Kendimizi kabul ettirmek için “önemseme, umursama, bencil ol, iyilik yapma, kendinden başkasını düşünme” vs. gibi teklifler dönüyor dünyada artık. Kabul edilmek içinse kusurlarımızın sicilini, ihtiyacımızın vahşiliğini, kazanmanın temel ihtiyaç olduğunu, kaybetmenin gerçeği bulmak olduğunu, üstüne bir de artık arşa çıkarıp da tekrar ulaşamadığımız hazzın lezzetine böylece erişebileceğimize dair yalanlarla; lağıma girmeden kıymetli olduğumuzu bilemeyiz diyor günümüz aklı. Özgüven, özsaygı, öz farkındalık, özgürlük bilmem ne mitleri bizi tahammül edemeyeceğimiz bir sahteliğe kurban ediyor. Kendimizi afişe ettikçe bakire, kötülüğü dillendirdikçe kutsal, iyiliğe maruz kaldıkça mağdur, mağrur, mahçup ve mazur sayılıyoruz. Gerçeğin bizi önemsizleştirmesi tahammül sınırlarımızın çok altında halbuki, biz bunu hakaretten sayıyoruz. Çıkarsız yaşamayı sahte, kazanımsız eylemi boş ve anlamsız buluyoruz. Tüm bunları insan olmak diye tanımlıyoruz nihayetinde. Peki zihinlerimizde -nasıl oluyorsa artık- bulunan ‘tahrif edilmemiş insan’ karşımıza geçip bizimle hesaplaştığında yaşayacağımız tahribata nasıl dayanacağız. Sağ çıksak nasıl ödeyeceğiz. Açlığın diyetini, oburluğun diyetiyle bir tutacak kadar sapıttık. Suyun seyrelticiliğini, bağımlılıklarla da elde edilebildiğini sanan akla yazıklar olsun.