Kozmik olarak kısa ömürlü olsak da hayatlarımız sonsuzluk hissi veren tutkular ve deneyimlerle dolup taşıyor. 21. yüzyılın başımıza tebelleş ettiği bir yığın teknolojiye rağmen “insan” olmaya çalışmamız karşısında şapka çıkartılır, helal olsun hepimize!
Kendimizi hayal gücünün ötesinde uçsuz bucaksız bir evrende buluyoruz ancak kısa ömrümüz bize son derece zengin ve anlamlı geliyor. Kozmik zamanın bu göz kırpışı içinde, neşenin doruklarını, kederin diplerini, sevginin sıcaklığını ve yalnızlığın soğuk dokunuşunu deneyimliyoruz.
Nihayetinde önemli olan, ne kadar uzun süre nefes alıp verdiğimiz değil, o nefesi ne kadar derin hissettiğimiz, ne kadar tutkuyla sevdiğimiz ve ne kadar hararetle o acayip anlamlı aradığımız.
Evrenin erginliği ve bizim onun içindeki küçük yerimiz karşısında kolayca bunalabilir hatta felç olabiliriz. Yine de anlam arayışımızı bu kadar takdire şayan kılan şey, büyük plan içindeki küçüklüğümüzdür. Uçsuz bucaksız boş bir salonun ortasında küçücük bir tuvale başyapıtını resmeden yalnız bir sanatçı gibiyiz; Milim milim nakış gibi işliyoruz öyle ya da böyle beğenmek zorunda olduğumuz resmimizi. İnsanların çabaları da ölçekleri nedeniyle değil, Yoğunlukları ve tutkuları nedeniyle dokunaklı değil midir?