• 488 syf.
    Nikolay Vasilyeviç Gogol, 1809 yılında Ukrayna'da toprak sahibi orta halli bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. Ailesi Gogol'ü, kendisinden önce aile iki ölüm doğum yasadigindan dolayi ailesi, onun üzerine çok düşerek buyuttuler. Her ne kadar kendisinden sonra erkek kardeşi ve kız kardeşleri dünyaya gelse de evin prensi özelliği devam etti.

    Evin prensi, 1819'da Poltava Bölge Okulu'na gönderildi. Yatılı olan bu okulda, oldukça zorlanan Gogol, bu esnada erkek kardeşi Ivan'i kaybetti. 1821'de bu sefer de Nejin Lisesi'nde yatılı olarak öğrenimine devam etmeye başlayan Gogol, okulda hem içine kapanık, gizemli hem de oldukça dağınık bir izlenim biraktigindan dolayı arkadaşlarının fazlaca alayina maruz kalmış ve kendisine 'esrarli cüce' lakabı takılmış. Lakin Gogol, her ne kadar kendisinden bahsetmeyi sevmeyen içe dönük bir yapısı olsa da, arkadaşlarının alaylarina zekice cevaplar(alaya almalar) ve onların oldukça komik taklitlerini yaparak karşılık vermekten geri kalmiyordu. Aynı zamanda oyunculuk yeteneklerinin ilk örneklerini de vermiş oluyordu böylelikle. Başkasının taklidini yaparken veya kurguladigi tiplere burunurken Gogol, bambaşka biri oluyor ve adeta kendini buluyordu ya da kendinden uzaklasiyordu. Nitekim bu uzaklasmayi, çevresine kendisi hakkında söylemekten haz duyduğu yalanlariyla da kat be kat artırıyordu. Bu yalan söyleme ve buna ek olarak kalemi eline aldığında anlatılarini abartma huyu, ömrü boyunca devam edecektir.

    İlk edebiyat denemesini bu lisede yapan Gogol, edebi kariyerinde ilk sansure ve tepkiye yine burada maruz kalacak; hakkında idari soruşturma açılacaktı. 1825'te babasını kaybeden Gogol, intiharı bile düşünecek ancak Tanrıya derin bağlılığı ve annesine olan sonsuz sevgisi buna mani olacaktı. Bununla birlikte Gogol, bu sefer de aile reisi rolüne burunerek abartılı öğütlerle dolu mektuplar kaleme alacaktır annesine.

    1828'de hiç faydasını gormedigini ifade ettiği ve zorlukla okuyarak bitirdiği liseden ayrıldı ve aile mülkü Vasilyevka'ya döndü lakin Gogol'e buralar dar gelir ve soluğu başkent Petersburg'da alır. İlk başta ressam olmak isteyen Gogol bu isteğinden çabuk vazgeçer ve memur olmaya çalışır. Öte yandan da lisede başladığı edebiyata da ilgisi devam eder. İlk eseri ve daha sonra yakacagi ilk eseri de olan Hans Kuchelgarten'ini kaleme alır, ardından da kendi parasıyla bastirir. Bu esnada İçişleri Bakanlığında memur olur, ardından da adalet Bakanlığına geçer; is kariyerinin bundan sonraki adiminda enstitude tarih öğretmenliği yapar; bu kariyerini de Petersburg tarih kürsüsü Asistanlığıyla noktalar. Bu memurluk hayatını oldukça sıkıcı ve memurları da robotlasmis bulan Gogol'ün memurluk hayatından göreceği tek fayda, belki de ileride eserlerinde yer vereceği karakterleri ve konuları bizzat gozlemleme şansı bulması olacaktı.

    Gogol, liseden beri hayranlık duyduğu ve bu uğurda öğretmenlerinden fırça yediği Rus edebiyatının en büyük isimlerinden Puşkin'le 1831'de tanışma fırsatı bulur. Bundan sonra da Puşkin'le sık sık görüşür ve Puşkin onun için yolunu ve ufkunu aydınlatan bir rehber olacaktır. Nitekim en önemli iki eseri olan Ölü Canlar ve Müfettiş eserlerinin konularını kendisinde bizzat Puşkin verecektir. Keza öyküleri, Puşkin'in yayımladığı Sovremnik dergisinde yayınlanacak ve çalışmaları her zaman Puşkin'den övgü alacaktır. Tabi arada Puşkin'in dostça uyarılarına da maruz kalacaktır. Bununla birlikte Müfettiş'in ilk sahnelenmesinin önündeki engel de Çar ile yakınlığı olan Puşkin'in eşinin girişimi ile aşılacaktir. İlk gösterime Çar da katılacaktır. Bu gösterimde özellikle memur kesimi oldukça rahatsızlık duyacak; çünkü eserde merkezden denetleme için gelecek Müfettiş'in beklendiği küçük bir muhitte, oradan rastgele geçmekte olan Hlestakov adındaki kişinin kendisini müfettiş olarak tanıtmasinin ardından, bu kişinin yalanları ile özelikle muhitin memur sınıfı alaya alınıyor ve hicvediliyordur. Buz tutan tiyatroyu Çar'in kahkahalarindan sonra memurların da zoraki gulumsemeleri ile isitacaktir.

    Müfettiş oldukça begenilmis, özellikle ülkede değişim yanlısı (Belinsky) taraflardan yoğun övgüler alacaktır. Buna karşın gerici kesim tarafından ise yogun tepki alacaktır. Doğası itibarıyle yergilere ovgulerden daha sıcak olan Gogol ise daha çok anlasilamamaktan yani yanlış anlasilmaktan rahatsız olacak; dogasindaki yer değiştirme tutkusu da buna eklenince soluğu yurt dışında alacaktır. Ancak yurt dışındayken de övgü mektupları kendisini rahat bırakmayacak ve bundan bunalan Gogol, kendisine artık bu eserden bahsedilmemesini keza kendisinin bu eseri tamamen aklından sildigini söyleyecektir.

    Hayatının yaklaşık 18 yılını yurt dışında geçiren Gogol'ün ruhuna en yakın bulduğu şehir ise Roma olacaktır. Dindar hatta biraz sofu, politikadan ve değişimden hazzetmeyen, gelenekten taraf bir kişilikteki Gogol, Paris'i değişim rüzgârına kapılmis ve herkesin politikadan bahsettiği huzurun olmadığı bir şehir olarak görecek ve buradan hiç hazzetmeyecektir. Ancak sık sık da buraya ugrayacaktir. Almanya'yı da herhalde her Rus gibi sevmeyecek; Roma'yı ise tarihini korumuş ve bu tarihle bütünleşmiş durağan, geleneksel ve ruhani bir şehir olarak gördüğü için sık sık ovecektir. Hatta burada yaşarken Katolikliğe de ilgi duymaya başlayacaktır. Bunda yanında sık sık kaldığı dindar bir kadının da katkısı olmuştur. Gogol, Roma dışında edilen duaların, Roma'da edilen dualara kıyasla sönük kalacağını düşünecektir. Ayrıca ülkesinde de Petersburg'u bir türlü sevemeyecektir. Çünkü burayı memur kenti ve soğuk bulacaktır. Nitekim Rusya'nın yüzünü, yaptığı köklü yeniliklerle Batiya çeviren Çar 1. Petro'nun, bu yeniliklerinin simgesi ve yeni başkenti olarak Batı örnek alınarak inşa edilen Petersburg'u, Gogol'ün sevmesi oldukça sürpriz olurdu. Gogol, eski başkent ve geleneksel Rusya'yı yaşayan ve temsil eden Moskova'yi kendisine yakın buluyor ve seviyordu. Gogol'ün görmeyi arzuladığı başlıca şehir ise Kudüs yani kutsal topraklardi. Neden burayı görmek istediği aşikar olsa da bu konu hakkında bir iki kelam edelim: Gogol kucuklukten beri sesler duyduğunu ara ara dile getirmiştir. Sonraki zamanlarında ise eserlerini yazarken Tanrıdan ilham aldığını hatta bunları yazmak için kendisini tanrının görevlendirdigini ve hayatındaki her engelin ve eylemin de Tanrının bu kutsal görevi için karşısına çıkardığı birer yol, işaret olduğunu düşünüyordu. Bunda, kendisine henüz ufakken cennet ve özellikle cehennem azabı içerikli dini hikayeler anlatan annesinin etkisi büyüktür diye düşünüyorum. Nitekim Gogol'ün de bu yöndeki sözleri düşüncemi destekliyor. Haliyle Gogol, yurttaşlarıni doğru yola iletecegini düşündüğü en büyük eseri Ölü Canlar'i Tanrısal bir vazife olarak görüyor ve görevini bitirdiğinde Tanrıya yani Kudüs'e şükran ve minnetini sunmak için gururla gitmeyi planliyordu. Planladığı şekilde mi olmuş, bunu öğrenmeden evvel başka birtakım noktalara deginelim.

    Gogol, aşık olduğu Roma'da başyapıtı Ölü Canlar'in ilk cildini 1841'de tamamlar. Eser Moskova'da sansurden geçemez, şansını yüksek düzeydeki insanları araya sokarak Petersburg'da deneyip bunda başarılı olan Gogol, eserini 1842'de yayinlamayi ve satışa sunmayı başarır. Gogol, bu eserinden beklenilen yüklü miktarda bir para kazanamaz. Bunda yayın işini yapan kişinin bu işlerdeki acemiliginin de etkisi olsa da aslan payını, Gogol'ün arkadaşlarına olan yüklü miktardaki borcu alır. Az önce degindigim gibi on sekiz yılını yurt dışında geçiren ve sık sık seyahat eden ve girdiği memuriyetlerde de tutunamayan Gogol hep parasız kalmasına karşın bu yüklü harcama isteyen işleri nasil yapmıştır sorusu akla takılır doğal olarak. Sorunun cevabı ise Gogol'ün 'arsızlığı' diyebiliriz. Çünkü Gogol, eserlerini yazmak için seyahat etmesini ve özellikle yurtdışında olmasi gerektiğini düşünür ve buna da arkadaşlarını inandirirdi. Onlara abartılı ve görkemli mektuplar yazar ve her defasında da onlardan para desteği almasını bilirdi. Çar'dan bile bu şekilde para almıştır. Arkadaşları ve Çar ise onun gibi yetenekli ve önemli bir yazarın heba olmasını istemediklerinden ve ona saygı duydukları için sürekli destek olurlardi. Gogol, Moskova'ya gider A.. arkadaşında, Petersburg'a gider B... arkadaşında, Roma'ya gider Bayan S..'de, Frankfurt'a gider Bay T..'de konuk olur dururdu sürekli. Hatta arkadaşları, Gogol'ün haber bile vermeden elinde bir iki paket makarna ile sık sık evlerine geldiğini ve doğruca mutfağa geçip yemek yapıp çay beklediğini söylüyorlar. Gogol mektuplarında, sanki kendisini agirlamalari onların vazifeleri -hatta en önemli vazifeleri- olduğunu onlara açıkça hissettirirdi. Tabi arada arkadaşları da kendisine sitem ederlerdi ve Gogol de Ölü Canlar romanının gelirinin büyük kısmını bu yüzden arkadaşlarına vermek zorunda kalmıştır.

    Gogol'ün bu arsızlığınin arkasında ise giderek daha çok kendini bir peygamber olarak konumlandirmasi yatiyordu. İlk olarak babasının kaybiyla ailesine öğütler içeren mektuplar yazmaya başlamış ve bu hali, giderek Tanrıya olan sonsuz ve derin bağlılığının yogunlasmasiyla, kendisini Tanrısal vazifede bir peygamber olarak görmek ile sonuclanmistir. Ayrıca Gogol'ün gerçek manada arkadaşı yoktu. Çünkü aynı sebeple; Gogol bir peygamberdi ve peygamber herkesten üst bir ruh halinde ve konumdadir; onları ogutleriyle kurtarmak için görevlidir. Onun aşk olsun dostluk olsun bu tarz insani (dünyevi) ilişki ve zevklerle işi olamazdı. Nitekim Gogol, hiç evlenmemis hatta herhangi bir kadınla da ilişkisi olmamıştı, hayatı boyunca kadınlara uzak olmuş, sadece tahayyulunde utopik kadın imgesine sahip olmuştur. Ayrıca Gogol, insanları sadece kendisine faydali oldukları için severdi. Buna istisna teşkil eden üç isim vardı -annesi hariç tabi- : rehberi ve ışığı Puşkin, ressam İvan ve ölümüne şahit olduğu Yosip. Bunun dışında Gogol için insanlar kendisine hizmet veya yardım etmekle vazifeli birer kişilerdi. Böyle gördüğü arkadaşlarıyla ve hatta genel olarak hayatı için kırılma noktasıni "Arkadaşlarımla Yazismalarimdan Seçme Parcalar"(kısaca Seçme parçalar)'i kaleme alıp ve yayinlamasi teşkil eder diyebiliriz.

    Gogol, aslında Ölü Canlar'in ikinci cildi için çalışıyordu ama bir türlü bu cilt istediği gibi olmuyordu. Bunun sonucunda önce 1843'te sonra da 1845'te Ölü Canlar'in ikinci cildinin yeni versiyonlarını yaktı. Sonra da Seçme Parcalar'i kaleme almakla kendisini vazifeli gördü. Bu eserinde arkadaşları hakkında, din, kilise, memurlar, valiler, kadınlar, köylüler, hiyerarşik düzen ve kölelik gibi birçok konuda samimiyetle ve peygambervari şekilde fikirlerini yazdı. Ancak bu eser her kesimden yogun tepki aldı. Özelikle de yenilikçi liberal kesimden ve bu kesimin öncüsü Belinsky'den... Belinsky çok ağır bir mektup yazdi; öyle ki Gogol bunu okurken fenalasti. Bu mektupta Gogol'ü gerici, softa olarak niteler; çareyi mistisizmde ve bu zamana kadar yüzlerce yıldır Rusya'nın uyguladığı dua ve kilisede bulduğu için halkın onun asla affetmeyecegini ifade eder. Aslında Ölü Canlar ve Müfettiş eserleriyle Belinsky'nin ovgulerini almisken bu yoğun tepkinin nedeni neydi? Nedeni kısaca; Gogol'ün hiyerarsiden taraf olan tutucu tutumuydu. Gogol, Rus halkına, herkesin doğduğu konumda kalmasını ve daha fazlasını istememesini istiyordu. Nitekim bu meşru bir istek ve mümkün olsaydı Tanrı zaten o şekilde yaratirdi her şeyi. Ancak bulundukları konumda en iyi şekilde vazifelerini ifa ederek ve İsa'ya ve Çar'a derin baglilikla Rusya'yi olduğundan daha ileriye tasiyabileceklerini ifade eder. Hatta köylülerin okumamasi gerektiğini, okuyup da Batının yıkıcı eserlerine kapilmamalari gerektiğini yazmıştır. Hatta hayatı boyunca çok çektiği sansür kurumunu bile savunur. İşin garip tarafı gerici kesim bile tepki verir Gogol'e. Heralde onu samimi bulmamislardir ve belki de biraz da kibirli bulmuş olabilirler. Çünkü Gogol, eserlerinin yayımı için ve işlerinin yürümesi için her kesime yaklaşan birisiydi.

    Açıkçası hiciv ustası Gogol'ün bu şekilde fikirleri olduğuna çok şaşırdım. Ancak ona duyduğum yakınlık zedelenmedi. Çünkü Gogol'de kötü bir şey yapsa da bunu saf ve cok iyi niyetle yapan biri portresi hakim. Kucuklugunden beri kendini arayan ancak bunu yaparken kendini hiç açmayan, maskeler takan, kimseye yakınlık duymayan ancak ve ancak yarattığı karakterleri ve sahnede canlandırdığı tiplerle kendisinden izler serperek kendisini mutlu hisseden birisi gibidir. Yalnızlığı hiç sevmez ama hep de yalnizdir aslında. Yalnızlıktan kaçmaya çalışan ancak bunun için kendi ördüğü duvarları yıkmaya yıkmaya cesareti de olmayan ve bundan dolayı -gecici- kurtuluşu yerdegistirmede -seyahat- bulan; topluluk içinde silik, tutuk ve soğuk, lokal ortamlarda açılan, bencil, faydaci, mukemmeliyetci, iyi bir gözlemci, hayalci ve bir o kadar gerçekçi, sofu, sevimli, garip yüzlü -burunlu-, zeki, içine kapanık, şakacı, iyi oyuncu ... yani zitliklari içinde barındıran 'esrarli cuce'....

    Gogol, yine kurtuluşu seyahatte bulacaktır. Adres: Kudüs'tur. Yani, başta şükran ve minnet için gururla gideceği Kudüs, ancak planlar değişmiş, Ölü canlar bitmemiş yani gidişin nedeni, ilham aramak ve ruhunu bulmaktır. Ancak Kudüs onu etkilemez. Tanrı, topraklarını terk etmiş gibi gelir Gogol'e ve Tanrı belki de anayurdu Rusya'dadir diye düşünür. Bir süre Kudüs'te kaldıktan sonra Rusya'ya döner. Bir süre de Rusya içinde seyahat eder. Sık sık yer değiştirir ve Moskova'da Kont Tolstoy'un ruhi yardımcısı -koçu- papaz Matvey ile tanışır (malesef). Bu papaz oldukça sofu ve bagnazdir, ateşli vaazlar verir. Papaz ona yazarlığı bırakmasıni, ruhunu kurtarmasini; bunun içinde oruç tutmasını ve ruhunu tamamen perhize sokmasını telkin eder. Gogol de malesef onu dinler ve tuttuğu oruclar onun sağlığını oldukça bozar. Arkadaşları onu zor tanirlar.

    4 Şubat'ta papazi son kez ziyaret eder.
    11 Şubat'ta Ölü Canlar'in ikinci cildinin üçüncü versiyonunu yakar!
    Doktorlar da hem bedenen hem de ruhen çökmüş yazarı yanlış tedavi ederler. Gogol, Delinin Ani Defteri'ndeki karakterin son hallerini yaşar adeta!
    Ve 21 Şubat 1852'de hayatını kaybeder.
    Moskova'ya gömülür.

    Gogol'den geriye eski bir redingot ve üç beş bunun gibi giysi kalır. Ve tabiki eserleri! Puşkin'le birlikte Rus edebiyatının yolunu açmis ve o yoluna ışık tutmus; bu sayede artlarindan gelen tüm Rus yazarlarını etkileyen büyük bir usta ve öncü olmuştur.

    Klişe olmuş tabirle, Rus edebiyatı onun "Palto"sundan ve Puşkin'in satirlarindan çıkmıştır.





    Notlar:

    1) Palto hikayesinin orijini:

    #55426487

    Ayrıca Gogol, Petersburg'taki ilk yıllarında çok yoksulluk çekmiş ve paltosuz kalmıştır. Bir arkadaşı kendisine palto hediye etmiştir.


    2) Belinsky'nin mektubu:

    #55438332


    3) Gogol'ün Dostoyevski değerlendirmesi (Insanciklar romanı özelinde):

    #55434117


    4) Gogol'ün burun takıntısı ve Roma aşkı:

    #55321753


    5) Palto, Burun ve Delinin Anı Defteri öykülerine yaptığım inceleme yazısi:

    #55085862


    İyi okumalar.
  • Yani yeri ve zamaninda verilmeyen bir tepki, büyüyerek ve psikolojik rahatsizliklara yol acarak gösterir kendini.
  • Dergilerde ve gazetelerde, Prozac-mania olarak sunulan bir toplumsal çılgınlığı okuduk. Amerikan toplumu hep bir mut­ luluk hapının peşinde: Valium bir zamanların en çok tüketilen ilacıydı, bugünün mucize ilacı Prozac. Newsweek'te yas tepkisi nedeniyle kendisine Prozac verilen kişi aym;n şöyle diyor: "Tamam kendimi biraz daha iyi hissediyorum ama içimde koca bir boşluk, bir şeylerin çözülmediği, tam hallolmadığı hissi kaldı." Bu örnekte de görüldüğü gibi, artık insanın en doğal, en kendine özgü süreçlerine müdahale ediliyor. Bir kayıba verdiğimiz en doğal tepki olan yas bile istenmiyor artık. Çünkü 'verem olmak üretimi düşürür.' Çünkü ilaçlara yeni kullanım alanları açılmalıdır.
  • “Her şeyi anlayabilecek bir yerde duran birinin, her yerde olabilen biri olarak hiçbir yerde olduğu için, tepki halinde de olsa duygu denilen şey ile ilgisi olmazmış...”
  • Bedenler ahlâki emirlere bağlantı kurmadılar. Bedenin nefes alma, dolaşım, sindirim gibi işlevleri ahlâk kurallarına değil, yalnızca gerçekten hissettiğimiz duygulara tepki gösterir. Beden, gerçeklere göre yaşar.
  • Hakikat asla kalabalıkların etrafında toplanabildiği bir şey olmamıştır , demiş Nurettin Topçu. Felsefe , doğa bilimleri hatta edebiyatın birçok öncüsü hakikati söylemelerine karşın kendi çağdaşlarının doğal tutuculuklarının kurbanları olmuşlardır. Bu inkarın bilinç düzeyinde nedeni, Bilincin doğası gereği bilinmeyen her şeye karşı koymasıdır. Çünkü Bilinmezlik tehlikelerle doludur, bu durum da insanoğlunun en temel içgüdüsü olan “hayatta kalma” ilkesine aykırı ve kabul edilmesi zor olan bir şeydir.

    Öte yandan bilinmezlik, beraberinde değişimi getirebileceğinden değişime karşı olan direnç inkara yol açabilmektedir. Çünkü değişim demek yeni fikirler, yeni şeyler demektir. İlkel insanlar beklenmedik olaylar karşısında vahşi hayvanın gösterdiği reaksiyonları gösterir. Ancak “uygar” insan da yeni fikirler karşısında benzer şekilde tepki gösterir. Bu durumu, yeni olan her şeye karşı inkar ve batıl bir korku durumunu tanımlayan “MİSONEİZM” ile açıklayabiliriz. Misonezim’i de Freud’un savunma mekanizmasına benzetebiliriz. Çünkü birey yeni olanla yüzleşmenin neden olduğu şoktan kendini korumak için bu tür ruhsal bariyerler oluşturabilir. Kısacası tarih, hakikate karşı savaşlarla doludur ancak unutulmaması gereken şey ;

    HİÇBİR SAVAŞ HAKİKATE KARŞI GALİP GELEMEMİŞTİR.