Esra

Otuz yıl önce gördüğüm dikenleri, yabani otları kaldırım kenarlarında, boş arsalarda yeniden gördüm. Bir an kırış kırış boyunlu kaplumbağa ile karşılaşmak ve ona bakıp zaman ve hayat hakkında düşüncelere dalmak istedim. "Bak otuz yılda neler oldu!" derdi kaplumbağa. "Senin için bütün bir saçma ömür. Benim içinse farkına bile varmadığım bir zaman parçası."
Reklam
O zamanlar “ben, beni kimse görmediği zaman en çok kendim oluyorum” diye düşünürdüm. Yeni keşfediyordum bu düşünceyi. Kimse sizi gözlemiyorsa, içinizdeki gizli ikinci kişi dışarı çıkıp dilediği şeyleri yapabilir.
Kuvvetli, kararlı bir babamız olsun, bize neyi yapıp neyi yapmayacağımızı söylesin isteriz. Niye? Neyi yapıp neyi yapmayacağımıza, neyin ahlaklı ve doğru, neyin ise günah ve yanlış olduğuna karar vermek zor olduğu için mi? Yoksa suçlu günahkar olmadığımızı işitmeye her zaman ihtiyaç duyduğumuz için mi? Bir babaya ihtiyacı her zaman mı vardır, yoksa, kafamız karıştığı, dünyamız dağıldığı, ruhumuz daraldı vakit mi isteriz babayı?
"Uzun bir süre kimseyle konuşmadım; içime döndüm. Dünya ile arama uzaklık koydum. Dünya güzeldi, içim de güzel olsun istedim. İçimde bir suçluluk, hatta kötülük yokmuş gibi yaparsam, yavaş yavaş kötülüğü unuturdum. Böylece hiçbir şey olmamış gibi yapmaya başladım. Hiçbir şey olmamış gibi yaparsanız ve gerçekten de hiçbir şey olmuyorsa, hiçbir şey olmaz sonunda."
Senin için bütün bir saçma ömür. Benim içinse farkına bile varmadığım bir zaman parçası.
Reklam