• Her şeyi bilme şeklindeki bu kendini beğenmiş küstahlığın temeli hiçbir zaman hiçbir şeyi anlamamış olmaktan başka birşey değildir. Bir kerecik bile olsa, tek bir şeyi tam olarak anlama deneyimi olan ve bilginin nasıl elde edildiğini gerçekten duyumsamış olan bir kimse, kendisinin hiç anlamadığı, sonsuz sayıda başka hakikatlerinde var olduğunu fark eder.
  • 83 syf.
    ·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Kitabı kapatıyorsunuz, işiniz bitiyor kitapla görünürde.Ama kitabın işi bitmiyor sizinle...Kısacık bir kitap uzun uzun düşünmenize neden oluyor.
    Tayga Sendromu gayet normal başladı.
    Adamın biri kendisini terk eden karısını ve aşığını bulmak için, bir dedektife başvurur.
    Dedektifimiz bir kadındır, biraz da başarısız bir dedektiftir.
    Kadın gittiği her yerden telgraflar yollamaktadır kocasına.Adam, karısının bulunmak istediğini düşünür.Bu nedenle dedektif tutar zaten.
    Dedektifimiz uzun ve karanlık bir yolculuğa çıkar.
    Tayga uçsuz bucaksız ormanlara verilen admış.Tayga sendromu ise taygada yaşayanların yakalandığı bir delilik haliymiş.
    Yanında bir rehberle yola çıkan kadın dedektif, aradıklarını bulana dek devam eder.
    Anlatılandan çok nasıl anlatıldığının önemli olduğunu tam olarak gösteren bir metin Tayga Sendromu.
    İmgeler, simgeler, masallar giriyor anlatıya.Hansel ve Gretel ve Kırmızı Başlıklı Kız masallarının kökeni metne dahil oluyor.
    Biraz, Yuri Herrera metinlerinin karanlığını, biraz da Tarjei Vesaas metinlerinin şiirselliğini buldum Tayga Sendromu’nda.
  • "Inanç mutluluk verir, demek ki doğrudur." - Burada yapılacak ilk itiraz, tam da mutlanmanın, kanıtlanan değil, vaat edilen bir şey olduğu; "inanma" koşuluna bağlanmış mutluluk -kişi mutlu olmalıdır- çünkü inanmaktadır. Ama rahibin inanana vaat ettiklerinin, hiçbir denetimin ulaşamayacağı "öte" de sahiden ortaya çıkacağını nasıl kanıtlamalı? - Sözümona "kuvvetlilik kanıtı, öyleyse, inanma için vaat edilen etkinin ortaya çıkmazlık etmeyeceği üzerine, yine bir inançtır. Formüle edersek: "İnanıyorum ki, inanç mutlu kılar, demek ki doğrudur." - Ama bununla iş bitti bile. Bu "demek ki”, bir doğruluk ölçütü olarak absurdum'un ta kendisi olurdu.
  • 115 syf.
    ·8/10
    Tam alıştım kitaba ,bitti...
    sanki daha uzatılabilirmiş :) ama genel olarak üslubu ve dili çok sevdim konuşma tarzında akıp gidiyor.
    Okunmalı, çerezlik bir kitap.
  • Bir köle sahibi olduğu ve öteki köle sahipleri gibi bir politikacı olduğu için, doğal olarak tam anlamıyla bir ayrılık yanlısıydı, Güney'in davasına tutkuyla bağlıydı.
    Kolektif
    Sayfa 62 - İş Bankası Kültür Yayınları
  • Bir insanın yüzü harita gibidir , üzerinde tek bir çizgi olmasa dahi . Şu an tam olarak nerede olduğunu gösteren bir harita . Senin . Ancak bunu görebilmek için çabasız bakman gerekir . O zaman noktalar birleşir ve görmeye başlarsın . Onun nerede bitip senin nerede başladığını .
  • Bölüm:1

    Prof.Dr.Mahmut Erol Kılıç
    Röportajından Bazı bölümler🌹🌷
    (Röportajı derleyen:Ekrem Sakar)

    Hakikat-i Muhammediyye dendiği zaman neyi anlamak gerekiyor?
    Hz. Peygamber'in hakikatini anlatabilmek gerçekten zor bir husustur.
    Hz. Muhammed'in(s.a.v.) Hakikatini anlatmaya cüret edenler, bedelini ödemişlerdir. Bunun bedeli kendi kanıyla abdest almaktır.
    Aynu'l-Kudat Hemedani diye büyük bir irfan ehli var. "Aynu'l-Kudat"; yani kadıların, hukuçuların gözbebeği. Hukuk ilminde o kadar yetkin bir insan ki unvan olarak kendisine "kadıların gözbebeği" denmiş. Yani bu kişi dini bilmiyor, ahkamı bilmiyor denilemez. Bu zat, sadece zahirdeki ahkamı bilmekle insan kendi nefsini bilmiş olmuyor, Rabbini tanımış olmuyor noktasına geldiğinde ise, Hz. Peygamber'in hakikatini anlatma sadedinde küçük bir kitapçık kaleme alır: Zübdetü'l-Hakayık.
    Hakikatlerin zübdesi, özü... Ve Aynu'l-Kudat Hemedani, bu kitapta Hz. Muhammed'in(s.a.v.) hakikatini bir nebze açıkladığı için şirkle suçlanır ve çok feci bir şekilde katledilir. Canlı canlı derisi soyulmak suretiyle şehit edilir. Ruhu şad olsun. Dolayısıyla Hz. Muhammed'in(s.a.v.) Hakikatini tam manasıyla anlatabilmek çok zordur.
    Efendimizin "alemlere rahmet" olarak gönderilişi hakikatini nasıl anlamak gerekir? Hz. Muhammed(s.a.v.) Efendimizin alemlere rahmet olarak gönderilmesi, "Rahmetim her şeyi kuşatmıştır" kutsi haberiyle birlikte okunmalıdır. Rahmetim her şeyi kuşatmıştır haberi, Hakikat-i Muhammediyye her şeyi kuşatmıştır hakikatini de ihtiva eder. Çünkü Cenab-ı Allah "Ben Hz. Muhammed'i alemlere rahmet olarak gönderdim" diyor.
    Bugün, modern dünyanın en büyük sorunu buradadır, Batı dünyası, Hz. Muhammed(s.a.v.) Efenidimizi, Ortadoğulu bir düşünür olarak görüyor. O bahr-i ummanı, bu kayıtlı sıfata indirgemek suretiyle kurutmaya çalışıyor.
    Oysa Hz. Muhammed'in(s.a.v.) hakikatini tanımak evrensel bir noktadır. Hz. İsa Londralı değildir, Parisli değildir. Hz. İsa'da Ortadoğuludur. Hz. Musa da bir Ortadoğuludur. Ama bugün "Hz.Musa'nın dinine tabiyim" diyen birçok insan ondaki o evrensellik yolunu tanımaktadır.
    Öyleyse niye Hz. Muhammed'i(s.a.v.) sadece bir topluluğa, bir coğrafyaya hapsetme eğilimi var?
    Bunun nedeni, Hz. Muhammed'in(s.a.v.) o enerjisini, o nurunu perdeleme gayretidir. Binaenaleyh devre-i Muhammedi çok önemlidir. Hz.Muhammed'in(s.a.v.) bi'setiyle başlayıp kıyamete kadar devam edecektir. Bu devrenin geçerli metafizik modülasyonu bu devrenin ihtiyacı olan her şeyi ihtiva eder.
    Mesela Hz. Musa'ya indirilen öğretinin, şeriat yönü baskındır. Hz. İsa'ya indirilen ise şeriat getirmemiştir. Sebebi Hz. Musa'ya indirilen hukuki normlara o dinin hukukçuları öyle önem verdiler ki ruhunu, aşkını, muhabbetini kaybettiler.
    Bu bakımdan, o kaybedilen ruhu, manayı "yeniden üfleyecek birisi", bir mesih gerektiğinden Hz. İsa Musevi Şeriatı'nı ihya eden birisi olarak gelmiştir. Hz. İsa, kaybolmuş olan o ruhu, var olan dinin içerisine yeniden üflemiş birisidir. Bu açıdan Hz. İsa'nın fonksiyonu tasavvufi açıdan çok önemlidir.
    Hz. Muhammed'e(s.a.v.) indirilen vahiyde, Hz. Musa'ya indirilen de, Hz. İsa'ya indirilen de topluca bulunmaktadır. Dolayısıyla Hz. Muhammed'in(s.a.v.) misyonu hala araştırılmaya muhtaçtır.
    Bugün Müslümanım diyenler dahi Hz. Muhammed'in(s.a.v.) Hakikatinden perdelidirler. Sosyolojik anlamda Hz. Muhammed'in(s.a.v.) yolunu izlediklerini söylerler, ama hakikatine muttali olan Muhammedi sayısı azdır.
    "Eslemna" ile "Amenna" farkı...

    🍁

    "Allah ve melekler, Resulüne salat ve selam ederler" (Ahzab, 33/56) ayetini nasıl yorumlarsınız?
    Biz bütün varlık olarak ona salat ediyoruz. Bu salata, bu koroya, bu semavi şölene, bu ilahi cümbüşe siz de katılın anlamı vardır burada. Bu, Hz. Muhammed'in(s.a.v.) aslında ölümlü olan bedeni yönünün haricinde bir de ölümsüz bir ruhu olduğunu göstermektedir. Çünkü ayette "salat ediniz" diye bugünü ve geleceği de kapsayan bir emir bulunmaktadır. Emir anlamında olunca Hz. Peygamber'in ruhunun ölmediğini de ima etmektedir.
    O'na salat etmek, kuru kuruya selam göndermek değildir. Bir hat açmaktır.
    Siz bir insanı seviyorsanız "Ben Seni Seviyorum" demek suretiyle aslında o insanla aranızda o sözler üzerinden bir link, bir hat açmaktasınız. Dolayısıyla İslam inisiyasyonunda, seyr-i sülukta salavat getirmenin çok önemli bir rolü vardır. Çünkü bu anlayışta Nebi, bir mürebbi olarak sizi eğitecektir.
    Seyr-i sülukta Nebi'den feyz alınarak ilerlenilir. Bu nedenle Salvat-ı Şerife getirme dersleri bulunmaktadır. Siz salavat getirdiğiniz zaman O'nun size "ve aleyküm selam" diye karşılık verdiğini hissedersiniz. Burada, yani iki selamın karşılaştığı yerde bir aşk ve irfan hakikati tecelli etmektedir.