“Artık demir almak günü gelmişse zamandan
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.”
demiş ya şair, işte bu kitabı okurken de bu dizeler geldi aklıma. Ama bu kez hafızamda beliren gemi, hem sessiz hem de beyazdı ve küçük bir çocuğun duygu selinde salınıyordu sonsuzluğa..
Kaybettiğiniz anne babanızın kardeşinizin ya da sevdiğiniz bir yakınınızın sıcaklığını kısacık da olsa bir kez daha hissedebilmenin özlemiyle özellikle küçük bir çocukken siz de balık olabileceğinizi hayal edip okyanusun sonsuzluğuna doğru yol alan sessiz ve beyaz geminin yanına gitmek ve yitirdiğiniz sevdiklerinizi bir kez daha görmeyi ve hayatta olsalardı onların da çok sevineceği bir mutluluğunuzu onlarla paylaşmayı hayal etmediniz mi hiç?
Cengiz Aytmatov istemişti. Henüz dokuz yaşında küçük bir çocukken, babası Törekul Aytmatov, onu, annesi ve kardeşleriyle birlikte bir trene bindirip Moskova’dan Talas’a gönderdiğinde, babasının KGB tarafından kurşuna dizilerek öldürüldüğünü 20 yıl sonra öğreninceye kadar bir daha ondan hiç haber alamayacağını bilmiyordu.
Belki de o yaşlarda bir trene veya gemiye baktığında o tren veya geminin babasının yanına gittiğini düşünüyordu. Cengiz Aytmatov, Beyaz Gemi kitabının kahramanı olan ve tüm yalnızlığına ve çocukluğunu tam olarak yaşayamamış olmasına ragmen içinde yaşadığı dünyadaki canlı cansız varlıkları dost bilerek onlarla sürekli konuşan ve herşeyini onlarla paylaşan bir çocuğun üzerinden anlatıyor bize o zamanlarına dair hissettiklerini, düşündüklerini..
Cengiz Aytmatov’un ruhunun derinliklerinde kopan fırtınaların yarattığı duygusal dalgalanmaların kelimelerine sindiği bu kitaptaki kahramanımız olan çocuğun Kırgız halkının geleceğini; Mümin dedenin pasif iyiliği; Rus kelimesini çağrıştıran ismiyle Orozkul’un acımasızlığı ve kötülüğü ve Kırgızların