Başlık durumu özetlemeye yeter mi bilmiyorum. Pek çoğumuz özellikle ilk gençlik yıllarının getirdiği asabi ve asi dalgayla alevlenmiş idealler tarafından çevrilmişizdir. Henüz dünya bizler için pek çok farklı açıdan çözülmeye muhtaç noktalar barındırır. İyimser olmasak da iyiyi tesis edebileceğimize dair sarsılmaz bir inanç aşılanmaya çalışılmıştır çoğumuza. Yüksek idealler, onların zihnimize bağdaş kurup oturmuş ütopyaları; birey, toplum, iyilik, erdem, adalet ve bir dolu vesaireler hakkında inşa ettiğimiz fikirler, felsefeler, ideolojiler, düşler, düşünceler bizi avcunun içerisinde tutup sıkıştırmaktadır. Peki, bu ölene dek bizi izlemeye devam edecek bir rutin mi? Zira gündelik hayatın rutinleri özellikle hayatın hızlandığı hakikat-sonrası teknolojik çağda, ideali olan bireyin bir mesai hassasiyetiyle sabahtan akşama kadar pişman olması üzerine neredeyse kurgulanmış günler yaşadığını görebiliyoruz. İdeallerin ve idealizmin aslında gözüktüğü kadar albenisi olmadığı üzerine, bilinçsiz bir seçimle okuduğum kitapların arka arkaya gelmesinin nihayeti Lev Şestov'un kaleme aldığı Dostoyevski ve Nietzsche, Trajedinin Felsefesi oldu. Notos Kitap tarafından yayınlanmış eser insanı tahmin ve tahammül edemeyeceği pek çok sorgunun ortasına bırakıyor. Şestov kitabın ilk bölümünü ve ağırlığını Dostoyevski, yazdıkları, yaşamı üzerinden kurguluyor.
Ünlü Rus yazarın, kürek cezasının ardından geçirdiği değişimin eserleri üzerine yansımasını irdelerken, diğer yönden ilk dönemde sunduğu eserlerinde karakterlerinin ağzından dökülen sözcüklerle bir nevi Dostoyevski'nin psikopatolojisini sergiler nitelikteki bu anlatımında, onun idealizmini kaybediş sebepleri anlatılıyor. Özellikle Yeraltından Notlar kitabıyla yarattığı yer altı adamını bir izlek hâline getiren Şestov, bu izlek üzerinden