Kitap bizi 1915 yılında karşılıyor. Savaşın göbeğnde Lucitania isimli lüks bir yolcu gemisi İngiltere’den Amerika’ya doğru yol almaktayken Henry Weyley isimli bir antikacı elinde Yunan Efsanelerine dayanan Üç Kader Tanrıçası isimli, bir arada elinde bulunduruna büyük bir talih vaadeden üç heykelcikten biriyle seyehat etmektedir.
Henry’nin amacı Londra’da yaşayan Simon White- Smith isimli birinden ikinci heykelciği de satın alarak üçüncü heykelciğin peşine düşmektir.
Felix Greenfield isimli bir hırsız da peşindeki polislerden kaçmak için gemiye binmiş ve zengin yolcuların odalarında değerli esya avına çıkmıştır.
Felix Henry’nin odasından küçük gümüş kadın heykelciğini çalıp cebine attığı sırada Lucitania’ya bir Alman torpidosu isabet eder.
Felix can yeleğini giydiği sırada yaralanmış bir kadın ve oğlan çocuğunu görür, ikisinin de cesareti Felix’i etkiler ve yeleğini onlara vererek 3. Steven Edward Cunnigham’ın hayatını kurtarır.
Felix, Edward ve annesi yaşar ama Henry ölür.
.
87 yıl sonra 4 ailenin hayatı yeniden kesişir. Kader Tanrıçaları ağları örmeye başlar.
Malachi, Gideon Rebecca Sullivan ailesinin üç çocuğudur ve kurtulduktan sonra tövbekar olan Felix’in soyundandırlar.
Gümüş Kader Tanrıçası Sullivan aile mirası olarak nesilden nesile aktarılmış ama Malachi değerini öğrenmek isterken Anita Gaye isimli entrikacı bir kara dula heykelciği kaptırmıştır.
Üç Kardeş heykelciklerin peşine düşer.
Bu esnada yolları Tia, Cleo ve Jack’le kesişir.
.
Tia ve annesi Alma’nın ilişkisi kitaba oldukça renk katmış. Tia’nın bir kelebek gibi kozasından çıkıp gerçek hayatı ve duyguları keşfetmesini okumak çok keyifliydi.
Cleo’nun yaptığı aptallık şaşırtmadı ama üzdü. Güvensiz Cleo’nun güven geliştirmeyi öğrenmesi ne yazık ki pahalıya patladı.
Kitabın en sevdiğim çifti açık ara Jack
Üç Kader TanrıçasıNora Roberts (J.D. Robb) · Epsilon Yayınları · 2012168 okunma