“Kısırdöngü asla yok olmaz. Sadece genişler, sonra da kendini unutturur. Niye? Çünkü döngü dediğin, bildiğin daire. Üstünde tam tur atmak o kadar uzun sürer ki, aynı noktadan ikinci kez geçtiğini anlayamazsın bile. Hatta bazen, kısırdöngü öyle bir genişler ki başladığın yere dönmeye ömrün bile yetmez. İnsan da, kör bir at gibi koşturur üstünde. Düz gittiğini zanneder. İlerlediğini. Hatta ilerlerken öldüğünü düşünüp son nefesini bile huzurla verir! Ama kör olmak şart, tabii! Yoksa anlarsın aynı yerde dönüp dolaştığını. Onun için yaşlıların gözleri bozulur, anlıyor musun? Aynı yerden tekrar geçtiklerini anlamasınlar diye. Kısırdöngüye karşı doğal bir savunmadır aslında, körleşme.”
“Nereden bilebilirdim ki?.. Afganistan diye bir ülkenin Hazaracat diye bir bölgesinde Bamiyan diye bir vadi olduğunu ve insanların, Budist keşişler tarafından 1.500 yıl önce kayalıklara oyulmuş mağaralarda yaşadığını nereden bilebilirdim? Hatta 6. yüzyıldan beri, her sabah, yine kayalıklara oyulmuş, biri 53, diğeri 35 metre boyunda olan iki Buda heykeline bakarak uyandıklarını nereden bilebilirdim? Büyük olanın, Buda’nın, boşluğun vücuda gelmiş halini temsil eden Vairocana olduğunu, bunun da, heykelin duruşuna, yani mudra’sına bakılarak anlaşılabildiğini nereden bilebilirdim? Ayrıca Buda’nın Sakya hanedanından geldiğini, dolayısıyla küçük olan heykelin adının da Sakyamuni olduğunu nereden bilebilirdim?”
“En son ne zaman elimi tuttuğunu hatırlamıyordum. Kasabanın tek caddesinde, karşıdan karşıya geçerken belki. Yıllar önce... O kadar zaman sonra yeniden elimi tutmasının nedeni de aynı olabilirdi. Beni karşıya geçirmek için. Başka bir hayata...”