• Hürriyete, demokrasiye, anayasaya, bu kadar âşık olan İsmet İnönü'nün 1944'te Türkçülere reva görülen kıyıcıklıklara nasıl müsaade ettiği ilk bakışta şaşılacak bir tezat gibi görünür. Fakat onun basit ve harcıâlem bir taktiği vardır: İşine gelmeyen bir soru sorulduğu zaman, tıpkı Atatürk'ün kaybolan evrakı konusunda olduğu gibi "Haberim yok" diye işin içinden çıkar; çıktım zanneder.

    Türkçülere yapılan işkence de böyledir. Onun haberi yoktur.

    Mümkündür. İhtimal Paşa o sırada viyolonsel dersi alıyordu.
  • Sessizlik.
    Her taraf sessiz olmalıydı.
    Bu kavramı geçen gün ormanın derinliklerinde dolaşan biri genç öteki yaşlı iki kişiden duydum. Gözlerim iyi seçemese de, yaşlı olanı sesindeki yıpranmışlıktan tanıdım.

    “Kendime eziyet ediyormuşum. Bu yaştan sonra oturup keyfime bakmalıymışım. Pehh! Onlar ne bilir gecenin sessizliğinde doğaya karışan nefesimi dinlemenin bin konfora ağır bastığını. ”

    Genç olan keyifle güldü. Daha kahkahasının yankıları bitmeden konuşmaya başladı. “Ya da senin ne kadar dinç olduğunu hala anlayamamış olmalılar dede.”

    Adam torununun omuzlarını sıkıp başını salladı. “Öyle ya. Öyle. Babaanneni ikna edebilsem yapacağım şu dağın başına bir ev. Gül gibi keyfime bakacağım. Ama nerdee? Şehrin ışık kirliliğinden güzelim yıldızların ışıltısını göremez olduk.”

    Konuşmaları bu şekilde devam etmişti. Çok gürültü çıkarıyordu buraya gelen insanlar ama ben rahatsız hissetmiyordum. Öğreniyordum. Şimdi o bahsettikleri yıldızlar tek tek gökyüzünde belirmiş olmalıydı ve etraf da sessiz. Asla anlayamayacaktım şu sessizliği. O yüzden daha önceden duymuşsam da unutuyordum sürekli.

    Gündüzleri arkadaşlarımdan kimi uyur kimi işine bakarken ben dinlerdim. Doğayı, insanları, her şeyi. En iyi özelliğimdi ne de olsa. Meraklıydım. Gece ise mesaim başlardı. Yine dinlerdim. Dinliyordum.

    Ağaç yapraklarının hışırtısı asla kesilmeksizin asimetrik kulaklarıma ulaşıyordu, arkadaşlarımın ve diğer canlıların sesiyle birlikte. Şimdi de kar atıştırıyordu. Yeryüzüne düşerken çıkardığı sesi seviyordum. Havanın düne göre ılıdığına bakılırsa belliydi beyaz tanelerin düşeceği. Gerçi bana her şey siyah beyazdı. Fakat karlar ve gökyüzünün geceleri oluşturduğu tezat ayrı bir ahenk taşıyordu. Yine de tek bir sıkıntısı vardı: Soğuk. Hele hele geceleri iki kat daha soğuk oluyordu. Arkadaşlarımdan kimse üşümezdi. Bir tek ben üşürdüm. Normal değildim sanırım. Öyle bir çabam da yoktu.

    Ben bunları düşünürken sinsice yanıma yaklaşan arkadaşımla irkildim. Çok iyi duysam da iflah olmaz bir dalgındım. Kafamı hemen ondan tarafa çevirdim. “Korkuttun beni Venandi. Ben senin avın değilim. Biraz daha dostça yaklaş.”

    “Gündüz uyumamışsın ve zaten korkunç olan kocaman gözlerin daha da korkunç olmuş. Bana bakmayı kes.”

    Kafamı çevirip aşağı yukarı salladım. “Formundasın bugün. Hadi sen işine bak ve beni yalnız bırak. Gecenin sessizliğinde kafamı dinleyeceğim.” Nasıl bir şeyse artık?

    Venandi bana kapkara gözleriyle tuhaf tuhaf baktı. Sonra da “Ne yapacaksın? Ne yapacaksın? İnsanları dinlemek sana yaramıyor Noctis. Garip kelimeler bunlar. Ayrıca sen de işine baksan iyi edersin. Aç kalınca hiç çekilmiyorsun” deyip ahenkle uçtu gitti.

    Arkasından bağırdım. “Sen hiçbir türlü çekilmiyorsun.”

    Herkes oraya buraya dağıldı. Saat ilerledi ve ben bir anda kendimi fazlasıyla yalnız hissettim. Acaba gece hüzün getirir diye diye insanlar benim de mi öyle hissetmeme neden oldu? Ahh Hedwig! Keşke şimdi yanımda olsan. Olabilsen.

    SON
  • En büyük zevkim evin bahçesinde veya derenin kenarında yalnız başıma oturup hulyalara dalmaktı. Bu hulyalar, hareketlerimle büyük bir tezat teşkil edecek kadar cesurca ve genişti.
  • Dünyaya baktığımız zaman ayrı görüyor, kendi kendim ize kaldığımız zaman ayrı düşünüyoruz.
    Yığınlarca tezat içinde yaşıyoruz.
  • (I)Spartalılann soyundan geldiklerini savunan ve en sert savaşçılar olarak bilinen Arnavutlar en gözde olanlardı. Osmanlılar arasında örnek gösterilir, hevesle hizmet etmeleri aynı derecede savaşçı olan Karadağlılarla tezat oluştururdu. Karadağlılar, yüksek dağlarda yaşarlar ve onları askere almak için gelen heyetleri geri çevirirlerdi.
  • 264 syf.
    ·Puan vermedi
    Kalın bağırsağım ve tırnaklarım varoluşuyordu,evet bunu hissedebiliyordum,birden hiçliğin varoluşuna tanık oldum,o ağaçlar felan 3 saniyeliğine,sonra zevklenme olduğunu anladım.Midem bulandı bende bunu bir şey zannedip yutturdum,kurbağa gibi bir adamım,yazma sebebim yok,o otodidakta yüz vermeyince gururum kalkmıştı ama sonradan yalnız kalınca hüplettim.Parisin turistik haritasını eklemeyip o kadar yazdığım için özür dilerim.

    Varoluşamayan tezat gezgin burjuva ayaklarındayım ve öteki taraf varsa çok yalnız olacağımı düşünüyorum.Pazar günleri siz hayvanlar gibi aile gezmesi yaparken ben sizde varoluşup atletinizin rengini bilecek bir kafadaydım.

    Nobelin verildiği gün tabağıma ve çatalıma bakarken çatalın 3 demiri olduğunu gördüm.Ve tahmin edin evet varoluşamadı,sinirlendim,derhal bir meyhaneye gidip bağırdım,mektup yazarken kütüphanede uyuyakalmışım.
  • 480 syf.
    ·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Bir arkadaşım bana demişti ki "Sen neden hep aynı fikirleri okuyup duruyorsun? Neticede farklı bir bakış açısına sahip olamıyorsun." Ben de ona zaten ülkece 20 yılda bir hep aynı şeyleri yaşadığımızı, ayrıca gün boyu tek taraflı haber kaynağına maruz bırakılan kendisinin aslında farklı bir bakış açısına sahip olamadığını söylemiştim. İşte döndüm dolaştım yine Deniz Gezmiş üzerine bir kitap okudum ama bakış açım değişti. Burjuvanın iğrenç düzeninden daha çok nefret ettim. Kendi ülkesinin çiftçisini korumak yerine Amerikancılık oynayan siyasilerin gerçek yüzünü daha iyi gördüm. Amerikan yardımları adı altında ülkemize sokulan süt tozlarıyla çocuklarımızın nasıl zehirlendiğini öğrendim. Fakültelerden devlet kurumlarına kadar sirayet eden kokuşmuşluğa tanık oldum. Tüm bunlara karşı çıktığınızda hapishanelere nasıl atıldığınızı daha iyi gördüm. Çok vatanseverim diyen siyasilerin Amerikan askerlerini koruduğu kadar kendi evlatlarını korumadığını acı çeke çeke okudum.

    Deniz Gezmiş'in babasının Demokrat Parti bünyesinde başlayan yolculuğu oğlunun önce eliyle ''6 OK'' yapıp CHP ile başlayan serüveninin daha sonra TİP bünyesine dahi sığmamasıyla noktalanıyor. 20 senede adeta dünya tersine dönüyor. Kitap, yakın tarihimize ışık tutuyor.

    Peki Deniz Gezmiş Mustafa Kemal Yürüyüşü yaptığı için aslında Atatürkçü hassasiyetleri olan bir sosyalist miydi yoksa Atatürk'ü sevmeyen sosyalist miydi? Kafası karışık biri miydi? Ben diyorum ki seçimlerde mazbata dahi vermediği için ''Cumhuriyetçilik'' ilkesine aykırı davranan, şeker fabrikalarını satarak ''Devletçilik'' ilkesini öldüren, milliyetçiliği ayaklar altına aldık diyen ve ''Milliyetçiliği'' sadece belli kalıplara indirgeyen, halkı tanzimde beklerken saraylarda yaşayan ve ''Halkçılık'' ilkesine ters davranan, Atatürk'ün tüm ilkelerine tezat işler yapan ama kendine Atatürkçü diyenler var oldukça Deniz Gezmiş'in ısrarla bir kalıba sokulması, sürekli yaftalanması çok normaldir. Çünkü her kavram birbirine karışmış. Kendi mektubuna bakıyorum: ''Baba ben sosyalistim. Sosyalizmi istiyorum. Ama onun bunun kuyruğundaki sosyalizmi değil. Bağımsız sosyalizm bizimkisi. Yalnız Türkiye'ye özgü.'' cümlesini referans alarak ülkesi için bir şeyler yapma arzusundaki bir genci görüyorum. Emin olduğum bir şey var o da 24-25 yaşındaki gençler sırf ülkeyi ben daha çok seviyorum kavgasıyla mücadele verirken ülkesini daha az sevenler uzaktan izlemiş. Sağdan veya soldan bu mücadeleyi veren gençlere el uzatmayan ama koltukları sallantıya girince ''Bir sağdan, bir soldan'' asmak tabirini ülkeye kazandıranları tarih affetmeyecek. Deniz kimseyi öldürmedi, kaçırdığı ABD askerlerini bile. Onları, eşleri ve çocuklarına karşı olan vicdanından ötürü serbest bıraktı. Lakin kimseyi öldürmeyen bu genci birileri idam etti.

    Kitap Deniz'in sadece siyasi hayatına ışık tutmamış. O dönemki mektup arkadaşlarından tutun da Deniz'in aile içindeki konumuna kadar anlatmış. 61 Anayasası'nın görece özgür olduğu ortamlarda daha uysal, 71 Muhtırası'nın getirdiği sert rüzgarlarla daha radikal bir devrimcinin dönüşümü güzel işlenmiş. Ayrıca daha lise çağındaki bir eylemde Mahir Çayan ile katıldıkları protesto beni şaşırttı. Bu olayı hiç duymamıştım.

    İncelememi gündeme dair bir cümleyle bitireyim: Gerçekten BEKA SORUNU yaşayan ülkesi ve emekçi halkı için doğrularıyla yanlışlarıyla mücadele eden bir gencin hikayesi. 80 Darbesi için yapılan referanduma ''EVET'' diyen ama 30 sene sonra bu sefer aynı referanduma ''HAYIR'' diyen, önce Fethullah'a övgüler dizip sonra saf değiştiren, o dönem 6. Filo'ya karşı alkış tutan ama bugün ABD karşıtı görünenler Deniz'i eleştirebilir. Ama Deniz kendisiyle hiç çelişmedi. Aslında onu eleştirenler çıkarı için sürekli pozisyon değiştiren kendilerini eleştiriyorlar. Ben adeta 60'lara gittim. Tarihte yolculuk yapmak isteyen için güzel bir kitap. Vakit ayırdığınız için teşekkürler.