'nun bir köyünde 6 tane adam bir eve misafirliğe giderler. Sofranın ortasında kocaman bir kase ve herkese birer kaşık. Ama kaşıklar bildiğimiz kaşıklar gibi değil, on katı daha uzun. Misafirler çorbadan alıyorlar ama ağızlarına götüremiyorlar çorbayı. Tam kaşığı döndürecek ya kolu arkadaşına çarpıyor ya da kaşıktaki çorba dökülüyor. Şaşkın şaşkın birbirlerine bakarken arkadaşlarının ikisinin çok güzel bir çözüm bulduğunu görüyorlar. Kaşığı daldırıyor kaseye ve karşındaki arkadaşının yemesini sağlıyor. Öbürü dolduruyor ona. Ancak bu şekilde karınlarını doğurabileceğini anlıyorlar. Gerçek bağlarımızı böyle ince düşüncelerle kurabileceğimizi düşünüyorum. 


    Karşımızdakine değer vermezsek belki o bize değer verir ama değer vermeyen de elbet birgün çıkar karşımıza. Belki biz değer veririz ve karşılığında üzülürüz ama mutlaka ve mutlaka hayat karşımıza o ruhumuzun sesini duyan birileri olmasa bile, birini çıkarır elbet. İyilik yapan iyilik bulur. Kötülük eden yaşattığını elbet bir gün yaşar. Ne ekersen onu biçersin. Ve son olarak Rahmân Süresi 60. Âyette belirtildiği üzere "İyiliğin karşılığı, yalnızca iyiliktir."


    Gün geçtikçe güzelleşen, geçmişe güzel anılar bıraktığımız, geleceğe iyilik ve güzellik tohumları ektiğimiz bir Dünya'da yaşama umuduyla  🤗
  • Müslümanlar sorunu hep dışarıda mı arıyor?

    İnsanoğlunun tabiatında “İyilikleri ben yapıyorum, kötülükler Allah’ın bana cezası” deme eğilimi vardır. Allah da diyor ki “Bu sizin en büyük iftiranızdır. İyilik varsa Allah’ın lütfudur. Kötülük varsa o sizin kendi ellerinizle yapıp ettiklerinizdir.” Allah bu dünyayı kötülük üzerine kurmadı. Allah bu dünyayı iman, itimat, güven, sevgi, muhabbet, Allah’ı tanıyarak sade, güzel, yararlı işler işleme çizgisinde yarattı. Tabi insanoğlunun iç dünyasına kötülük yapma eğilimini de koydu ki insan aklıyla ve özgür iradesiyle onu engellesin de sınav başarsın. Dinden aldığı rehberlikle, Kur’an’dan Peygamberden öğrendikleriyle nefsinin heva ve hevesini, kötülük arzularını bastırsın, düzgün bir insan olsun. İnsanımız bugün bunu başaramaz oldu. İslam dünyasında birey bilinci kayboldu; onu ya ilahi iradede yok ettik ya da bir başka kulun emrine vererek yok ettik. İnsanımız “bu kötülükler benim eserim değil” diyor. Kur’an’ı dikkatle okusa, Allah’ın uyarısını hemen görecek. Ama biz kendi nefsimizi sürekli temize çıkarıyoruz. Yaptığımız dualara dikkat edin. İnsanoğlunun bu dünyada yapması gereken bütün ödevleri biz Allah’tan bekliyor ve Allah’a havale ediyoruz.


    Nasıl?

    Allah’ın verdiği ödevlere sıra gelince “Ya Rabbi ben bunları yapmaya niyetli değilim, bunların hepsini sen yap” diyoruz. “Hastalarımı iyileştir, borçlarımı öde, şuradaki düşmanı kov, buradakini imha et, depremi, sel felaketini önle, suyumuz aksın, her gün yiyeceğimiz önümüze gelsin, işimiz, aşımız olsun, başımız ağrımasın, şununla mücadele ediver…” böyle bir dua ve tevekkül anlayışımız var ve biz bunu tevekkül zannediyoruz

    Ali Bardakoğlu
  • Çok hayal kırıklığı yaşadım. Belki de geçen ömrümün özetidir kocaman bir hayal kırıklığı. Böyle olsun istemezdim tabi. Her yola çıktığımda güzel şeyler hayal ettim aslında. Ama işte iyi niyet iyi bir yaşantı için yeterli olamıyor.

    ~Ali Lidar~
  • Bir blog yazarısınız ( Mark Manson) ve inanılmaz popüler oluyorsunuz. O kadar ki seneler içinde bir kitap yazıyorsunuz ve bu kitap popüler listelerin içine en üst sıralardan giriyor. Nihai olarak elimize tupturuncu o canlı kapağıyla ulaşıyor :Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı. Öncelikle belirtmeliyim ki yahu kimlerde kitap yazıyor görüyor musunuz algısından sıyrılacağınız ,benim adıma çok başarılı yazılmış olduğunu düşündüğüm bu kitaba bir göz gezdirmeniz gerektiğine inanıyorum. Yorumlara bakmadan başladığım bu kitapta tahminimce nasıl pozitif olunur, yok efendim nasıl kötü duyguları yok ederiz,hepimiz mutlu olucaz çünkü hak ediyoruz vs vs gibi şeyler bekliyordum. Kitap en başından sonuna kadar bırakın pozitif hikayeleri,yüzünüze tokat gibi çarpan negatifliklerinizden kaçmayın odak noktası ile hareket etmiş bulunmakta. Doğru savaşmayı , insanları ve kendimizi doğru okumayı, seçimlerimizin sorumluluklarını almayı,hayatın aslında istediğimiz gibi gitmemesinin doğal olduğunu fakat hareket berekettir- tabi o böyle demiyor- o yüzden de adım atmayı , en kısa haliyle ayrıntıda boğulup tamamen batmaktansa , bata çıka düze varmayı anlatıyor. Çok güzel örneklerle açıklanmış ve kesinlikle bunu klişe olarak sunmamış. Kitap bölümlerden oluşmakta ve kendi hikayesini de bizimle paylaşmış şekilde sunulmaktadır. Kitabı okudukça aslında bazılarını bildiğim, sizin de bildiğinize emin olduğum şeyler olmasına rağmen bunu mantıklı şekilde nasıl uygulamaya koymamız gerektiğini kendince ve bir bölümde dünyadan kişilerin öyküleri ile açıklamış. Bu kitabı okurken çok ilginç bir şekilde zihnimde çok sevdiğim bir filmin-aynı zamanda kitabın- şu sözlerini anımsadım:
    ''Bu dünyada incinip incinmemek kendi elinizde
    değildir ama sizi kimin inciteceğine karar verebilirsiniz
    Ve ben seçimlerimi sevdim.Umarım oda kendi seçimlerini sever.'' ( Aynı Yıldızın Altında)
    Bu kitabı okursanız belki siz de neden bu sözleri anımsadığımı anlarsınız. Gerçekten güzel olan bu kitaba rastlamanız dileğiyle güzel okumalar:)
  • *BU YAZI SANA,*
    *EY MÜSLÜMAN..!*

    Atalarının o güzel "islami" örfleri nelerine yetmedi ki son bir kaç yıldır tuhaf tuhaf şeyler ürettiler..

    Bakın benim bu sözlerim cahillere değil bilakis "İslami düğün (!) yapıp, Asr-ı saadet misali yuvam olsun diye nikahtan keramet bekleyen Müslümanlara.! "

    Allah Rasûlü a.s kızlarına nikah yaptığında *"Gücü neye yetti ise"* misafirlere de o kadarını yedirdi..
    Fakat kimse haşa onu ayıplamadı,abes görmedi..

    Oysa bugünün babaları sırf yarısı çöpe gidecek yemekler dağıttırıp riba/ kredi / faizle ile düğün yapmaya kendini mecbur hisseder hale geldi.
    Çünkü akraba ve konu komşu denilen bir güruh, insanların başına laf/dert oldu..!
    Bu durum Müslüman ahlakına sığar mı soruyorum sizlere?
    Daha en başından "elalem ne der?" Putu ile insanı faize sürükleyen bir nikahtan / evlilikten keramet beklenir mi?
    Ne kerameti bela olur bela!
    (İşte.!Kavgalar,arayışlar,aldatmalar,
    boşanmalar ortada..)

    Avrupa "düğün böyle olur" diye paketleyip önünüze ne koysa sizde aynısını islami bir kılıfla yapmaya çalışıyorsunuz.
    Kaldı ki onlar kiliselerinde sade bir nikahla evlenirken, gelde bizimkilere kabul ettir bakalım.
    Bugün 5-10-20-30 bin liraya 5 saatliğine salon kiralayan birinin yakasında çok el olacak ahirette buda böyle biline..

    6 saatlik kirası 3 milyar olan gelinliğin bedeli ile Arakan'da 3 su kuyusu açılabileceğini biliyor musunuz?
    Ama yok kızımız bi kere evleniyor(!)
    O çocuklarda bir kere ölüyor zaten derim bende size..
    Hani komşusu açken tok yatan bizden değildi?
    Bunu söyleyen iman ettiğiniz Rasulûllah değil mi?

    Her türlü israf yapılır, sonra ortada iki semazen döner, birde o an kimsenin dinlemediği iki ayet okunur alın size İSLAMİ DÜĞÜN..

    Tabi bunun birde düğün sonrası hezimeti var.
    Mesela;
    İslamı benimsemiş bir kadının ne işi olur misafir odası ile? Ayda bir misafir gelecekte görecek diye her hafta temizliğini yaptığı, dağıtmasınlar diye çocuklarını sokmadığı, insanlardan daha değerli eşyaların bulunduğu bir oda..

    Hiçbir zaman anlamadım/anlamayacağım oturma odasının ortasında bardak tabak dolu olan gümüşlük ne işe yarar? Bardak dediğin mutfakta olur,ihtiyaç halinde kullanılır. Salonda tozlanan bardak tabaklar hakikaten ihtiyaç için mi yoksa gelen görsün diye konulan riya kokulu bir gereksinim mi?
    O muhteşem kristalleri salonunda sergilemek kişinin nefsini tatmin etsede gerçekten bu İslam medeniyetinde çok ayıp birşeydir,marjinallik değil bilakis görgüsüzlüktür.!

    Kadife kılıflı sandalyeler, üzeri mumlarla dolu tamda yahudi usulu çektikce uzayan masalar. Evde dolaşacak,çocukların oynayacağı alan yok her yer eşya dolu..
    Sonra niye ruhum bunalıyor diye doktor doktor geziyorsunuz..
    Sizin evinizde "size" yer kalmamış ki,elbette bunalırsınız.
    Ev misafire göre döşenmiş..
    Bu evde misafir mi yaşıyor, yoksa siz mi? Misafirde kabul edildiği yok ki..!
    Neden herkes sizi tebrik etsin diye ziyan ediyorsunuz bu güzel ömrünüzü? Bu riya niye.?
    Hiç düşünüyor muyuz acaba Rabbimiz rahmetle bakıyor mu şu evlerimize?

    Bizim ne işimiz olur bilmem kaç parçalık yemek takımları ile..
    Bunu duyduğumda çok şaşırmıştım;
    Günlük yemek takımı, misafir yemek takımı..
    Günlük bardak takımı, misafir bardak takımı..
    Günlük çatal takımı, misafir çatal takımı..
    Yazdıkça yazarım gelmez bunun sonu..
    Hangi gün, hangi saat kandırıldık biz?
    Neyi çaldılarda bizden,verdiler bu çirkin algıları?

    Peygamber a.s ve ashabı rd öyleydi böyleydi diye her mevlütte ağlaşıyoruz ama bilmiyoruz ki 100 kişide olsalar hepsinin eli aynı kaba uzanıyordu.
    Ashabın 300 parçalık porselenleri yoktu.
    Ama Vallahi isteseler olurdu!
    Allah "altından dağları" peşlerinde sürütmez miydi dileselerdi? Ama onlar dünyaya ve içindekilere tenezzül dahi etmediler..

    Hiç içinizden geçirmeyin ki:
    - Ama Peygamber zamanında fakirlik vardı alamıyorlardı,yapamıyorlardı.

    Güya siz çok mu zengin kadınlarsınız..?
    Her işiniz borçla krediyle olmuyor mu?
    Borçla insan mutlu olurmu bu nasıl psikoloji bozukluğudur.
    Gerçekten zihnimizle oynuyorlar hanımlar.

    Aslında elimizdekilerle yetinsek,bizden daha mutlusu olmayacakken; Her düğün damadı boğazına kadar borca sokarak yapılıyor benim Müslüman ülkemde..
    Misafirler, perdeyle halının uyumunu görsün diye bir adam borca sokulur mu?
    Siz hiç sevdiğinize merhamet etmez misiniz?
    Yazık değil mi sizi Allah'tan emanet olarak alıp, zaten sizin sorumluluğunuz ve namusunuzu korumak için ezilecek olan adamı birde saçma sapan eşya, altın, milyarlık gelinlik borçları ile çıkmaza sürükleyeceksiniz?

    Ayın sonunu nasıl getireceğini düşünen adamda, akşam size çiçek alma isteği olur mu?
    Aklına hoş şiirler gelir mi?
    Yada sizin yüzünüze bakınca ferahlık bulur mu?

    Burası alice harikalar diyarı değil kızlar kendinize gelin!
    Rasulullah'ın karnına taş bağlatan,Ebu Bekir'in evinde bir çömlek bırakmayan, Musab bin Umeyr'i kefensiz gömdüren dünya!

    Ama pardon!
    Siz bir kere evleniyorsunuz!!!
    Tamda bunu anlatmaya çalışıyorum. Madem bir kere evleniyorsunuz. Öyleyse, kırılacak ve eskiyecek iki parça çaput için hürmetinizi ve sevginizi yok etmeyin!
    Siz yatağa kalbi kırık girip, sofraya gönülsüz oturup, muhabbetinizi yok ettikten sonra inanın evinizin kusursuzluğu sizi ısıtmaz.

    "Aişe'n olayım" demeyi biliyorsanız, dünya da rahat etmeyeceğinizide bilin!
    Çünkü Rasulullah'ın hiçbir hanımının sizin gibi kusursuz birbiri ile uyumlu eşyaları olmadı.
    Bu mübarek kadınlar perdelerle uyumlu, koltuklarla bezenmiş, yumuşacık halılar da gezmedi.
    Bilakis Fatıma rdh annemiz evlenirken, evin içine yumuşak çöl kumu serptiler ki evde gezerken ayakları acımasın..
    Ne babasını zorladı ev eşyası için, nede kocasına:
    - Ben kirada oturmam bana ev al Ya Ali! Dedi..

    Bu yüzden " Zehra" dediler Fatıma annemize yani "Çiçek"
    "Kübra" dediler Hatice annemize yani "Büyük"
    "Hümeyra" olmuştu Aişe annemiz efendisine yani "Güldüğünde hayasından kırmızı yanaklı olan"..

    Nasıl güzel vasıflar,nasıl hoş lakaplar.. Nasıl sevildiler nasıl kıymet gördüler!
    Çünkü onların kocaman yürekleri vardı ki; aşka hürmetleri, Allah'a itaatleriyle dolup taşmıştı.
    Zerrece tenezzülleri yoktu bizim bugün uğruna haramları helal saydığımız dünya metaına..

    Son olarak diyorum ki:
    -Sen kocanı kamçılarken dünya yarışında, cennetin kadınları bunca yokluk içinde yinede "benden razı mısın?" Diye dert yandı kocalarına.

    Aişe annemizin malı mülkü olan bir kocası yoktu ama o öyle bir kadın oldu ki, Rasulullah son vakitlerinde:
    -Cennette sana kavuşacağım ya, ölüm bile güzel geliyor ya Aişe" diye fısıldadı son nefesinde karısının kollarında..

    İşte asıl Mülk böyle bir kadın olup,geçip gitmektir bu dünyadan..

    ~Yağmur Mirzayeva
  • 1891 senesinde yazılan bu kitap, Türk hikayeciliğininde başlangıcı olarak kabul edilir. Samipaşazade Sezai'nin iki kitabından biri, diğeri de Sergüzeşt bildiğiniz üzere. İş Kültür Yayınlarının Türk Edebiyatı Klasikleri serisinin 7. kitabı olarak bastığı kitap, 6 hikaye, 1 çeviri hikaye bir de kısa mensur şiirden oluşuyor, hikayeler;
    Bu Büyük Adam Kimdir?
    Hiç
    Kediler
    İki Yüz Elli Kuruşa Bir Asır
    Düğün
    Bir Kitabe-i Sengi Mezar (Bir Mezar Taşı Yazıtı -mensure)
    Arlezyalı (Alphonse Daudet'in hikayesi -çeviri-)
    Pandomima
    Kitabın girişinde yazarın iki sayfa önsözü var. Diyor ki: "Dünyada bir zerre yoktur ki güzel yazılmak suretiyle önemli bir konu olarak kabul edilmesin." yani konu mühim değil üsluba bak diyor. Tartışılır tabi bu. Neyse ama ben sevdim hikayeleri. Şimdi tek tek hikayelerden bahsetmeyeceğim 72 sayfa kısa bir kitap zaten alın okuyun ama genelde hüzünlü. Bilhassa kedilerini, 30 yıllık eşini tercih eden teyze üzdün, Arzelyalı Jan sende üzdün, Düğündeki Dilsitan sen çok üzdün, Pandomimadaki palyaçodan hiç bahsetmiyorum, ama en çok üzen Bir mezartaşı yazıtı oldu.