• 96 syf.
    ·Puan vermedi
    Pkk gibi terörist grupların neden ve nasıl var olduğu, eylemlerini gerçekleştirirken psikolojik olarak insanları nasıl etkileyip kendi bünyesinde barındırdıkları gibi yeterli bilgilerin yer aldığı yapıt. Düşman diye nitelendirdiğimiz eşkiya grupların varlıklarını anlayabilmek açısından yeterli bir kitap. Anlaması kolay ve bana göre işi uğraşı ne olursa olsun her insanın okuması gereken kitaplardan bir tanesi.
  • Ama bu tuhaf devrimin bir de gizli yüzü vardı; kuralcı bir söylem, grubun baskısı, sapkınca suçlamalar... Özgür aşk öğretisini benimsemek, hiç homurdanmadan bedenlerini sunmak, ya da kendilerini analiz etmek, özeleştiri yapmak, yola gelmek zorundaydı insanlar. Özgürleşme açısından bakarsak, buna düpedüz terörizm denir!
  • "Terörizmin bu teşhirci yanı, bu ahlaksızlığı... onun medyalarla olan yakınlığını açıklamaktadır - medyalar haberin ahlaksızlık aşamasıdır. Medyalar olmasaydı terörizm olmazdı denilmektedir."
  • "Görülüyor ki, 11 Eylül saldırılarını izleyen yılda, tün terörizm ve savaş tartışmalarına rağmen, ortalama bir insanın kendisini öldürme ihtimali bir terörist, asker veya uyuşturucu satıcısı tarafından öldürülme ihtimalinden daha yüksek."
  • Terörizm öldürür, fakat en büyük katil yılda yaklaşık on üç milyon insanın ölümüne yol açan çevredir. Öte yandan terörizm büyük bir öfke uyandırır, bu da potansiyel bir terörist saldırının olasılığını çok daha yüksek görmememize ve gerçekleştiği zaman da çok daha şiddetli tepkiler vermemize neden olur. İnsan yapımı zararların acısını, doğanın neden olduğundan çok daha fazla hissederiz.
  • Macron: Türkiye'den Libya'daki davranışları açıklamasını isteriz

    Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron Salı günü Birleşmiş Milletler'e, Libya'daki dış müdahalenin krizi şiddetlendirdiğini ve silah ambargosuna saygı duyulması gerektiğini doğruladı.
    Macron, "Libya'ya paralı askerler ve terörizm gönderenler var ve biz de Libya'da siyasi çözüme ulaşmak için çalışıyoruz, Avrupa'nın" tüm sorumluluğunu üstlenme "ve" düşmeme "rolünü açıklayarak söyledi
  • 384 syf.
    ·10 günde·7/10
    Eser Kur'ân-ı Kerîm'deki ayetlerin görünür anlamlarının dışında gizli manalarının da var olduğunu benimseyen Batınîlik mezhebinin kurucusu olan Hasan Sabbah'ın yaşamını ve onun taraftarlarıyla beraber Alamut Kalesi'nde kurmuş olduğu neredeyse otonom bir devlet yapısını konu ediniyor.

    Bilindiği üzere Bâtınîler, kendilerinden önce de var olan İsmailîlerin farklı ve daha gelişmiş bir dalı mahiyetine sahiptirler ve bu mezhebe malik olanlar yaşadıkları süre boyunca çeşitli devletlerle, özellikle de Selçuklular ile çetin bir mücadeleye girişmişlerdir. Bâtınîler, neredeyse her devletin içerisine sızmışlarsa da kendilerine karşı büyük bir ön yargı olduğu için hep takiye yaparak inançlarını gizlemeye çalışmışlardır. İşte bu mücadeleler sonucunda Hasan Sabbah Kıyametin Kıyameti adı verilen ayaklanma olayıyla
    kendi bağımsızlığını ilan ediyor ve Bâtınîleri artık takiye yapmadan açık bir şekilde dinî propaganda yapabilecekleri yer olan Alamut Kalesi'ne çağırıyor. Alamut'a yerleşen müritleriyle beraber yeni yerler fethetmek ve mezheplerini yaymak amacıyla da çevresindeki devletlerle sürekli savaşlara ve siyasî ilişkilere girişiyor.

    Kitapta Hasan Sabbah kendisi hakkında duymaya alışageldiğimiz kötücül karakterinden farklı bir portreyle karşımıza çıkıyor. Buna göre Hasan Sabbah; akıllı, adaletli, hoşgörülü, İslam dinine bağlı, ne bir peygamberlik ne de bir imamlık iddiasında bulunmuş sadece bir mezhep lideri olarak karşımıza çıkıyor. Bundan ayrı olarak Hasan Sabbah ve Haşhaşîler adıyla anılan onun müritleri hakkındaki uydurma rivayetlere yer veriliyor. Bazı kaynaklarda Hasan Sabbah ve yanındakiler hakkında bu kitabın tam tersinde bir model çizilmesi hasebiyle hangi bilgilerin doğru olduğu hakkında ihtilafa düşebilirsiniz. Fakat yazarın övgü yanında yergiler de yapması objektif olduğunu da hissettiriyor.

    Anlatıldığı üzere Hasan Sabbah'ın kalesi hem askerî, hem siyasî, hem bilimsel, hem de ekonomik açıdan çok iyi bir duruma ulaşmış fakat Hasan Sabbah'ın ölümünün ardından gelen liderlerin yanlış yönetimi sonucu kale güç kaybetmiş, nihayetinde Moğol Hükümdarı Hülagu Han Bâtınîlerin kökünü kazımış, Alamut Kalesi'ni yıkmıştır.

    Bilahare yazar, İsmailîliğin İslâm tarihi içerisindeki yerini şöyle özetliyor:
    1-Mevcut siyasî, sosyal ve dinî düzene karşı tehdit oluşturmuşlardır.
    2-Münferit bir vaka değil, zaman içinde devrimci şiddet patlamalarıyla su yüzüne vurmuş, uzunca bir mehdîlik hareketleri silsilesidir.
    3-Tarihte eşi benzeri görülmemiş bir uyum, disiplin ve maksatlı bir şiddet içeren örgütlenmedir.
    4-Nihaî ve topyekûn başarısız olmuşlardır. Pek çok mezhep içinde azınlıkta kalmış ve günümüze sadece küçük cemaat parçacıklarıyla ulaşmışlardır.

    Kitap yüzeysel açıdan güzel ve ayrıntısız bilgiler içermesinin yanında Erasmus Yayınları'ndan kaynaklanan bir olumsuzluk olarak kimi kelimelerdeki yanlışlıklar, noktalama hataları ve cümlelerdeki bozukluklar eserin anlaşılmasını güçlendiriyor diyebiliriz.

    Kitabın genel görünümü bu şekildeydi. İçeriği hakkında daha ayrıntılı bilgiyi ise okumak isteyenler için aşağıya aktarıyorum...

    Batınîlik İslamiyetteki çeşitli mezheplerden sadece birisidir ve Kur'ân'daki ayetlerin görünür anlamlarının dışında daha derinde daha gerçek anlamlar olduğunu savunur. Batınî lideri Hasan Sabbah ve onun Kıyametin Kıyameti denilen ayaklanma olayıyla mezhepsel özerkliğini ilan ettiği Alamut Kalesi'ndeki yaşantının konu olduğu bu kitapsa öncelikle son semavî din olan İslamiyetin peygamberden sonraki devletler ve mezhepler gibi oluşumların arasında nasıl yayıldığını, biçim değiştirdiğini, hatta birtakım çıkarlar için bu devletlerin ve mezheplerin ellerinde nasıl oyuncak olduğunu belirterek söze başlıyor. Bu anlatılarda Abbasîler, Emevîler gibi devletlerin, Sünnî, Şiî, İsmailî gibi mezheplerin daha sonra Hasan Sabbah'ın çıkış bölgesi olacak olan İran'daki çekişmeleri ve şimdiye kadar yazılıp çizilen bilgilerin yanlışlığı vurgulanarak yaşanılanların daha gerçekçi bir yaklaşımla ele alındığı savunulmaktadır. Daha sonraki bölümde 1. Melikşah'ın karısı olan Terken Hatun'un daha öncesinde Bereketü'l Geys adında bir kişiyi evlenme vaadiyle kandırıp Ferruh Sultan'ı öldürttüğü gibi Abdullah Sene adındaki Kirmanşah reislerinin önde gelenlerinden olan bir adamı da evlenme vaadiyle kandırarak Batınîler'in dâîlerinden (bu mezhebi yayan din adamlarından) Ebû Hamza'yı nasıl öldürttüğü ve Terken Hatun ile Abdullah Sene'nin Teneş vasıtasıyla yargılanmaları anlatılmaktadır. Yargılanma sonucunda Terken Hatun'un azmettirici olduğu anlaşılmış olsa da Teneş'in duygusal davranması sonucu (çünkü Terken Hatun, Teneş' in abisi Melikşah'ın eski karısıydı) yine onun istediği sonuçlar doğuyor fakat  Mahmut Secistanî verilen kararlara sinirlenip Hasan Sabah'a mektup yazıp olanları anlatınca Hasan Sabbah yavaş yavaş meydana iniyor.
    Hasan Sabbah müritlerinden önemli bir şahsı öldüren Terken Hatun'a kısas uygulamayı yararlı bulmuyor ve onun elindeki güçlerden yararlanıp kolay bir şekilde dinî propaganda yapabilmek için Terken Hatun'un çeşitli vaatlerle kendi mezhebini kabule ve dost olmaya çağırıyor. Aradaki karşılıklı menfaatlerin farkında olan Terken Hatun ise nihayetinde bazı şartlar ileri sürerek Hasan Sabbah'ın dostluk çağrısına olumlu karşılık verse de mezhebine bağlı olmak istemediğini Hasan Sabbah'ın gönderdiği elçi olan Cevad Masalî vasıtasıyla bildirmek isterken elçi, Teneş'in eline düşüyor ve Teneş, kendisine tuzak kurmaya çalıştıklarını düşünerek elçiye ve Mahmut Secistanî'ye işkence yaptırıyor.
    Daha sonraki bölümde (sanırım bir önceki olayın devamı kesilmiş) Hasan Sabbah'ın öz oğlu olan Hüseyin'i neden öldürttüğü hakkında bilgiler veriliyor. Bu bilgilere göre Hasan Sabbah, oğlunu şarap içtiği için değil, kendisinin ölümünden sonra onun adını kullanarak yerine geçmek isteyeceğini ama imam olmak için uygun bir karaktere sahip olmadığını bildiği için kurduğu düzeni bozmaması için öldürtmüştür. Daha sonra Hasan Sabbah'ın ölümünden sonra kimin onun yerini alacağı yönünde tartışmalar yaşanırken Terken Hatun, Cevad Masalî'ye eğer Hasan Sabbah'ın yerine geçerse onunla evleneceğini vaad ediyor. Bunun için de bunlar Hasan Sabah'a zehirleyerek öldürmeyi düşünüyorlar.
    Kitabın devamında Hasan Sabbah'ın hayatta iken nasıl bir imam olduğu, halkını, şehrini eğitimle nasıl güçlendirdiği, krallık hayatı kurmaktansa halkı ile aynı imkanlara sahip olduğu ve kimsenin açlık, sıkıntı çekmediği bir toplum yapısını nasıl oluşturduğu; buna rağmen kendisinden sonra gelen lider imamların -ölmeden önce Hasan Sabbah'ın sakın yapmayın diye uyardığı hâlde- peygamberlik iddiasında bile bulundukları, üstüne üstlük Hasan Sabbah'ın kurmuş olduğu düzeni bozdukları ve Moğol Hükümdarı Hülagu Han'ın zayıflayan Bâtınîleri nasıl kılıçtan geçirdiği hakkında ara bilgilendirmeler yapılıyor.
    Daha sonra tekrar Hasan Sabbah zamanına dönülerek Hasan Sabbah'ın yerine geçecek olan kişiyi tâyin ettiği toplantıdan bahsediliyor. Bu toplantıda Hasan Sabbah, büyük dâîler (Ebû Ali Erdestanî, Hasan Kasranî, Bozorg Ümit, Cevad Masalî) ile teker teker görüşerek yerine geçecek kişinin kim olmasının uygun olduğu hakkında onlardan fikir alıyor. Bu şahıslardan Bozorg Ümit hariç herkes kendisini uygun gördüğü için Hasan Sabbah Bozorg Ümit'in daha doğru bir karaktere sahip olduğunu düşünerek yerine onun geçeceğini halka bildiriyor ve bunun hakkında yazılı bir vasiyetnamie yazdırıyor. Kendisinin seçilmediğini gören Cevad Masalî, emellerine kavuşamama korkusuyla Hasan Sabbah'ı ve Bozorg Ümid'i elindeki zehirle öldürmeyi tasarlıyor. Fakat olaylar istemediği bir şekilde cereyan ettikten sonra suikast girişimi öğreniliyor ve Cevad Masalî zindana atılıyor. Bu kez Hasan Sabbah, Davut adında birini kadın kılığında Terken Hatun'u öldürmesi için görevlendiriyor, fakat o da Terken Hatun'u yaralamaktan öte amacına ulaşamayınca afyon içip intihar ediyor. Sonra yaralanan Terken Hatun öleceğini anlayınca Nurettin Kulher adında bir komutanı Hasan Sabbah'a karşı savaşması için gönderiyor. Yola çıkan Nurettin Kulher verilen görevi yerine getirmek için planlar yapsa da Terken Hatun ona da güvenmiyor ve Abbasî komutanlarından Vaiz'i peşine takıyor. Vaiz'in Nurettin'le karşı karşıya gelince onu ağır yaralamasına rağmen kendisi de yakalanıyor. Nurettin öldükten sonra artık Terken Hatun da yarasından dolayı ölünce onun yerine geçen Abdullah Caf yönetimi eline alıyor ve Vaiz'in de kısasa öldürülmesine karar veriyor. İkinci bölümün sonunda Hasan Sabbah'ın ölmeden önce halkına yaptığı konuşma ve onun ölümü anlatılıyor. O öldükten sonra yerine geçen Bozorg Ümit, Hasan Sabbah'ın "Mezarımı kimse bilmesin." şeklindeki vasiyeti dolayısıyla bir oyun oynayarak Hasan Sabbah'ın mezarını gizlemeyi başarmıştır.
    Rivayetleri göre Alamut Kalesi 95 yıl çok güçlü bir şekilde varlığını sürdürmüş, daha sonra Moğol Hükümdarı Hülagu Han tarafından yıkılmıştır.
    Üçüncü bölümde Hasan Sabbah'ın otobiyografik öyküsü olan "Sergüzeşti Seyyidna" referans alınarak doğumuna gidiliyor ve onun ne tür bir ortamda dünyaya gelip büyüdüğü, kimlerle ne şekilde irtibat kurduğu anlatılıyor. Yine bu bölümde Nizamülmülk, Ömer Hayyam gibi önemli şahsiyetlerle yaşadığı anılar okuyucuya aktarılıyor.
    Ayrıca bu bölüme Bâtınîlerin özellikle Celalü'd Devle, Nizamülmülk, Şehzade Arslan ekseninde Selçuklular ile mücadelesi, Kıyametin Kıyameti denilen ve Hasan Sabbah tarafından ilan edilen bağımsızlık bildirisi konu oluyor. Bölümün devamında Bâtınîlerin özgürlük arayışları için yaptıkları hamleler, suikastler, savaşlar; Melikşah'ın, Nizamülmülk'ün ölümü ve Berkyaruk'un tahta geçişi aktarılıyor.
    Beşinci bölüm, Bâtınîlerin Selçuklu ve Abbasîler dışındaki düşmanlarıyla çekişmelerinin ve yine Bâtınîlerin vizyonuna benzer vizyonlara sahip olan mezheplerin anlatımıyla başlar. Hasan Sabbah'ın ölümünün de anlatıldığı bu bölüme Haçlılar da konuk olur. Haçlılar'ın ortaya çıkışı ve Haşhaşîlerin onlarla mücadeleleri aktarılır fakat Haşhaşîlerin esas mücadelelerinin İslam düşmanlarına değil, daha çok egemenlerine karşı olduğu belirtilmektedir. Ayrıca Haşhaşîlerin bir zaman mezhepleri adına suikast girişimlerinde bulunmaları sebebiyle bu işte uzmanlaştıkları ve sonradan çeşitli devletler için de para karşılığı suikast görevlerini üstlendikleri dolayısıyla amaçlarından saptıkları anlatılır. Bölümün sonu İsmailîlerin yapısı ve işleyişi hakkındadır ve Hasan Sabbah'ın kurduğu sistemin "Terörizm" ideolojisi adı altında geliştiğini aktarır. Bu ideoloji "Disiplinli, ve adanmış, mütevazı bir kuvvetle kendinden katbekat üstün güçte bir düşmana karşı, ses getirici darbeler indirilebilecek yeni bir yol" olarak tasvir edilmiştir. İsmailîlerin -ya da şöyle de denilebilir- Bâtınîlerin ve Haşhaşîlerin esas düşmanlarının Sünnî nizamı olduğuna vurgu çekiliyor, çünkü bunlar daha çok Şiî takımınınki gibi bir amaç gütmüşlerdir. Son bölüm olan altıncı bölümde çeşitli kaynaklardaki İsmâilî ve Haşhaşî bilgileri toplanarak bu bilgiler yazar tarafından yoruma tabi tutuluyor. Bu değerlendirmeler sonucu yazar abartılı, yanlış, doğru veya eksik söylemleri belirterek bu şahsiyetler hakkında objektif bilgiler vermeye gayret gösteriyor.