Muhammet Emin Aktaş, bir alıntı ekledi.
10 saat önce · Kitabı okuyor

Şiir ve Kurmaca
O zaman bir edebiyat eserinin muğlak mesajı, “Beni gerçek kabul et ama beni gerçek kabul etme”dir.

Şiir Nasıl Okunur, Terry Eagleton (Sayfa 64)Şiir Nasıl Okunur, Terry Eagleton (Sayfa 64)
mefkure, bir alıntı ekledi.
14 saat önce · Kitabı okuyor

..., akıl sır ermez bir Tanrı, akılsallığın sınırlarının tehditkar bir hatırlatıcısıdır.

Tanrı'nın Ölümü ve Kültür, Terry EagletonTanrı'nın Ölümü ve Kültür, Terry Eagleton
Anna tina, bir alıntı ekledi.
19 May 15:52 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Bir bilinç biçimine, ne kadar yanlış olursa olsun, sırf bir olgusal yanılgı içinde olduğu için ideolojiktir diyemeyiz. "ideolojik hata"dan söz etmek, belirli türden nedenleri ve işlevleri olan bir hatadan söz etmektir.

İdeoloji, Terry Eagleton (Sayfa 57)İdeoloji, Terry Eagleton (Sayfa 57)
Cem Salih Un, bir alıntı ekledi.
08 May 17:59 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

İnsan Kendi Kaderini Kendisi mi Çizer?
Modernitenin bir özelliği, neredeyse hiçbir önemli sorunun çözüme bağlanmamasıdır. Daha önce belirttiğim gibi, modernite en hayati ve temel meselelerde bile uzlaşamadığımızı kabul etmeye başladığımız çağdır. Muhakkak ki hayatın anlamı üzerine sürdürdüğümüz hırgürler, yaratıcılık ve üretkenlik sağlayacak. Fakat yoğun olarak tehlike içinde yaşadığımız bir dünyada ortak anlamlar bulmadaki başarısızlığımız canlandırıcı olduğu kadar korkutucudur da.

Hayatın Anlamı, Terry Eagleton (Sayfa 127 - Ayrıntı Yayınları)Hayatın Anlamı, Terry Eagleton (Sayfa 127 - Ayrıntı Yayınları)
Cem Salih Un, bir alıntı ekledi.
08 May 17:45 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

İnsan Kendi Kaderini Kendisi mi Çizer?
Sevgi dediğimiz, kendimizi gerçekleştirme arayışımızı toplumsal hayvanlar olduğumuz gerçeğiyle uzlaştırabilmemizin yoludur. Çünkü sevgi bir başkası yararına, onun sağlıklı biçimde gelişebileceği ve aynı anda onun da bunu sizin için yaptığı bir mekan yaratma anlamına gelir. Her birimizin kendini gerçekleştirmesi, diğerininkinin temeli olur.

Hayatın Anlamı, Terry Eagleton (Sayfa 123 - Ayrıntı Yayınları)Hayatın Anlamı, Terry Eagleton (Sayfa 123 - Ayrıntı Yayınları)
Cem Salih Un, bir alıntı ekledi.
08 May 17:37 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

İnsan Kendi Kaderini Kendisi mi Çizer?
Sevgi zihinsel bir durum değil, bir pratik ya da bir yaşama biçimidir; şevkli ihtiraslar ya da kişisel yakınlıklarla alakalı değildir. Öyleyse hayatın anlamı sevgi midir? Sevgi kesinlikle birçok zeki gözlemcinin, özellikle de sanatçıların popüler adayı olageldi. Sevgi, temel kavram ve başlı başına bir amaç gibi göründüğü için mutluluğu andırır ve mutluluk gibi o da doğamızla bağlantılı görünür. ...

... Fakat sevgi ve mutluluğun aynı yaşam tarzının farklı tanımlarıyla sonuçlandıklarını söylemek hala mümkündür. Bunun bir sebebi şudur: Mutluluk aslında sevinçle parlayan bir yüz ya da hantal bir hoşnutluk değil, en azından Aristotales’e göre, insanın yetenek ve kapasitelerinin özgürce gelişmesinden kaynaklanan bir yaşam kalitesi halidir. Sevgi, aynı halin ilişkisel deyiler içinde görülmesi ve bir bireyin gelişmesinin başkalarınım gelişmesi sayesinde meydana gelmesi durumudur.

Hayatın Anlamı, Terry Eagleton (Sayfa 121 - Ayrıntı Yayınları)Hayatın Anlamı, Terry Eagleton (Sayfa 121 - Ayrıntı Yayınları)
Cem Salih Un, bir alıntı ekledi.
 08 May 04:47 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Anlam Tutulması
İnsanlar kendi kendine karar verir ama bunu ancak doğaya, dünyaya ve birbirlerine derin bir bağımlılık temelinde yaparlar.

Hayatın Anlamı, Terry Eagleton (Sayfa 99)Hayatın Anlamı, Terry Eagleton (Sayfa 99)
Cem Salih Un, bir alıntı ekledi.
07 May 18:31 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

“Sonuçta” der Nietzsche, “insan, şeylerde onlara kattıklarından başka hiçbir şey bulamaz.” Bu yüzden, eğer hayatınızı boş buluyorsanız yiyeceğiniz tükendiğinde buzdolabınızı doldurduğunuz gibi niye onu da doldurmayasınız? Çözüm apaçık ortadayken gerçeğin karşısında figan etmek niye? Fakat bu anlam teorisi sorunlu şekilde narsist görünür. Kendi kafamızın dışına hiç çıkmaz mıyız? Sahici bir anlam, ansızın karşı karşıya kaldığımızı hissettiğimiz, bize karşı direnebilen ya da bizi şiddetle geri püskürtebilen, bizi belli bir kaçınılmazlık etrafında tutan bir anlam değil midir? Eğer hayat bir anlam taşıyacaksa bu, kaprisli bir şekilde ona yansıtığımız bir şey olamaz. Hayatın, meselede kesinlikle söz hakkı olmalıdır.

Hayatın Anlamı, Terry Eagleton (Sayfa 90 - Ayrıntı Yayınları)Hayatın Anlamı, Terry Eagleton (Sayfa 90 - Ayrıntı Yayınları)
Hüseyin, Postmodernliğin Durumu'yu inceledi.
03 May 10:43 · Kitabı okudu · 32 günde · Puan vermedi

Üzerinde sıkça gezindiğimiz, gelişigüzel kullanmaktan geri durmadığımız ve büyük olasılıkla da neye karşılık geldiği konusunda buzlu camdan hallice olduğumuz postmodernizm hakkında bu kitaptan daha niteliklileri elbette vardır. Ne var ki Harvey kavramın durumunu inceleme konusunda pek maharetli duruyor. Bilhassa Mekânın Üretimi kitabını okumaya yeltenip Lefebvre'nin hayretimucip anlatım tarzına maruz kaldıysanız, David Harvey kaçacak delik mahiyetindedir.

Kitabın temel tezi, 1972'den bu yana zaman ve mekânı algılayışımızda yeni hâkim biçimlerin ortaya çıkması üzerine. Tarihin seyri içerisinde bir şeyler oluyor ve bu olan şeyler ya dönemlerinin popüler ürünü olarak geçiciliklerini ilan ediyor ya da uzunca bir süre kalıp bütün parametrelere sirayet etmeye yeminli gibi duruyor. Postmodernizm, ikinci gruba girenlerden... Diğer -izm'ler gibi gelip bir süre de öylece oyalayıp gider derken, toplumsal ve politik olan her şeye alenen sinerek bizlerin zaman-mekân sıkışmasındaki her tavrımızı etkiler oldu. Peki ne zaman başladı? Bunun keskin bir tarihi yok. Kaldı ki net bir tarifi de yok. Fakat dünya savaşı sonrasında "yaratıcı yıkım" diyerek tahrip olmuş kentleri yeniden inşa etme furyası ve sonraki uzunca süreçte hem “kentin” nasıl tanımlanacağı, hem de kent üzerindeki yaşamın sınıfsal parsellerde ayrılmış olması noktasında yeni formların neleri kapsayacağı üzerine uzun vadeli söylemler, basılı ve yazılı beyanlar yükselmeye başladı. 1970 ve sonrasına geldiğimizde bu anlatıların giderek hakim olmaya başladığı, kent üzerinde belirginliğini iyice hissettirmeye azmettiği de aşikârdı. Özellikle Raban’ın “Yumuşak Kent” tasarısı -ki ona göre kentler hiyerarşi duygusunun çözüldüğü mekânlardır-, artçı sarsıntılar olarak “soylulaştırma” ve “yuppie” tartışmaları, Jacobs’un kenti imgeler ve göstergeler alanı olarak idealize eden yaklaşımı derken artık modernizmin ve modernist anlatıların karşısında kudretli bir postmodernist anlatıdan söz etmek kaçınılmazdı. Charles Jencks, modernizmin sonu-postmodernizmin başlangıcı olrak 15 Temmuz 1972, saat 15:32’de St. Louis’deki Pruit-Igoe toplu konularının “dar gelirlilerin içeride yaşayamaz oldukları” gerekçesiyle dinamitlerle havaya uçurulmasını gösterir. Böylece Terry Eagleton için postmodernizmi nispeten tanımlama imkânı doğar: postmodernizm, şakacıdır Kendi ürünleriyle dalga geçer.

Eagleton aceleci davranmış olabilir fakat postmodernizmi şizofrenik bir form olarak övmesi kaale alınacak gibidir. En azından Pruit-Igoe’nun havaya uçurulmasının ardından başta Le Corbuseir ve diğer modernist havariler için yeni bir mottosu vardı postmodernizmin: “büyük anlatılar ve tarihsellik dışında da öğrenilecek çok şeyler var.” Böylelikle postmodernizm kendisini “çoğulcu ve organik” olarak tanımlayarak 1972’den itibaren kentlerde her türlü işlev dışı unsuru, süsü, gösterişi dışlayan modernizmin yerine süslü, yüksek katlı ve işlevsel olmak zorunda olmayan -hatta açıkça sipariş üzerine yapılan- konutları yerleştirmeye başladı. Böylece kendisini her türlü üst anlatının (burada Freud ve Marksistlerin kulakları çınlasın) karşısında duran ve bütüncül bir tarihsellik inancının da muhalifi gören postmodernizm edebiyata, felsefeye hatta görsel sanatlar dahil her alana yerleştirmekten geri durmayacaktı. O, açıkça bütün farklı mekânları birleştiren bir kolaj olacaktı.

Bu tatminkar olma çabasındaki yeni formu açıkça modernizmin karşısında yeni bir güç olarak yerleştirmek oldukça zor. Kaldı ki onu modernizmin metalarının piyasaya entegrasyonu üzerinde kolaylık sağlayan bir yol olduğu konusunda da fikir birliği sağlamak zor iken postmodernizmin durumunu tamamıyla tanımlamak hâlâ oldukça zor. Fakat en azından edebiyata farklı birçok perspektifin birbirine değebildiği ve birbirine geçebildiği -modernist romanın böyle bir özelliği yoktur-. En azından artık postmodernizm için “zamansız ve mekânsız- demeye ruhsatımız vardır. Felsefede postmodern izleri görmek daha yüksek ihtimallidir çünkü temel tezini Aydınlanmanın yol göstericiliğinde bulan modernizmin Antik Yunan temelli salt akıl ve rasyonalist inancı Tanrısızlığı idealize ettiği noktalar postmodernizm tarafından yapıbozumuna uğrar. Postmodernizm, her türlü üst anlatıya muhaliftir ve yalnızca aklın üst anlatı olacağı bir yerde onun itici gücü olan ahlâki amaç ve ruhu devre dışı kalacağını iddia eder. Böylelikle, onun şiarı, aklın kudretini hiçe saymaksızın Tanrının da bir hakikat olabileceği yeni kolajlar üretmek üzerine olacaktı. Bu karşı duruş, bir yerde de Aristoteles’e karşı çıkıştı ve açıkça “Heyhat! Sahici hayat Aristoteles’in çizdiği gibi değil!” demekti. Haksız da sayılmazdı bu reddiye, zira Aydınlanmanın “sapere aude”si, matematik, bilim, akıl dışında hiçbir şeyi kaale almaz ve her türlü önermede mutlaka 1 ya da 0, doğru ya da yanlış, siyah ya da beyaz mantığıyla hareket eder. Ancak başlarda da söylendiği üzere postmodernizm üst anlatıları elinin tersiyle iter, “kriz” olarak nitelediği bu algıyı lağveder. Baktığımız zaman gerçek hayat ne salt siyah ne de beyazdır. Gri de vardır ve hayat kırçıldır. Henüz atmosferi dünyadan ayıran sınırın nerede başlayıp nerede bittiğini bilemeyen, parmağımızdaki molekül sayılarının kaçının bize ait olduğunu kaçının havada kaybolduğunu tespit edemeyen ve “ölümün” ne olduğu üzerinde net bir yargı sunamayan bilimin mutlak doğru ve mutlak yanlış inadı, böylece direkten döner. Meseleyi Bernard Russel’ın sorduğu soruyla kapatmak yerinde olacaktır:
“Giritli bir yalancı bütün Giritlilerin yalancı olduklarını söylediğinde yalan söylemiş olur mu?”

Son olarak postmodernizmin durumun anlık olan, farklılıkları birleştiren ve tarihe bağlı kalmamak şartıyla ondan da çok şey yağmalayan bir anlatı olduğunu tekrar ederek onun akışkan bir değişim furyasında yüzüp gittiğini tekrarlamak gerekir. Böylelikle hiçbir zaman yaşam üzerinde veya gelecek ile ilgili bir plan, hayal ve beklenti içerisinde olmayı düşünmemek onun tavsiyesi olur. Bu yüzden postmodernizm kenti “planlamaz”, “tasarlar.” Geleneklere, anlık motiflere, tekrar etmek gerekirse sipariş usulüyle yapılacak ürünlere açıktır. Bir noktada onun bu keyfiyetçi tutumunu hazzı ve derinliği yok ettiği ve yüzeysel olana bağlandığı konusunda eleştirmek haklılık içerir ancak öyle görünüyor ki postmodernizm bundan etkilenmek bir yana, giderek artacak şekilde gündelik hayata müdahalesine devam edecektir. Öyle ki bir türlü net bir mesaj alamadığımız, konusunda bağımsız reklamvari içerikleri gördüğünüz, işlevselliği ve işe yararlığı konusunda muammada kaldığımız her şeyde postmodern izleri gördüğümüzü bilmek durumundayız. Günümüzdeki mimari anlayışa da eklektik, kurgusallık, kargaşa ve geçicilik hakimdir. Bu, Harvey’in kitabı boyunca titizlikle işlediği filmin yalnızca fragmanıydı.

Serkan Mutlu, Marx Neden Haklıydı?'ı inceledi.
 28 Nis 11:17 · Kitabı okudu · 28 günde · Beğendi · 10/10 puan

Marx neden haklıydı ?

Terry Eagleton ünlü bir Maksist yazardır. Bu kitapta Marx'ın tüm fikirlerini toptan bir savunması bulunmamakta birlikte asıl amacı Marx hakkında söylenen artık dile iyice yapışan bazı yanlış düşünceleri çürütmek.

Bir düşünürün yazdıklarıyla, o düşünürün yazdıklarını uyguladığını söyleyenler; işte düşünürü yanlış anlaşılma noktasına iten esas neden bu. Kitap, Marx ve Engels'in bir çok çalışmasına değinerek bu yanlış anlaşılmaların önüne geçip bunu hicivle harmanlayıp, anlaşılır kılmak adına günümüzden bir çok örnek de vererek anlatıyor.

Kitabın sonuç bölümü yazarın Marx hakkındaki tüm düşüncelerini yansıtıyor.

"İşte hepsi bu. Marx tutkuyla bireye güvenir ve soyut dogmaya karşı derin kuşku duyardı. Mükemmel toplum anlayışıyla uğraşmaya hiç vakti yoktu; eşitlik kavramına ihtiyatla yaklaşır ve hepimizin sırtına ulusal sigorta numaramızın vurulduğu işçi tulumu giydiğimiz bir geleceği
tahayyül etmezdi. Görmek istediği tek tiplilik değil, çeşitlilikti. Ne de erkelerin ve kadınların, tarihin yardıma muhtaç oyuncakları olduğunu öğretti. Devlete karşı sağcı muhafazakarlardan bile daha düşmanca bir tavrı oldu; sosyalizmi, demokrasinin düşmanı değil, onu derinleştirici
bir güç olarak gördü. Onun iyi yaşam modeli, insanın kendisini sanatsal olarak gerçekleştirme düşüncesine dayanır. Bazı devrimlerin barışçıl biçimde gerçekleşebileceğine inanır ve hiçbir acıdan sosyal reforma karşı çıkmazdı. Dar bicimde el emekçisi olan işçi sınıfına odaklanmadı.
Ne de toplumu tamamen kutuplaşmış iki sınıftan ibaret gördü.

Maddi üretim saplantısı yoktu. Tam tersine mümkün olabildiğince bundan kurtulmaktan yanaydı. Onun hayali çalışmak değil, boş zamandı. Eğer ekonomiye bitmez tükenmez
bir dikkatle eğildiyse, nedeni, bunun insanlığın üstündeki gücünü azaltmak istemesiydi. Onun materyalizmi samimi, ahlaki ve manevi inançlarla bütünüyle uyumluydu. Orta sınıflan bolca övdü ve sosyalizmi büyük özgürlük, sivil haklar ve maddi refah mirasının vârisi olarak gördü. Doğa ve çevreyle ilgili düşünceleri şaşırtıcı biçimde zamanının ötesindeydi. Kadınların özgürlüğünün, dünya barışının, faşizme karşı mücadelenin ya da sömürgecilikten kurtuluş mücadelelerinin ve bunların yol açtığı siyasi hareketlerin ondan daha sadık savunucusu olmamıştır.

Acaba şimdiye kadar başka hiçbir düşünür bu kadar hicvedilmiş midir?"



Şimdi gelelim Marx hakkındaki kitapta yer alan ve çürütülmeye çalışılan on itiraza. Bu itirazları özetleyerek yazıyorum. Yanıtların kitapta veriliş tarzı; öncelikle hemen itirazı çürütecek bir iki nükteli cevap, sonra uzunca - konudan çıkıyormuş gibi görünse de- itirazın ortaya çıkış nedenlerini ve Marx'in çalışmalarının dayanak gösterilerek aktarıldığı bölüm en son olarak yazarın bütün bölümü toparladığı öznel değerlendirme şeklinde yer alıyor.

1- Marksizm, dünyanın temelli olarak değiştiğini görmeyerek yanılan ya da görmekten korkan, her iki anlamda da, son derece inançtı kişilerin inancıdır.

2- Marksizm teoride iyi olabilir ama ne zaman uygulamaya konmuşsa sonucu terör, zorbalık ve kitle katliamı olmuştur. (..) Sosyalizm özgür olmamak, aynı zamanda piyasaların yok edilmesinin zorunlu sonucu olarak mal kıtlığı demektir.

3- Marksizm bir tür determinizmdir. İnsanların özgürlüklerini ve bireyselliklerini bir yana atar. Marx tarihin hiçbir insan eyleminin karşı koyamayacağı ve acımasız bir güçle kendi kendine çalışan bazı demir yasaları olduğuna inanıyordu. Nasıl kapitalizm kaçınılmaz olarak sosyalizme yol açacaksa, feodalizminde kaderinde kapitalizmi doğurması vardı. Gerçekte, Marx’ın tarih teorisi sadece Tanrı’nın takdiri ya da kaderin seküler bir yorumudur. Marksist devletler gibi bu, insan özgürlüğüne ve haysiyetine bir saldırıdır.

4- Marksizm rüyada görülen bir ütopyadır. Zorlukların, şiddetin ya da çatışmaların olmadığı mükemmel bir toplumun mümkün olacağına inanıyor. Kömünist sistemde çekişme, bencillik, sahip olma isteği, rekabet ya da eşitsizlik olmayacaktır. Kimse çalışmayacak, insanlar birbirleriyle tam uyum içinde yaşayacak ve mallar sonsuz biçimde akacaktır. Bu şaşırtıcı derecede saf bakış açısı, insan doğasına safça inanmaktan kaynaklanmaktadır. İnsanın doğal olarak bencil, açgözlü, saldırgan ve rekabetçi yaratıklar olduğumuz ve hiçbir sosyal mühendisliğin bunu değiştiremeyeceği olgusu görmezden gelinmiştir. Marx’ın geleceğe ait saf rüyası bir bütün olarak onun politikasının gerçek dışılığını yansıtır.

5- Marksizm her şeyi ekonomiye indirger. Bir tür iktisadi determinizmdir. Sanat, din, siyaset, hukuk savaş, ahlak, tarihsel değişim bütün bunlar en kaba ifadelerle ekonominin ya da sınıf mücadelesinin yansımalarından başka bir şey değildir. İnsani mesellerin gerçek karmaşıklığı tek renkli bir tarih görüşüyle yok sayılmıştır. Marx ekonomi saplantısı yüzünden karşı çıktığı kapitalist sistemin tersine çevrilmiş bir imajı haline gelmiş- tir. Düşünceleri değişik tarihsel deneyimlerin tek bir katı çerçeveye sıkıştırılamayacağının farkında olan modern toplumların çoğulcu bakış açısına aykırıdır.

6- Marx materyalistti. Maddeden başka hiçbir şeyin Var olduğuna inanmıyordu. İnsanlığın manevi yönlerine hiç ilgi göstermiyordu ve insan bilincini sadece maddi dünyanın bir yansıması olarak görüyordu Dine karşı acımasızca dışlayıcıydı ve ahlakı basitçe sonuca varmak meselesi olarak görüyordu. Marksizm insanlığın bütün en değerli şeylerini kurutur, bizleri çevremizce belirlenen etkisiz hantal maddi yığınlara indirger. İnsanlığa çizilen bu ruhsuz rotanın çıkacağı yol açıktır ki Stalin’in ve Marx’ın diğer izleyicilerinin kıyımlarıdır.

7- Marksizm’le ilgili hiçbir şey sınıf konusu kadar bıktırıcı saplantıdan daha çağdışı değildir. Marksistler dikkat etmemiş olabilir ama sosyal sınıf manzarası Marx’tan bu yana tanınmayacak ölçüde değişmiştir. Özellikle safça sosyalizmi getireceğini hayal ettikleri işçi sınıfı neredeyse iz bırakmadan silinip gitmiştir. Artık sınıfın giderek daha az umursandığı sosyal alışkanlığın giderek arttığı bir dünyada yaşıyoruz, sınıf mücadelesiyle ilgili laflar, kafirlerin kazıklara bağlanıp yakılması kadar arkaiktir. Şeytani, silindir şapkalı kapitalist gibi devrimci işçi de Marksist hayalciliğin bir uydurmasıdır.

8- Marksistler siyasette şiddeti savunurlar. Makul, ılımlı, kademeli reform yolunu reddederek yerine kanlı devrim kaosunu koyarlar. Küçük bir isyancı gurup ayaklanarak hükümeti devirecek ve isteklerini çoğunluğa dayatacaktır. Marksizm ile demokrasinin kanlı bıçaklı olmasının bir nedeni de budur. Marksistler sadece ideoloji diyerek ahlakı küçümsedikleri için politikalarının halka getireceği kargaşa umurlarında değildir. Onlara göre ne kadar can kaybı olursa olsun bu süreçte sonuç, araçları haklı çıkarır.

9- “Marksizm, çok güçlü bir devlete inanır. Sosyalist devrimciler özel mülkiyeti kaldırdıktan sonra despotik iktidarları aracılığıyla ülkeyi yönetirler ve bu iktidar bireysel özgürlüğün sonu olur. Her nerde Marksizm uygulanmışsa böyle oldu. İnsanların partiye, partinin devlete ve devletin canavar bir diktatöre geçit vermesi Marksist mantığın bir parçasıdır. Liberal demokrasi eksiksiz olmayabilir ama vahşice otoriter bir iktidarı eleştirmeye kalkıştı diye insanların akıl hastanesine kapatılmalarına göre daha fazla tercih edilir.

10- Son kırk yılda en ilgi çeken radikal hareketler Marksizmin dışından çıktı. Feminizm, çevrecilik, eşcinsel ve etnik siyaset, hayvan hakları, antiglobalizm, barış hareketi; bunlar şimdi sınıf mücadelesine demode bağlılığın yerini aldı ve Marksizmi çok gerilerde bırakan siyasi aktivizmin yeni biçimlerini temsil ediyorlar. Marksizmin bunlara ilham vermeyen katkısı marjinaldir. Gerçekten hala bir siyasi sol vardır ama bu sınıf sonrası, sanayi sonrası dünyasına uygundur.