İstanbul’daydım; Teşvikiye’nin biraz yukarısında, Halaskargazi’nin biraz altında, Rumeli’nin içeri giren sokaklarından birinde arkadaşlarımla evdeydim. Bir vakit olmuş, arkadaşlarım evde değilken
Kitabı gıyabında tanıdığımdan beri okumak isteyip önce almayı sonrayı okumayı tehir ede ede bitirdiğim şu günde niye daha önce okumamışımın pişmanlığı ile cümlelerime başlıyorum. Tarihte yer etmiş ama adını tanıyanlarından, tarihçilerden başka bilip hatırlayan kalmadığı ya da çok az duyduklarımıza dair bilgiler öğrenmek onları tanımak çok güzeldi. ''Şahıslar olmasa ne vaka olur, ne de tarih...'' lafı da tevekkeli denmemiş... Biyografi olan bu eserin içinde tabi tanıdığımız simalar da vardı
Süleyman Nazif
Vecihi Hürkuş
Ömer Nasuhi Bİlmen
Ahmad Davudoğlu
James William Redhouse
... gibi ama yeni tanıdığım değerli simalarda oldu
Nüvit Özdoğru
Marmaduke Pickthall
Çaylak Tevfik
Ahmed Vahid Moran
... gibi
“Osmanlıda tahsil için ögrencilerde aranan biricik şart: arzu ve ilim tahsiline olan liyakatleriydi.” Yakın zamanlara kadar bu kriterin tamamen başkalaştığına ve gerek devlet, gerekse özel kuruluşlarda önceliğin arzu ve liyakate değil, eş dost ilişkisi ya da maddi çıkar gibi şaibeli şeylere verildiğine pek çoğumuz bizzat şahit olduk, ya da en azından bunları işittik...
“Tarih, zannedildiği kadar iyi bir hâkim, âdil bir mahkeme değil. Onun kaydettiği fevkaladelikler mutlaka o zamanın öne çıkan va- kalarıdır. Ne sâkin, mütevazı büyüklükler, kahramanlıklar olur ki onlar değil tarihin pejmürde sayfalarına geçmek, bazen zaman-ı vukû‘unda bile zikredilmez.”
Necip Asım da, “Bir şeyi layıkıyla öğrenmeden veyahut öğrendiği halde lüzumunu vicda- nen tasdik etmeden kitap yazmaya kalkmamalı.” diyor. “Fakat o kadar da korkak olmamalı” diye de ilave ediyor; “iyi biliyorsan ve o metnin yazılmasına ihtiyaç varsa yazmalısın.”