• Dünyadan tamamen el etek çekip bir köşede beklemek değil,dünyayı doğru kullanmanın,dünyaya doğru bakmanın yollarını bilmek gerekti. Bu dünya neticede âhiretin tarlasıydı.
  • "Şimdi ben neyim? Koca bir hiç! Yarın ne olabilirim? Dirilip yeniden yaşamaya başlayabilirim! Tamamen perişan olup gitmeden, içimdeki insanı bulabilirim!"
    Dostoyevski
    Sayfa 209 - Dorlion Yayınları
  • Yazarın ilk romanı ve benim de Okay Tiryakioğlu’nu tanıdığım romandır. Okay Tiryakioğlu’nu tarihi romanları ile tanıyoruz fakat ilk romanı bunların çok dışında yer alıyor. Romanda babasının cenazesinden sonra yolları satanist bir grupla kesişen bir gencin gerilim dolu günleri işleniyor. İlk roman olduğu için elbette sıkıntılar, acemilikler var; fakat ben bu romanı çok sevdim.
    Ben yazarın Türkiye’de gotik romanda çığır açacağını düşünürken tamamen bambaşka bir boyuta atlatayarak tarihi romanlara geçiş yaptı. Tanıştığımızda biraz sitemle karışık bunu dile getirmekten geri kalamadım ama tabii ki Okay Bey tarihi olayları kendine has üslubuyla çok güzel işliyor, beğenerek okuyorum. Belki bir gün sürpriz yapıp yine bu tarz bir roman yazar, kim bilir...
  • Yetmişine merdiven dayayan Thompson, daha uzun yaşayabilmek için yaşam tarzını tamamen değiştirmeye karar verir. Sıkı bir diyete başlar, koşar, yüzer ve güneşlenir. Üç ay içinde on kilo verir, göbeği on santim daralırken göğüs kafesi beş santim genişler.

    İyice dinçleşen ve bronzlaşan Thompson başarısını yepyeni bir saç modeliyle taçlandırmaya karar verir. Yeni saç modeliyle berberden çıkıp karşıdan karşıya geçerken bir otobüsün altında kalır.

    Son nefesini verirken,
    "Tanrım," diye haykırır, "nasıl yapabildin bunu bana?"

    Yukarından yanıt gelir: "Valla kusura bakma Thompson; tanıyamadım seni."
  • Çoğu insan taze çağında zihnine nakşolan manzaralarda ruhuna iz bırakan hadiseleri hatırlarken bir köşeye çömelip geviş getirerek oyalanan dalgın develere benzer; çehresinde o geviş halindeki hörgüçlü mahlukun kendinden geçmiş, adeta ağzı köpüklü, çenesi oynak, sırıtkan ve değişmez kaba zevk maskesi vardır; tamamen hazmedemediklerini yeniden çiğniyor sanırsınız. Fakat ince duygulu bir zevk ehli, hatıralarını bu şekilde yad etmez; geçmişi düşünüş, böyleleri için bir çiğneyiş değildir; daha ziyade bir koklayıştır. Zira maziden kendisinde posa kalmamıştır; kalan bir esanstır.
    Refik Halid Karay
    Sayfa 99 - İnkılap Kitabevi
  • Ölümün bu kadar sıradanlaşmasına isyanım var… Ateş düştüğü yeri yakar. Her ölen asker bir anne, bir baba demek… Varsa kardeş ,ağabey,sevgili,eş,baba demek bazen de… Cepheden haberler verilirken; onlarca hayat ölürken haber spikerinin ağzından çıkan cümle şudur: “Cephede yeni bir şey yok…”
    Yazık oysa ölen, bir asker ve tüm sevenleri bu büyük acıyı bir haberde bile kayıtlara geçmeyecek kadar küçük yaşamak durumundalar…

    “Hayatın geri kalan bütün belirtileri kış uykusundalar…”
    Belirsiz bir bekleyiş… Bazen yıllarca süren bekleyişler bunlar.

    “Bu kitap; ne bir şikâyettir, ne de bir itiraf. Harbin yumruğunu yemiş, mermilerinden kurtulmuş olsa bile, tahriplerinden kurtulamamış bir nesli anlatmak isteyen bir deneme, sadece.”
    <E. M. Remarque>

    Yazar kitaba bu cümleyle başlamıştır. Remarque’nin savaşın kötülüğünü 19 yaşındaki bir askerin gözünden anlattığı, en ünlü eseri, Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok (Im Westen nichts Neues) 1929’da yayımlandı.

    Remarque; 18 yaşında birçok kez yara aldığı 1. Dünya Savaşı’na katılmak zorunda kaldı. 1933’te, Naziler eserlerini yaktılar ve yasakladılar. 1938’de Alman vatandaşlığından çıkarıldı ve 1939’da Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etti. Savaşı birebir yaşayan biri kadar kimse güzel anlatamazdı,yazamazdı. Ben yazarı ilk defa tanıdım bu kitapta, “Varlık Yayınları’ndan” “Behçet Necatigil” çevirisiyle okudum . Çok akıcı ve anlatımı şahane bir kitap.Okumadığım saatlerde merak içindeydim,duygu doluydum.

    Kitap için nette araştırma yaparken rastladığım bir anıyı sizinle de paylaşmak istiyorum,oldukça ilgimi çekti benim .

    “Alman eri August Bader'ın günlüğünden öğreniyoruz,

    Bir gün Almanlar siperde yemek pişirirken karşı taraftan bir Fransız "Ben de gelip yiyebilir miyim?" diye seslenmiş. Davet etmişler, Fransız askeri Almanlarla güzel güzel yemeğini yemiş, ardından uzanıp biraz kestirmiş, sonra teşekkür edip siperine dönmüş. Sonraki günlerde de Almanlar kendisini düzenli yemeğe davet etmiş. Yemek saatlerinde iki taraf arasında gidip gelenler çok olurmuş, birbirlerine ikramlarda bulunur, yemeğin ardından şarap ve sigara içip kağıt oynar ve birbirlerine kibarca şans dileyip siperlerine dönerlermiş. Yemek saatlerinde asla saldırıda bulunulmazmış ama bu cephede savaşanların emirlerle değil, doğrusu bu olmalı diye düşünerek kendi kendilerine geliştirdikleri bir davranışmış. Bunda en önemli neden siper savşı olmalı. Bu anıyı okuyunca kitapta geçen şu cümleler hafızamda yankılandı adeta:
    “Biz bu silahları , bu üniformaları çıkarıp atsak sen benim kardeşim olabilirdin!”
    Henüz gencecik erlerin düşmanlığından ne olacak , kitapta da rastlarsınız yaralı düşmana yardım etme durumları da çok etkileyici bir şekilde anlatılıyor..

    Araştırma araştırmayı doğururken “Siper Savaşı” cümlesiyle karşılaştım ve onu da araştırdım.
    SİPER SAVAŞLARI:Zirvesine birinci dünya savaşı sırasında ulaşmış bir muharebe biçimidir.Durağan karakterdeki siper savaşı, insanoğlunun gördüğü en kanlı ve yıpratıcı meydan muharebesi tarzıdır. Siper savaşı, 19. yy'ın başlarından itibaren ateşli silah teknolojilerindeki gelişmeler muharebe meydanında hareketlilik sahasındaki gelişmelerle desteklenemediği için ortaya çıkmış, korkunç boyutlarda ateş gücüne karşı neredeyse tamamen piyade birliklerinin kullanıldığı birinci dünya savaşında (özellikle de batı cephesinde, Türkiye için de Çanakkale cephesinde) zirvesine ulaşıp en korkunç dönemini yaşamış, ve hava gücü ve tankların belirleyici rol oynamaya başladığı 2. dünya savaşı yıllarına kadar savaş sahnesindeki temel muharebe prensibi olmuştur.
    Kitabın geneline baktığımda asıl anlatılan şeyin siper savaşının zirvesinin yaşandığı dönemin nasıl zorluklar,sıkıntılar içinde geçtiğiydi.

    Yazın sıcak günlerinde ; cephenin barut,yanık et,kan kokan sisli siperlerine girdim. Etkinlik için hemen bu kitabı seçtim ama bu tarz kitaplar benim vazgeçilmezim adeta. Etkinlik olsun ,olmasın ben okumaya ve o hayatları yaşamaya devam edeceğim. Bu anlamlı etkinlik için ,şu sitede güzel işler yapan nadir kişilerdensin.Emeğin için çok teşekkür ederim Murat Ç
    Bu tarz sevenlere şiddetle tavsiye ederim .10/10 puanı alan nadir kitaplardandır… Ayrıca filmi de varmış dikkatimi çekti .Yalnız fragmanını bulabildim https://www.youtube.com/watch?v=6alfKhxg1pw filmi bulabilirsem çok mutlu olacağım .

    Teşekkürler,sevgiler ,saygılar…
  • Eğitimin bir amacının insanlara düşünmeyi öğretmek olduğuna inanıyorsak, hem Britanya’da hem de ABD’de kullanılan sınav yöntemleri irrasyoneldir. Britanya’daki ilköğretim kurumları çoğu zaman ezberi vurgulamakta ve rasyonel düşünceye pek az önem vermektedirler. Amerika’da üniversitelerde bile, düşünceye pek az yer bırakan ve tamamen hafızaya dayalı çoktan seçmeli sorulardan oluşan bir sınav sistemi çok sık kullanılmaktadır. Dahası, zaman sınırı olan sınavların öğrencileri itkisel davranmaya ve katı düşünmeye sevk etmesi muhtemeldir.