• Hepimiz aynı derinliklerden çıkıp geliriz ama bir taslak, derinliklerden çıkıp gelen bir yaratık olarak her birimiz kendi öz amacımıza varmak için uğraşıp didiniriz. 
    Birbirimizi anlayabiliriz ama kendimizi ancak kendimiz açıklayıp yorumlayabiliriz.
  • Kitap, Jean Paul Sartre'ın ilk kitabı. Varoluşçuluk felsefesi için kült bir roman kabul ediliyor.

    Bulantı'nın özgün dilindeki kaynak metin eksik olduğu için çevirilerde de eksiklik varmış.1938'de yayımlandığında sansür edilerek yayımlanmış ve Sartre tarafından sansürlendiği, 1982'de, ölümünden sonra anlaşılmış.

    Romanı okuduğum süre boyunca o bulantıyı hissettim ve Roquentin'in her zaman gittiği kafede kendimi hayal ettim.

    Roman 30 yaşındaki Antoine Roquentin'i, Bouville'de kaldığı 3 yıllık dönemden Paris'e gideceği zamana kadar yaşadıklarının güncesinden oluşuyor.

    Romanda çok güçlü betimlemeler, sanatlı benzetmeler, kişileştirmeler var. Bazıları Sartre'ın betimlemelerinden sıkılsa da ben defalarca okumaktan haz alıyorum. Kelimeleri ne kadar ustaca bir araya getirişine hayran kalıyorum.

    Sartre güçlü bir gözlem yeteneğini aşırı hassasiyetini, betimlemelerini, her şeyi en ince ayrıntısına kadar kavrayan, duyduğu bütün kelimelere, gördüğü bütün nesnelere anlam yükleme isteğiyle dolup taşan biri olduğunu eserine harika yansıtmış. Onun yazılarını okuyunca her şeye ne kadar üstünkörü baktığımı ve nesneler hakkında ne kadar az düşündüğümü farkettim. Kesinlikle bilinci açan bir kitap. Hatta kendisinin de dediği gibi 'bilincin bilincinin' bile farkına varıyorsunuz.

    Kitaptan nesnelere, kelimelere yüklediği anlamı göstermek için birkaç alıntı yapmak istiyorum.

    " “Bu bir köktür,” diye boşuna tekrarlıyordum; bir işe yaramıyordu. Onun işlevinden, yani emici bir pompa olduğundan, buna, bu katı ve dolgun fok derisine, bu yağlı, nasırlı, dik kafalı görünüşe geçilemeyeceğini iyice biliyordum. İşlev hiçbir şey açıklamıyordu: Bir kökün kaba taslak anlamamızı sağlıyordu, ama karşımdaki kökün ne olduğunu anlamamı sağlamıyordu. Bu kök, rengi, biçimi, donmuş hareketleriyle bir... açıklanmaz nesneydi. "

    " Kara mı? Sözcüğün söndüğünü, olağanüstü bir hızla anlamından boşaldığını hissettim. Kara? Kök kara değildi, bu ağaç parçasının üstündeki kara değildi, bu...başka bir şeydi. Kara tıpkı daire gibi varoluşmayan bir şeydi. "

    Olay şöyle başlıyor. Roquentin, bir gün deniz kenarına gittiğinde, orda oynayan çocukları görüyor ve kendisi de onlar gibi denize taş fırlatmak istiyor. İşte ilk bulantı o zaman başlıyor. Taşı detaylıca inceliyor ve tiksinerek bırakıyor. Taşlardan eline bir bulantı geçtiğini düşünüyor ve kendisinde yavaş yavaş bir değişim olduğunu fark ediyor. Bu değişimin her gün bilincinde olmak, önemsiz gibi görünen küçük ayrıntıları kaçırmamak adına günce tutmaya karar veriyor.

    Bu kitap her ne kadar Roquentin'i güncesinden oluşuyor olsa da, okurken bazen kalemi Roquentin'i elinden alıp başka bir kişinin yazdığını hisseder gibi olabilirsiniz. Roquentin, “Cümleler yaratmak zorunda değilim. Belli durumları açığa çıkarmak için yazıyorum ben. Edebiyattan kaçınmalıyım. Sözcükleri aramadan, çalakalem yazmak gerek.” dese bile teşbih dolu cümleler bu söylemle çelişiyordu.

    Kitabı okumayanlar için tat kaçırıcı olarak nitelendiren ayrıntılara yer vermeye devam etmek istiyorum.


    ---------------------------------------------------------


    Roquentin alışkanlıklarından vazgeçmek istemeyen, yalnız yaşayan biri. Bouville'de kaldığı üç yıl, Marquis de Rellebon'la tarih araştırmalarını yapıyordu ve aralarında bir ortaklık vardı. Gercekten güzel bir alışveriş vardı. İkisinin de var olmak için birbirlerine gereksinimleri vardı. İkisi de bunun farkındaydı. Bunun Roquentin'e olan etkisi çok büyük ve önemliydi. Çünkü Roquentin kendi varoluşunu ona veriyordu. Marquis ise yansıtıyordu. Kedini kaybedip onda varoluşuyordu. Hareketlerinin anlamı kendi dışında, yani onda bulunuyordu. Marquis, onu kendisinden kurtarıyordu. Roquentin bu durumdan aldığı tadı şöyle açıklıyor;

    "Bekleyip duran her şey toparlandı, üzerime atıldı, içime akıyor, dopdoluyum. Bir şey değilmiş, bekleyip duran kendimmişim. Özgürlüğe kavuşmuş, bağlarını koparmış varoluş üstüme taşıyor. Varoluşmaktayım.
    Varoluşmaktayım. Tatlı; öyle tatlı, öyle ağır bir şey ki bu! Hem de hafif, sanki kendi kendine havalarda uçup duruyor."

    Bu kadar zevk almasına, ona olan ihtiyacının bu kadar farkında olmasına rağmen Roquentin'in bundan vazgeçmesi, sancılarının bir kaynağı olmuştur. Rahatlıktan kaçarken vazgeçişi bulur bir anlamda. Gittiği her yerde bu sancı peşini bırakmaz.

    Roquentin insanların arasına girdiğinde hepsinin bir rol yaptığını, kendini kandırdığını, üzerine düşen görevleri bir alışkanlık olarak yaptıklarını düşünür. Onların hiçbir şey duymadıklarını düşünür ve onlara varoluşu, kendinin de onlar kadar var olduğunu açıklamak ister ama yapmaz çünkü insanları inandırmak sanatını edinmemiştir,

    Okurken düşündüğüm şeyin doğruluğunun romanın son sayfasnda gelince daha bir farkına vardım. Sartre bu romanı insanların yüzüne bir tokat atmak için yazdı. Bu hiçlik, fazlalık olma, hayatın anlamsızlığını, kendi varlığına bile tahammül edememe durumunu bir tek kendisi yaşıyor olamazdı. Bu kitabın insanlara, varoluşları yüzünden acı çektirmesi gerekiyordu.

    Son olarak, Roquentin bu günceyi; onu yazmayı bitirdiğinde, aydınlığı geçmişinin üzerine düşer ve artık hayatımı tiksinmeden hatırlarım ümidiyle yazmış. Kolay gelsin Roquentin.
  • Bir yazarın ardından derleme usulüyle temerküz etmiş bir eser. Sandıkta unutulanlar, zamanında müellifinin basılmaya uygun bulmayıp ayıkladıkları, yarım bıraktığı taslakları hatta yazmayı düşündüğü listeler, desenleri ve birtakım köşeyazılarından mürekkep. Haliyle tek bir türün eseri değil. İçinde kısa-uzun öyküler de var, şiir, opera çalışması ve denemeler de. Tatmin edici mi dersek cevabım kendi adıma kısmen olacaktır. İyi öykülerini gördüğümüz Sabahattin Ali’nin sırf okurları bunları da bilsin hevesiyle sunulmuş kimi zayıf kimi taslak halindeki oldukça eksik öyküleri ister istemez bir hayal kırıklığı meydana getiriyor.

    Tam burada bir soru akla düşüyor: Acaba yazarının hayattayken yayımlamaktan imtina ettiği, bastığı kitabına almadığı bir çalışmasını (iyi niyet veya kötü niyetle), yazarı vefat ettikten sonra basmak ne kadar doğru? (Bu konuda en bilindik örnek ve sürekli tartışılan Kafka-Max Brod olayına girmiyorum hiç. Zira oradaki durum biraz daha farklı) Bir yetkinliğe erişilecekse genelde bu ısrar etmekle, üzerine çalışmakla, tekrar tekrar denemekle olur. Yani klasik söylemle ısrarla antrenman yapmakla olur. Ben yazarlığı da benzer biçimde değerlendiriyorum. Okuduğum röportajlarda da yazarlardan buna benzer telkinler görüyorum. Sürekli çok okuyun, çok yazın, gayret edin ve denemekten vazgeçmeyin benzeri tavsiyeler. Misal, Sabahattin Ali de öykücülüğünde ilerlemek adına bu tarz çalışma ve deneme yapmamış mıdır? Bu çalışmalar esnasında zayıf düşen öykü çalışmaları olmamış mıdır? Belki farklı emeller ve planlarla başlayıp da kurgunun farklı yere gittiği (ki bu çokça da olur), öykünün istediği biçimde gelişim gösteremediği olmamış mıdır? İşte bu tarz çalışmalar çoğunlukla okurlarının karşısına yazar tarafından çıkarılmamış olabilir (ki bu çok haklı bir yaklaşım). En azından bir derleme yapılacaksa yazarının, hayattayken tercihini bu yönde kullandığı çalışmaları için, yazarına saygı hassasiyetiyle, onun hatırasıyla geride bırakılamaz mıydı? Benim cevabım bırakılmalıydı. Varsın iki tane taslak ve bir zayıf öykü eksik okuyalım ama öykücülüğü bir yere gelmiş Sabahattin Ali’yi biz öyle hatırlamaya devam edelim. Geride kalan dört öykü kitabını ilgiyle okumuş bir okur olarak bu eserdeki öykülerin oldukça zayıf olduğunu görmek sükût-u hayaldi. Öyküleri tek tek değerlendirmek istemiyorum. Zaten kitabı okuyacak olanlar önsöz adı altındaki fecaatle bütün eserin içeriğinin paragraflar halinde ortaya döküldüğünü görecekler. Halbuki bunun yerine o yazının adı sonsöz ya da ne bileyim değerlendirme olarak sona alınsa, kitabın içeriğine vakıf olmuş, kitapla halleşmiş okura, tam da ihtiyacı olduğu hemen ertesi yapılan bir dost sohbeti gibi “burada hani bu anlatılmıştı ya o tarihte böyleydi sonra şöyle bir infial yarattı vs.” sunulsaydı çok daha amaca hizmet eden bir iş ortaya konmuş olurdu. Okuyacak olanlara tavsiyem siz bu önsözü, kitap sonunda okuyun, ne demek istediğimi gayet iyi anlayacaksınız. Maalesef bu ülkemizde genelde yabancı klasiklerde de çokça yapılan bir hata. Yıllar geçse de unutmuyorum, Dorian Grey’ in başındaki önsözü okuyunca geçirdiğim şoku.

    Öykülerden Çakıcı’nın İlk Kurşunu’ na değinmek istiyorum. Öyküler içerisinde en yetkin çalışmaydı ve kitabın da tek uzun öyküsü aynı zamanda. Öykü bir destan şeklinde yazılmış. Destanlarda da klasik olan şey; duygulara hitap ederek, karakterlerin uçlarda verilmiş olmasıdır. Yani iyi çok iyiyken kötü bayağa kötüdür. Her masalda olduğu gibi kız bayağa bir güzeldir (ki bu biz erkeklerin ileriki yaşamları ve algılayışları için ciddi handikap ve bilinçaltı tahribatı anlamı da taşıyor). Hainlik ve alçaklık hep başa gelendir. Bu efe öyküsü de tipik bir destan biçiminde ele alınmış. Önsöz! de de dile getirildiği üzere benim daha evvel duymadığım ancak edebiyatımızda çokça su götürmüş Çakırcalı / Çakıcı hadisesi Sabahattin Ali’ nin kendi üslubu ve politik görüşü çerçevesinde ele alınmış. Edebi açıdan daha evvel de dile getirdiğim gibi kitap içerisindeki en yetkin öykü. Tasvirleri ve anlatımıyla yaklaşık kırk sayfa da sürse bir solukta o lezzeti alarak okuyorsunuz. Ancak itirazım bu karakter ötelemesinde Abdülhamit Han’ a haksızlık yapılmış olmasına. Her ne kadar yazarın takdiri bu yönde olmuş desek de öykünün benim nezdimdeki anlamını zedeleyen bir detaydı.

    Şiirler kısmında içinde halk şiiri ve koşma tadı olan güzel örnekler vardı. Geneline hâkim bir “kurbağalı şiir” temasının olması ilginçti. Kitabın sonunda verilen desenlerde de bu şiirleri tasvirleyen kurbağaları görünce “acaba Sabahattin Ali, kendisiyle kurbağa arasında bir analoji mi kurmuştu?” sorusu geldi aklıma.

    Gelelim kitaptaki en sevdiğim, tatmin edici bölüme. Yazılar bölümü olmasaydı kitabın kapağını beklediğini bulamamış bir okur olarak kapatacaktım ki, bu okuma heyecanı ve motivasyonu için berbat bir şeydir. Neyse ki Yazılar bölümü çok iyi geldi. Kadınlarla alakalı söyleşiler manifesto gibiydi, oldukça dikkate değer noktaların altı çizilmiş ve reçetesi çıkarılmıştı. Emperyalizim ve Milliyetçilik üzerine yapılan dörder maddelik tanım işte budur dedirtti. Gayet kısa ve öz. Vatan kurtarmak üzerine de oldukça anlamlı bir yazı vardı. Yazılardaki yaklaşım “yanlış bilinen doğru diye sunulanlar” ın verilip daha sonra teorik çıkış yollarının verilmesiydi ki yazıları oldukça makul kılan da buydu. Elbette ki her görüşüne katılmam ancak belli bir üsturuba oturmuş temelli bir üslup ve mantıki izahat düşünsel olarak güzel bir uğraş anlamına geliyor.
  • O tadına doyum olmaz bir şiirdi, ben taslak halinde bir roman.
  • “Bunun ne olduğunu biliyor musunuz? Dünyadaki en ünlü tablolardan biridir: Leonardo da Vinci’ nin yaptığı bu tablo, İsa ile 12 havalesini son yemekte gösteriyor.

    Bu tabloyu yapmayı düşündüğünde Leonardo da Vinci büyük bir güçlükle karşılaştı. İyi’yi İsa’nın bedeninde, Kötü’yü de İsa’nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda’nın bedeninde tasvir etmek zorundaydı. Tabloyu yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı.

    Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uygun düştüğünü fark etti. Onu poz vermesi için atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz çizdi. Aradan üç yıl geçti son akşam yemeği neredeyse tamamlanmıştı, ancak Leonardo da Vinci henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı. Leonardo’nun çalıştığı kilisenin kardinali, tabloyu bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırmaya başladı.

    Günlerce aradıktan sonra vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam buldu, paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenarına yığılmıştı. Leonardo yardımcılarına adamı güçlükle de olsa, doğruca kiliseye taşımalarını söyledi, çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı.

    Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler. Zavallı, başına gelenleri anlamamıştı; Leonardo bir yandan adamın yüzünde açıkça görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği tabloya geçiriyordu.

    Leonardo orada işini bitirdiğinde o zamana kadar sarhoşluğun etkisinden sıyrılmış olan berduş gözlerini açtı ve duvardaki resmi gördü. Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi:
    ’Ben bu tabloyu daha önce gördüm!’
    ‘Ne zaman?’ diye sordu Leonardo da Vinci, oda şaşırmıştı.
    ‘Üç yıl önce, elimde avucumda olanı kaybetmeden önce. O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum, pek çok hayalim vardı. Bir ressam beni, İsa’nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti.’ “
    Paulo Coelho
    Sayfa 47 - Can Yayınları
  • Leonardo da Vinci `Son Akşam Yemeği` isimli resmini yapmayı düşündüğünde büyük bir güçlükle karşılaştı. İyi`yi İsa`nın bedeninde, Kötü`yü de İsa`nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda`nın bedeninde tasvir etmek zorundaydı.
    .
    Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı. Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında, korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark etti. Onu poz vermesi için atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz çizdi. Aradan üç yıl geçti. `Son Akşam Yemeği` neredeyse tamamlanmıştı, ancak Leonardo da Vinci henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı.
    .
    Leonardo`nun çalıştığı kilisenin kardinali, resmi bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırmaya başladı. Günlerce aradıktan sonra Leonardo vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam buldu. Paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenarına yığılmıştı.
    .
    Leonardo, yardımcılarına adamı güçlükle de olsa kiliseye taşımalarını söyledi. Çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı. Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler. Zavallı, başına gelenleri anlamamıştı. Leonardo adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resme geçiriyordu.. .
    Leonardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun etkisinden kurtulmuş olan berduş gözlerini açtı ve bu harika duvar resmini gördü. Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi: `Ben bu resmi daha önce gördüm...`
    `Ne zaman?` diye sordu Leonardo da Vinci, o da şaşırmıştı..
    `Üç yıl önce` dedi adam. `Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce... O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum. Pek çok hayalim vardı. Bir ressam beni İsa`nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti...`
    .
    İyi ve Kötü`nün yüzü aynıdır...
    Her şey, insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır...
  • Çoğu kez bitmiş bir sanat yapıtından çok niçin o yapıtın taslağı çekiyor ilgimi? Taslak aşamasında sanatçı kendini daha özgür duyduğu için mi? Yoksa taslakta yetkinlik sevdası henüz ortaya çıkmadığı için mi?
    Kimi okuyucularımı şaşırtacağım:
    gün geçtikçe yetkinliğin iletişimin düşmanı olduğuna inanıyorum.