Danimarkalı bir adamdan İbrahim’in hikayesini dinlemeyi beklemiyordum. Hele ki bu kitabı bir yapay zeka tavsiyesiyle okuduğumu düşünürsek, saçmalığın Talisca'sı. Kierkegaard, bildiğimiz anlamda mantık yürütmeyi, seçim yapmayı, hatta insan olmayı sorgulatıyor. Şu mantık denen kavramı daha yeni Zizek ile özgürlüğün engeli olarak fişlemişken, Kierkegaard da çıkıp “İnanç, mantığın bittiği yerde başlar.” diyor. Bu kadar üstüne gitmemize gerek var mıydı sahiden? Bir fizikçi olarak mantığıma ve rasyonaliteme yapılan bu saldırılardan hoşnutsuzum.
Kitap, İbrahim’in oğlunu Tanrı’ya kurban etme hikayesi üzerinden inancın doğasını sorguluyor. Fakat bu, basit bir “Tanrı’ya inan, gerisini boş ver.” metni değil. Tam tersine, inancın ne kadar korkunç ve mantık dışı bir şey olabileceğini gözümüze sokuyor. İbrahim’in ahlaki olanı reddedip tamamen Tanrısal olanı seçmesi, etikle imanın bir noktada birbirine tamamen zıt hale gelebileceğini gösteriyor. Bize “etik doğru olan değil miydi?” diye düşündürürken, Kierkegaard “Sen bir de imanı dene, bak bakalım ne hissediyorsun?” diye soruyor. Spoiler: Korku ve titreme.
Bu noktada şöyle bir seçim yapmak zorunda kalıyorsun: Ya etik olanı seçip “Mantıklı insan” olarak kalırsın ya da etik olanı reddedip “İnanan insan” olursun. İşin kötüsü, ikinciyi seçtiğinde bunu kimseye açıklayamazsın çünkü mantığın bittiği yerde başlayan bir şeyi mantıklı cümlelerle açıklamak mümkün değil. İnanmak başlı başına absürt bir eylem. Kalpten gelir ve doğası gereği bireyseldir, ancak yaşayan tarafından tecrübe edilebilir. Kierkegaard burada bu olay için şöyle bir şey söylüyor: Eğer gerçekten inanıyorsan, başkalarının gözünde ya bir delisin ya da bir katil. Çünkü kimse senin içindeki sırrı bilmiyor. İbrahim’in durumunda, bu sır oğlunu öldürmeye hazır olmayı