• Son zamanlarda cereyan eden hadiselerin hatırlattıkları bir yazı; sayın Mustafa Öztürk hoca yazdı.

    Prof. Dr. Mustafa Öztürk

    I
    Tarihsellik meselesi maalesef 1990 yılların ortalarında sağlıklı ve sağduyulu biçimde tartışılamadan 28 Şubat vakasının patlak vermesiyle birlikte heder olup gitti. O dönemde tarihselcilik fikrinin lehinde yazan isimlerin (Ömer Özsoy, İlhami Güler, Mustafa Öztürk) ortak fikir platformunu oluşturan İslamiyat dergisinin çok ses getirmesi ve fakat ardından 28 Şubat hadisesinin patlak vermesi İslamiyat çevresinin devlet katındaki laikçi, seküler mahfillerle İslam aleyhine çok kirli pazarlığa girimesi şeklinde bir algı operasyonuna ve karalama kampanyasına malzeme oluşturdu. Böylece tarihselcilik kavramı bir yandan Türkiye’deki dindar ve muhafazakâr çevrelerin İslamcısından cemaatçisine kadar hemen her kesiminde tamamen pejoratif, hatta tiksindirici bir içerik kazanmasına bir yandan da bu fikri savunanların lanetli gibi algılanıp “zındık, yerli oryantalist” gibi yaftalarla karalanmasına yol açtı.

    Oysa İslamiyat’ın “Örtünme” sayısı yayımlandığında, Ankara İlahiyat ve diğer birçok İlahiyat fakültesindeki akademisyenler öğrencilerine, “Gördünüz değil mi, sizin tarihselci hocalarınız başörtüsünü de tarihe gömdüler” derken, bir süre sonra Ankara İlahiyat’ta başörtüsü yasağı uygulanmaya başladığında aynı hocalar, “Çocuklar ya başınızı açarak gelip derse girin ya da üniversite tahsilini terk edip gidin; bizi zor duruma düşürmeyin” diyerek bir çırpıda tornistan yapıverdiler. Buna mukabil başörtüsünü tarihe gömmekle itham edilen Ömer Özsoy, İlhami Güler ve –bu arada tarihselci olmayan rahmetli Salih Akdemir- gibi hocalar, “Bu genç kızlar başörtüleriyle derse giremediği sürece biz de dersleri boykot ediyoruz” diyerek fakültenin kapısında bu yasağa açıkça direndiler. Nihayetinde Ömer Özsoy hocanın bu memlekette İlahiyat ve İlahiyatçıdan yana sıtkı sıyrılıp bilahare alıp başını Almanya’ya gitmesinin asıl nedenlerinden biri biraz önce bahsi geçen bazı hocaların başörtüsü üzerinden tarihselcilik karalaması, ardından başörtüsü yasağı karşısında tornistan yapması şeklinde kendini gösteren ilkesizlik ve ahlaki rezilettir.

    II
    Bu ve benzeri birçok yaşanmışlığa rağmen Özsoy hoca bugün halen Türkiye’nin İlahiyat camiasındaki lanetlilerinden biri olarak yâd edilmekte, bir diğer lanetli olarak da bizim ismimiz zikredilmektedir. Hoş, ismimizin hangi mahfillerde ve ne şekilde zikredildiği bizi çok da alakadar etmemektedir. Hele de “Kur’an evrenseldir; niye evrenseldir derseniz, evrensel olduğu için evrenseldir” gibi anlamsız bir cümleden başka hiçbir bilgisi ve birikimi bulunmayacak düzeyde kara cahillerin tv ekranlarında sözüm ona bizi eleştirmeleri hiçbir değer ifade etmemekte, aynı şekilde taşralı bir vaizin efektli, yapmacıklı hitabet üslubuyla ve aynı zamanda tam bir paçozlukla (Not: Bu konuda ekşisözlük yazarlarının psikanalizleri son derece isabetli görünmekte, hususen okunması tavsiye edilmektedir) sürekli olarak bizim adımız üzerinden kendini gündemde tutmaya çalışması da hiçbir değer içememektedir.

    Buna mukabil, İlahiyat eksenli seviyesiz tartışmalar ve atışmaları şehvetle izlemek ve bu tartışmalar vesilesiyle kimbilir belki de bastırılmış kavga-gürültü şehvetlerini tatmin etmek isteyen birçok insanın sürekli olarak bize mesajlar gönderip, “Hocam, filancı size yine şöyle bir laf attı; falancı televizyonda size saldırdı” gibi kışkırtıcı ifadelerin ardından zımni olarak, “Hocam, siz de onlara cevap verin” şeklinde istek belirtmeleri maalesef çok esef vericidir. Çünkü bu yaklaşım tarzı dinî meselelere ilgimizin artık bir cümbüşe iştirak düzeyine indiğini, haliyle ciddiyetimizin yerlerde süründüğünü göstermektedir.

    III
    Bütün bu olup bitenlerin can sıkıcılığına rağmen, tarihsellik konusunun halen etraflı biçimde ortaya konulmadığı, bu yüzden müstakil bir çalışmaya ihtiyaç duyulduğu şüphesizdir. Bugüne değin tarihselliğe dair müstakil bir kitap çalışması yapmamam tarihselliğin benim nazarımda bedihi olduğu ve bu konuyla ilgili argümanların uzun uzadıya ortaya konulmasının emek israfından başka bir anlam taşımadığı kabulüne dayanmaktadır.( Not: Mustafa Öztürk bu yazının yayınlanmasından sonra Kuran ve Tarihsellik Yazıları adında müstakil bir kitap yayınlamıştır.)Ancak şu son zamanda biraz da bizim ekranlarda daha fazla görünür olmamız, buna karşın din mafyasının “Bize sormadan nasıl bu âleme girer ve takipçilerimizin bir kısmını ayartmaya teşebbüs edersin” şeklindeki bir yaklaşımla bizim görünürlüğümüze son verme/verdirme çabalarıyla eş zamanlı olarak tarihselcilik meselesi yeniden dirildi. Hâliyle bu durum bizim bu konuyla ilgili fikrimizi etraflı biçimde ortaya koymamızı ister istemez vacip hale getirdi.

    Hal-i hazırda yazmak zorunda olduğum metinler sebebiyle henüz bu çalışmaya başlayabilmiş değilim; ancak şimdiden şunu söylemeliyim ki tarihsellik meselesi müstakbel çalışmamızda tahmin edilenin aksine modern dönemde Fazlur Rahman, Nasr Hamid Ebu Zeyd, Tîzînî, Arkoun, Garaudy gibi isimlerin görüşleri ekseninde değil, bilakis klasik tefsir, kelam, fıkıh usulü müktesebatı temelinde ele alınıp ortaya konulacaktır. Bu çalışma sonunda birçok insan hem meselenin aslında türedi olmadığını, aksine klasik kaynaklarda adı konulmamış biçimde öteden beri yer aldığını görecek, hem de bu meseleyi Mustafa Öztürk’ün dini tahrif maksatlı fantezisi gibi takdim edenlerin cehalet düzeylerini de idrak edecektir. Bununla birlikte, “Ben kaynak maynak anlamam, usul diye bir şey tanımam; ben sadece Kur’an metninin lafzına bakar, kendi usulüme (aslında: usulsüzlüğüme) göre konuşurum” diyenler galip ihtimalle bu istikametteki cehaletlerinde ısrar edeceklerdir.

    Ama yine de on beş asırlık ilmi birikime az çok değer atfedenlere tarihsellik meselesiyle ilgili olarak şimdilik şu kadarını hatırlatmam gerekir ki “Kuran, sünnet, icma, kıyas” şeklindeki dinî deliller hiyerarşisi bağlamında çok sık gündeme gelen meşhur Muaz b. Cebel rivayeti –ki bu rivayetin sübut açısından problemli olduğu söylenebilir; fakat sadece İbn Kayyim el-Cevziyye’nin İ’lâmü’l-Muvakkıîn adlı eserinin “rey”le ilgili bölümünde, Hz. Ömer kadı Şüreyh’e yazdığı mektup gibi buna benzer birçok sahabe rivayeti de menkuldür- dahi tarihselliğin Hz. Peygamber ve vahiy döneminde cari olduğunu ispata kâfidir. Çünkü bu rivayete göre Hz. Peygamber Yemen’e kadı olarak giden Muaz b. Cebel’e, “Orada bir meseleyle karşılaştığında neye göre hükmedeceksin?” diye sorduğunda, Muaz, “Allah’ın kitabıyla” diye cevap verir. Hz. Peygamber, “Peki, meselenin hükmünü Kur’an’da bulamazsan?” diye sorunca, “Sünnetle” diye cevap verir. Hz. Peygamber, “Peki hükmü sünnette de bulmazsan?” diye sorunca, Muaz, “O zaman reyime/içtihadıma göre hükmederim” diye karşılık verir.

    IV
    Bu ve benzeri birçok rivayet her şeyden önce pratik hayat içerisinde ortaya çıkan her mesele ve problemin sınırlı sayıdaki Kur’an metninden hareketle çözüme kavuşturulamayacağını, bu konuda sünnetin de yeterli olmayacağına, sonuçta kaçınılmaz olarak rey ve içtihada başvurulacağını gösterir; ama bundan da önemlisi vahiy süreci henüz devam ettiği halde Muaz’ın, “Ben reyime göre hükmederim” ifadesine Hz. Peygamber’in, “Ben halen hayatta iken, vahiy de devam ediyorken sen kimsin ki kendi reyine göre hükmedersin?!” dememiş olmasına, aksine Kur’an ve sünnette çözünü bulunmayan meselelerde Muaz’ı içtihada mezun kılmasına işaret eder.

    Sahabe ilahi vahyin rehberliği ve Hz. Peygamber’in terbiyesiyle böyle bir düşünce paradigmasına sahip olduğu için, başta imamet/hilafet meselesi olmak üzere hayatın ve sosyal akışkanlığın ürettiği yeni problemler karşısında tek tek ayetlere müracaat gibi bir usul benimsemek yerine, söz konusu rehberlik ve terbiye içindeki yirmi üç yıllık pratik tecrübesiyle kazandıkları müslümanca anlayış ve kavrayışın külli prensipleriyle değişen hayat şartlarına intibak ettiler, üstelik sayısız ictihad ve uygulamalarıyla bunun böyle olduğunu bize gösterdiler. Çünkü onlar Allah’ın yirmi üç yıllık bir süre içinde, özellikle Mekke ve Medine dönemlerindeki iki farklı tarihsel, toplumsal ve siyasal duruma binaen onlarca, kimi âlimlere göre yüzlerce ayetinde hüküm değişikliğine gittiğini bizzat yaşayıp gördüler.

    Tefsir ve fıkıh usulü kaynaklarında nesh diye terimleştirilen bu tarihsel ve olgusal gerçeklik, özellikle yirminci yüzyılda ortaya çıkan ve temelde evrenselcilik retoriğine dayalı bir ideolojik iddiadan ibaret olan “Kur’an’da nesh yoktur” iddiasına rağmen -ki İslam ilim geleneğinde neshi inkâr eğilimi Cessâs, Pezdevî, Serahsî ve daha birçok büyük usul âlimi tarafından İslam’a sadakati gevşek ve problemli olmak, aynı zamanda sözüne ve fikrine itibar edilmeyecek düzeyde cahillik sıfatı taşımakla eşdeğer görülmüştür- bütün açıklığıyla karşımızda durmaktadır. Sadece Mücadile suresi 12-13. ayetlere konu olan “necvâ (Hz. Peygamber’le özel görüşme) sadakası” meselesi bile zekâ düzeyi çok düşük insanların dahi nesh mekanizmasının nüzul döneminde nasıl işlediğini rahatlıkla anlayabilecekleri biçimde gözler önüne sermektedir.

    V
    Allah ilk hitap çevresinde müslüman toplumun yirmiüç yıllık bir zaman diliminde şartların değişmesiyle onlarca hükmünü nesh ettiği halde, Hz. Peygamber’in vefatıyla birlikte sona eren vahiy sürecinden bugüne kadar geçen on beş asırlık zaman diliminde, sanki hayat o gün itibariyle donmuşçasına, bilhassa toplumsal düzen ve hukukla ilgili ayetlerdeki hükümlerin aynen tatbik edilebilirliğini savunmak ve bunun adını da “evrensellik” koymak her şeyden öce bu iddiayı savunanların kendi akıllarına hakaret etmesi demektir. Gerçi bu sözüm ona “evrenselciler” pratik hayat içerisinde biz tarihselcilerden daha tarihselci biçimde yaşam sürdürmekte, ancak tarihselcilik aleyhinde konuşmak, “Ehl-i sünnet ve evrensellik müdafaası” gibi kavramların bugün revaçta olmasına binaen en azından geniş kitleler nazarında itibarlı bir mevkii kazanmaya yaradığından sabah-akşam evrensellik retoriği yapmaktadır. Ama ne tiksindirici bir durumdur ki sayın evrenselciler bizim tarihsellik bağlamında örnek olarak zikrettiğimiz ayetlerden hemen hiçbirinin kendi hayat pratiklerinde nasıl uyguladıkları veya ne zaman uygulama ihtiyacı duydukları konusunda hesap vermeye hiç yanaşmamakta, aksine “Söz konusu hükümlerin bugünkü toplumsal matriste ya da şahsen bizim hayat pratiğimizde uygulanmıyor olması, onların evrensel olmadıklarını göstermez” gibi anlamsız ve absürt bir argümana yaslanıp bizden çok daha tarihselci olarak yaşamaktadır. Bu durum İslam dünyasındaki yaygın ilkesizlik ve ahlaksızlık sorununun hangi düzeyde seyrettiğine ışık tutması bakımından oldukça manidardır.
  • Çağımızda Hristiyan halkların durumu putperest dönemindekinden
    daha az acı değildir. Birçok bakımdan özellikle
    de kitlelere yapılan baskı açısından pagan dönemden daha
    vahimdir.
    Ancak eski zaman insanlanyla günümüz insanları arasındaki
    farkı sonbalıann son günlerindeki bitkilerle ilkbaharın
    ilk günlerindeki bitkiler arasındaki farka bakarak görebiliriz.
    Sonbaharda doğada içten içe gerçekleşen ölüm dışa cansızlık
    olarak yansımaktadır; ilkbaharda ise görünüşteki cansızlık
    durumu, içten içe canlanma ve yeni bir yaşam formuna
    geçiş ile belirgin bir çelişki arz etmektedir.
    Aynı şey, eski putperest yaşamla bugünün yalnızca maddi
    olan yaşamı arasında bulunan görünüşteki benzerlikte de
    kendini göstermektedir: Putperestlik zamanındaki insanın
    içsel durumu ile günümüzdeki insanın içsel durumu tamamen
    farklıdır.
    O zamanlar esaret ve gaddarlık rejimi insaniann iç vicdanı
    ile tam bir uyum içindeydi, ve ileri atılan her adım bu
    uyumu daha da pekiştiriyordu; şimdi ise esaret ve gaddarlık
    rejimi insaniann Hıristiyanlık bilinci ile tamamen çelişki halindedir;
    ileriye atılan her adım ise bu çelişkiyi arttırmaktadır.
  • Laia Asie Odo
    698-769
    Bütün olmak parça olmaktır;
    gerçek yolculuk geri dönüştür.
    Düşte zaman yoktur, süreklilik tümüyle değişmiştir. Mit ve efsanede zaman yoktur. Masal 'Bir zamanlar' derken hangi geçmişten bahseder? Böylece gizemci, mantığıyla bilinçaltını yeniden birleştirdiğinde her şeyin tek bir varlık olduğunu görür ve sonsuz geri dönüşü anlar.
    "Daha az mükemmel ama daha insanca bir yaşam kurmaya gidiyorlar." der Nikolas Berdyaev.
    Anarşist dünya (Anarşi: başsızlık-Yunancada arche: baş, başat;ana-öntakısı ise olumsuz iyelik, - sız,- siz demek), bir yandan da "şeyleri " mal ve müzikleri olmayan anlamına geliyor.

    Mülksüzler benim Ursula ile ilk tanışma kitabım oldu. Tamamen bilim - kurgu tarzda yazılmış olabilir ama yaşadığımız çağı ironik tarzda ele almış.Kitap dispotik bir o kadar da ütopik. Tabi benim için bunların çok ötesinde bir kitap. Üzeinde fazlasıyla düşünebileceğiniz bir kitap. Yazarın müthiş bir hayal dünyasında kaybolup gidiyorsunuz. Anlatım akıcı olmakla birlikte yer yer akıcılığı bozan alışığın dışındaki kelimeler okumayı yavaşlatmakta ama bir çırpıda okunup bitecek bir kitap. Kitabın hiçbir yerinde yavan anlatıma rastlanılmıyor bu da yazarın mükemmeliğini ortaya koymakta.
    Az da olsa metofarlardan da yararlanarak yaşadığımız çağa farklı bir bakış açısıyla bakmamızı sağlıyor. Keyif alarak okudum, bir taraftan da hımm diyip evet, doğru bu. Kitabın hem tam merkezindesiniz hem de çok çok uzağındasınız,felsefenin tam da ortasındasınız. Bir tarafta sahip olunamayan bir hayat bir tarafta da mülkiyetçi zihniyet . Anarres ve Urras birbirinden tamamen farklı iki dünya. Anarres anarşist, Urras kapitalist sistemin birbirine zıt iki kutup .Anarres'teki anarşistler kıtlığı paylaşırkenn Urras (bu arada USA- SSBC nin kısaltmasıl.)Biz hangisinin içindeyiz. Dünya denen bu yerde mülkiyet, sahiplenmek bireyin olmazsa olmazı durumu. Doğanın insanlara bahşettiği sonsuz kaynak, Odocuların mülkiyet anlayışından kaçıp gittiği yeni bir yaşam modeli. Odoculuk bir felsefe, bir yaşam tarzı. Herkes birbiri için var ve varlıkları bir başkası için yeniden bir yaşam olmakta. Bebekler dünyaya getiriliyor ama sütten kesilince  başka bir yerde ebeveynsiz yaşama,  tek başına; biri tarafından sahiplenilmeden var olmak. Burada yazar bu metefor ile hayvanlardaki içgüdüsel yaşamı yeni yaşam merkezine taşımakta. Besle, bir zamana kadar büyüt ve senin olmayacakmış gibi doğaya yani yuvaya geri bırak. Uzmanlık var ama ihtiyaç duyulduğu anda başka alanlarda da faydalı olabilmek için çalışmak zaruri. Toz, kuraklık, sınırlı sayıda yiyecek, sana ait olmayan mekan, iş, çocuk. Emek kiminse hak herkesin.
    Bizler büyütülürken daima 'iyelik eki ve birinci tekil şahıs ekinin' yaygın olduğu cümle kurulumuyla istek ve taleplerimizi ifade ettik. Mesela, 'ellerim acıyor' değil, 'eller bugün bana acı veriyor.' sana ait olan organın sana ait olmuyor burada. Onlara asla sahip olmamanız gerekmekte.
    'Bu benim, şu da senin' yerine , 'bunu ben kullanıyorum , şunu da sen' paylaşmanın cümle kurgusundaki mükemmelliği. Bilinçaltı toplama kampında bu şekilde kurulan cümleler 'sen sana ait değilsin mesajı vermekte.
    Sahiplenmemeyi en güzel anlatan iki güzel insanın şiirine  yer vermek istiyorum. Umarım okursunuz
    Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
    “O olmazsa yaşayamam.” demeyeceksin.
    Demeyeceksin işte.
    Yaşarsın çünkü.
    Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
    Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
    Ve zaten genellikle o daha az sever seni,
    Senin onu sevdiğinden…
    Çok sevmezsen, çok acımazsın.
    Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.

    Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
    Senin değillermiş gibi davranacaksın.
    Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
    Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
    Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
    Paldır küldür yürüyebileceksin.
    İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
    Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
    Gökyüzünü sahipleneceksin,
    Güneşi, ayı, yıldızları…
    Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
    “O benim.” diyeceksin.

    Mutlaka sana ait olmasın istiyorsan bir şeylerin…
    Mesela gökkuşağı senin olacak.
    İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
    Mesela turuncuya, ya da pembeye.
    Ya da cennete ait olacaksın.
    Çok sahiplenmeden, Çok ait olmadan yaşayacaksın.
    Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
    Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
    İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak…

    Can YÜCEL

    Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
    Onlar kendi yolunu izleyen Hayat'ın oğulları ve kızları.
    Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
    Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
    Onlara sevginizi verebilirsiniz,düşüncelerinizi değil.
    Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
    Bedenlerini tutabilirsiniz,ruhlarını değil.
    Çünkü ruhlar yarındadır,
    Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
    Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
    Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
    Çünkü hayat geriye dönmez,dünle de bir alışverişi yoktur.
    Siz yaysınız,çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
    Okçu,sonsuzluk yolundaki hedefi görür
    Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
    Okçunun önünde kıvançla eğilin
    Çünkü okçu,uzaklara giden oku sevdiği kadar
    Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.
    Halil Cibran
    Farklı ülke, farklı zaman, farklı yazarlar ama verilmek istenen mesaj aynı. Biri bilim-kurguyu araç edinirken diğeri felsefeyi araç edinmekte, bir diğeri ise edebiyatın imgesel anlatımını araç edinmiş. Yuvaya yani öze dönüşün kadim bilgeliğini onları okuyanlara bu şekilde vermekte. Keyifli okumalar dilerim.
  • Kibirle, şımarıkça, ruh, fikir, duygu dediğimiz, ıstırap dediğimiz şeylerin aslında ne kadar da zayıf, zavallı, acı veren şeyler olduğunu korkuyla hissediyorum.
    Çünkü bunlar en üst düzeyde bile olsa acı çeken, kıvranan insan bedenini tamamen yok edemiyor,
    Çünkü böyle anlarda dahi insan üzerine yıldırım düşen bir ağaç gibi yere yığılmak yerine,
    damarlarındaki kan akmaya devam ediyor!..
  • Hangi türden olursa olsun korku zihni karartır, saptırır, kargaşa ve nevrotik haller doğurur. Korkuda berraklık yoktur. Şunu akıldan çıkarmayalım ki, korkunun sebepleri hakkında fikir yürütebiliriz, onları gayet titizlikle tahlil edebiliriz, düşünsel olarak derinlemesine ele alabiliriz, ama sonunda yine korku duyarız. Ama eğer korku meselesinin özüne inebilirsek, gerçekten onun farkına varabilirsek, o zaman korkudan tamamen kurtulabiliriz.
  • Nerden başlasam nasıl anlatsam bilemiyorum,içim paramparça oldu okudukça ve sanırım etkisinden uzun süre kurtulamayacağım..

    "Bu nasıl bi anlatımdır..nasıl bi romandır arkadaş" dedim durdum kendi kendime çevirdiğim her sayfada. Okuduğum her cümlede binlerce kez şükrettim yaşadığım hayata ve sahip olduğum imkanlara. Baştan sona boğazımda bir düğümle bitirdim kitabı.

    Khaled Hosseini'nin ikinci kitabıymış "Bin Muhteşem Güneş" arkadaşımın rafında tesadüfen görünce hemen gözlerim parladı ve alıp okumaya başladım. "Uçurtma Avcısı " nın metinini de bolca duyuyordum sitede fakat henüz okumaya fırsatım olmamıştı yazarla tanışmam bu kitaba kısmetmiş ve iyiki okumuşum diyorum.

    Hayatları kesişen iki karakter (Leyla_Meryem) biri güzel,biri çirkin, biri okumuş,biri cahil,biri sessiz diğeri çok bilmiş birbirine tamamen zıt,aynı kaderi paylaşan birbirine kenetlenen iki kadın..Kendisini dindar sanan ve her türlü eziyeti çektiren bir koca.. Savaş..ölüm.. açlık..dostluk..fedakarlık.. çaresizlik.. özlem..geçmişe gömülen aşklar ..hayal kırıklıkları.. insanın taa yüreğine dokunacak her türlü duygu var nasıl akıp gittiğini anlayamayacağınız satırlarda . Adı gibi muhteşem bir kitap ,muhteşem bir akıcılık, muhteşem betimlemeler.

    Ve tabiki tavsiye edeceğim kitaplar arasında ilk sırada yerini aldı "Bin Muhteşem Güneş " özellikle de ,"Aman yağmur yağdı fönüm bozuldu, makyajım aktı"diyerek oturup ağlayan kadınlar okusun mutlaka :) keyifli okumalar, bol kitaplı günler dilerim..