Ölüm Risalesi

Damla damla oluşuyor hayat
Ölüm kımıl kımıl
Duymak kolay
Anlatmak değil

Her an
Farkındayım
Az az öldüğümün

Bilincindeyim doğan ayın
Eriyen karın akan suyun
Ve usul usul tükenen zamanın

Tekrarlayıp duruyor saat
Vakit te mahluktur
Vakit te mahluktur

İşliyor kalbim
Eskiyor saçlarım
Ve gözlerimin en ince hücreleri

Okuyorum hayatı
Toprağın üstünden çok
Altındakilerle var olduğunu

Toprak
Ölüme aç
Ölüme muhtaç
Hayat

Ölüm muhakkak
Ve ölüm mutlak
Tek kapısıdır ölümsüzlüğün

Ölümle tanıştıktan sonra anladım
Sadece bir kimlik belgesi olduğunu yaşamanın

Kesitler

Mahlukta devinen
Gürül gürül bir ırmaktır ölüm

Babalar ölür
Dolaşır eli ölümün
Saçlarında anaların oğulların

Analar ölür
Kök salar hasret yüreklere
'Bir evlat pir olsa da'
O zaman anlar ancak neymiş öksüzlük

Oğullar ölür
Bir kafes olur ölüm
Ana kalbi bir kuştur
Azad kabul etmez

Sevgililer ölür
Bir hicret olur ölüm
Bir sıla

Mesela arkadaşlar
Arkadaşlıklar vardır okullarda
Bakarsın biri gelmez bir gün
Ve artık hiç gelmeyecektir
Simsiyah bir gölge düşmüştür adeta
Bahçeye koridorlara sınıflara
Bir fısıltı dolaşır dudaklarda
Kimi kirpikleri ıslak
Çökmüş bahçenin tenha bir yerine
Elinde bir çöp resmini çizer toprağa
Anıların
Kimileri öbek öbek toplanıp
Çaresizliği dile getirirler anlamsız sözcüklerle
-Nasıl olur daha dün beraberdik
-Salıncakta İki Kişi'yi izlemiştik daha dün nasıl olur
-Geçen pazar kırlarda dolaşmıştık
''Göçmen kuşlar yerli kuşlardan daha mutlu olmalılar 
Hayatı dolu dolu yaşıyorlar'' demişti unutamıyorum

Sonra bir mezarlıkta Bir çukurun başında
Bir kapının ağzında
Herkez susar
Konuşur ölüm

Ve sürer hayat.

Bazan bir tekerlek altında
Ansızın gelir ölüm
Apansız biter sınav
Bir elektrik kesilmesi gibi
Kesilir tulu emel

Bazan ölüm vardır
Ölümden önce gelir
Mesela bir hapishanede bir hücrede yaşanır
Sorular hep yanıtsız kalır orada
Sadece konuşan rüyalardır
Yahut hayaller suskun duvarlarda
Gözler kabul eder parmaklar kabul eder
Ama beyin hep umuttan yanadır

Bazan akan bir film şeridinin
Tek kare donan bir fotoğrafı gibidir
Ölüm
Karşıda bir manga asker
Gözler namluların karanlık ağızlarını görmez de
Takılıp kalır masmavi gökyüzünde
Asılıp kalmış bembeyaz bir buluta

Ölümden uzak ölümler vardır
Gazete ilanlarında rastlanılan
Dünyaya bağlılığın zavallı
Ve muannit
Bir belgesidir
Daha çok kalanlara ait.

Bir de bir örümcek ağının ortasına düşmüş
Bir sineğin titrek bacaklarında seyretmiştim ölümü

Ölümler vardır: 
Can kuş gibi uçar gider
Bir martının süzülüp
Kaybolması gibi maviliklerde

Bir Portre

Engin sakin berrak bir denize 
Uçsuz bir kumsaldan ağır ağır
Nasıl yürürse insan
Sokrates öyle yürüdü ölüme

Tilmizleri ağlaşırken
O vasiyet ediyordu: 
-Asklepyos'a bir horoz borçluyuz
Unutmayınız.

Ne tuhafsınız dostlar
Güçsüz kadınlar gibi ağlaşmak niye
Yükselmek varken ölümsüzlüğe

İnancına sahip olmak
İnsan olmanın şartı
Kölelikler içinde en onulmaz kölelik
Hayatın ölümcül yanına
Takılıp kalmak değil mi?

İlkin ayaklarında duydu Sokrates
Zehirin soğukluğunu
Ve yavaş yavaş ölüm
Yükseldi göğsüne çenesine

Dudaklarında donan son bir tebessümle
Bir işaret taşı da böylece
Sokrates dikmiş oldu ölüme

Ölümün Sesi

Ölümden bir işaret var her şeyde
Ölümün sesini duyuyorum şarkılarda türkülerde: 
-Kışlanın önünde redif sesi var
Namluların ucunda ölümün sesi!

-Bir ay doğdu geceden oy oy
Karanlığın ağzında ölümün sesi!

-Erzurum dağları kan ile boran
Vadilerin koynunda ölümün sesi

-Ezo gelin durmuş bakar yollara
Umudun ardında ölümün sesi!

-Bir ihtimal daha var
Umuddan da öte ölümün sesi!

Kendi Ölümüme Ait Bir Deneme

Bir gün öleceğim biliyorum
Bunu her an ölür gibi biliyorum

Anamın yüreğinde bir kor
Ölene dek sönmeyecek bir ateş
Kımıldanıp duracak hep

Karım bomboş bulacak dünyayı
-N'olurdu birlikte ölseydik, deyip duracak
Oysa insan yalnız ölür
Ama o olmayacak dualarla teselli arayacak

Kızlarımın gırtlaklarında bir düğüm
Bir süre kaçacaklar insanlardan
Boşluğa düşmüş gibi bir duygu içlerinde
Sonunda onlar da kabullenecekler öylesine

Ölümüme en çabuk dostlarım alışacaklar
-Yaşayıp gidiyorduk yahu
Ne vardı acele edecek! 
Diyecekler

Biliyorum yaklaşıyoruz her an
Biliyorum oruçlu doğar insan
Ölümün iftar sofrasına

Son Söz

Ve zaman döne döne
Gelmişti başlangıç noktasına
İlk yaratılış düğümüne

Mahlukatın var olduğu
Yüzüsuyu hürmetine
Evrenin Efendisinin
Kavuşmak vakti gelmişti sevgilisine.

Hayatın menbaı
Merhametin son durağı
Madeni, muhabbet ocağının
Ateşler içindeydi
Yatağında.
İltica etmişti sanki Kainat
Kutsal tenine
Hayata şafak olan alnında
Ter taneleri
Her biri insanlık çilesinden
Bir haberdi sanki
Bir an oldu
Aralandı gözleri
Sonsuzu kuşatan bakışları
Süzdü ciğerparesi Fatıma'yı
Süzdü tek tek çevresindeki
Can dostlarını
Kıpırdadı dudakları, dedi: 
-Ebu Bekir kıldırsın namazı
Sonra daldı daldı uyandı
Son defa aralandı
Bakışları
Yöneldi bir noktaya
Karar kıldı bir noktada
Ve dedi: 
-Merhaba ey refik-i ala!

Olacak oldu
Akıllar kamaştı
Kalpler tutuştu
Feryat ve figan gökleri tuttu
Çekti kılıcını Faruk olan
Sıçradı orta yere: 
-Kim derse ''O öldü'', öldürürüm!

Ayrılık ateşinden
Ateşin şiddetinden
Sanki bendler çözülmüş
Felekler çökmüştü
Şuur tutuşmuş
Akıl iflas etmişti.

Sonra Sıddıyk olan
Yetişti geldi
Baktı baktı yatağında hareketsiz yatan sevgiliye
Mağarada arkadaşına Hicrette yoldaşına
Sonra baktı çevresine
Mahşerden önce mahşer hali yaşayan
Ashabına
Aline
Ebu Bekir dedi: 
-Ey nas, susun! 
Kim ki Resulullaha tapmaktadır
Bilsin ki Resul ölmüştür
Kim ki Allaha tapmaktadır
Bilsin ki Allah ölmez
Hayy ve Layemuttur

Ey nas, susun! 
''İnna Lillah ve inna ileyhi raciun''

Sonra eğildi sevgilinin yüzüne
Sürdü bulutlanmış gözlerini
O güzellikler ülkesine
Baktı baktı ve dedi: 
-Hayatında güzeldin
Ölümünde güzelsin
Öldün
Bir daha ölmeyeceksin

|Adil Erdem Bayazıt


>Son Söz https://youtu.be/XMRAAn-uacU

zenda, bir alıntı ekledi.
22 Mar 22:38

Damla damla oluşuyor hayat
Ölüm kımıl kımıl
Duymak kolay
Anlatmak değil

Her an
Farkındayım
Az az öldüğümün

Bilincindeyim doğan ayın
Eriyen karın akan suyun
Ve usul usul tükenen zamanın

Tekrarlayıp duruyor saat
Vakit te mahluktur
Vakit te mahluktur

İşliyor kalbim
Eskiyor saçlarım
Ve gözlerimin en ince hücreleri

Okuyorum hayatı
Toprağın üstünden çok
Altındakilerle var olduğunu

Toprak
Ölüme aç
Ölüme muhtaç
Hayat

Ölüm muhakkak
Ve ölüm mutlak
Tek kapısıdır ölümsüzlüğün

Ölümle tanıştıktan sonra anladım
Sadece bir kimlik belgesi olduğunu yaşamanın

Kesitler

Mahlukta devinen
Gürül gürül bir ırmaktır ölüm

Babalar ölür
Dolaşır eli ölümün
Saçlarında anaların oğulların

Analar ölür
Kök salar hasret yüreklere
'Bir evlat pir olsa da'
O zaman anlar ancak neymiş öksüzlük

Oğullar ölür
Bir kafes olur ölüm
Ana kalbi bir kuştur
Azad kabul etmez

Sevgililer ölür
Bir hicret olur ölüm
Bir sıla

Mesela arkadaşlar
Arkadaşlıklar vardır okullarda
Bakarsın biri gelmez bir gün
Ve artık hiç gelmeyecektir
Simsiyah bir gölge düşmüştür adeta
Bahçeye koridorlara sınıflara
Bir fısıltı dolaşır dudaklarda
Kimi kirpikleri ıslak
Çökmüş bahçenin tenha bir yerine
Elinde bir çöp resmini çizer toprağa
Anıların
Kimileri öbek öbek toplanıp
Çaresizliği dile getirirler anlamsız sözcüklerle
-Nasıl olur daha dün beraberdik
-Salıncakta İki Kişi'yi izlemiştik daha dün nasıl olur
-Geçen pazar kırlarda dolaşmıştık
''Göçmen kuşlar yerli kuşlardan daha mutlu olmalılar
Hayatı dolu dolu yaşıyorlar'' demişti unutamıyorum

Sonra bir mezarlıkta Bir çukurun başında
Bir kapının ağzında
Herkez susar
Konuşur ölüm

Ve sürer hayat.

Bazan bir tekerlek altında
Ansızın gelir ölüm
Apansız biter sınav
Bir elektrik kesilmesi gibi
Kesilir tulu emel

Bazan ölüm vardır
Ölümden önce gelir
Mesela bir hapishanede bir hücrede yaşanır
Sorular hep yanıtsız kalır orada
Sadece konuşan rüyalardır
Yahut hayaller suskun duvarlarda
Gözler kabul eder parmaklar kabul eder
Ama beyin hep umuttan yanadır

Bazan akan bir film şeridinin
Tek kare donan bir fotoğrafı gibidir
Ölüm
Karşıda bir manga asker
Gözler namluların karanlık ağızlarını görmez de
Takılıp kalır masmavi gökyüzünde
Asılıp kalmış bembeyaz bir buluta

Ölümden uzak ölümler vardır
Gazete ilanlarında rastlanılan
Dünyaya bağlılığın zavallı
Ve muannit
Bir belgesidir
Daha çok kalanlara ait.

Bir de bir örümcek ağının ortasına düşmüş
Bir sineğin titrek bacaklarında seyretmiştim ölümü

Ölümler vardır:
Can kuş gibi uçar gider
Bir martının süzülüp
Kaybolması gibi maviliklerde

Bir Portre

Engin sakin berrak bir denize
Uçsuz bir kumsaldan ağır ağır
Nasıl yürürse insan
Sokrates öyle yürüdü ölüme

Tilmizleri ağlaşırken
O vasiyet ediyordu:
-Asklepyos'a bir horoz borçluyuz
Unutmayınız.

Ne tuhafsınız dostlar
Güçsüz kadınlar gibi ağlaşmak niye
Yükselmek varken ölümsüzlüğe

İnancına sahip olmak
İnsan olmanın şartı
Kölelikler içinde en onulmaz kölelik
Hayatın ölümcül yanına
Takılıp kalmak değil mi?

İlkin ayaklarında duydu Sokrates
Zehirin soğukluğunu
Ve yavaş yavaş ölüm
Yükseldi göğsüne çenesine

Dudaklarında donan son bir tebessümle
Bir işaret taşı da böylece
Sokrates dikmiş oldu ölüme

Ölümün Sesi

Ölümden bir işaret var her şeyde
Ölümün sesini duyuyorum şarkılarda türkülerde:
-Kışlanın önünde redif sesi var
Namluların ucunda ölümün sesi!

-Bir ay doğdu geceden oy oy
Karanlığın ağzında ölümün sesi!

-Erzurum dağları kan ile boran
Vadilerin koynunda ölümün sesi

-Ezo gelin durmuş bakar yollara
Umudun ardında ölümün sesi!

-Bir ihtimal daha var
Umuddan da öte ölümün sesi!

Kendi Ölümüme Ait Bir Deneme

Bir gün öleceğim biliyorum
Bunu her an ölür gibi biliyorum

Anamın yüreğinde bir kor
Ölene dek sönmeyecek bir ateş
Kımıldanıp duracak hep

Karım bomboş bulacak dünyayı
-N'olurdu birlikte ölseydik, deyip duracak
Oysa insan yalnız ölür
Ama o olmayacak dualarla teselli arayacak

Kızlarımın gırtlaklarında bir düğüm
Bir süre kaçacaklar insanlardan
Boşluğa düşmüş gibi bir duygu içlerinde
Sonunda onlar da kabullenecekler öylesine

Ölümüme en çabuk dostlarım alışacaklar
-Yaşayıp gidiyorduk yahu
Ne vardı acele edecek!
Diyecekler

Biliyorum yaklaşıyoruz her an
Biliyorum oruçlu doğar insan
Ölümün iftar sofrasına

Son Söz

Ve zaman döne döne
Gelmişti başlangıç noktasına
İlk yaratılış düğümüne

Mahlukatın var olduğu
Yüzüsuyu hürmetine
Evrenin Efendisinin
Kavuşmak vakti gelmişti sevgilisine.

Hayatın menbaı
Merhametin son durağı
Madeni, muhabbet ocağının
Ateşler içindeydi
Yatağında.
İltica etmişti sanki Kainat
Kutsal tenine
Hayata şafak olan alnında
Ter taneleri
Her biri insanlık çilesinden
Bir haberdi sanki
Bir an oldu
Aralandı gözleri
Sonsuzu kuşatan bakışları
Süzdü ciğerparesi Fatıma'yı
Süzdü tek tek çevresindeki
Can dostlarını
Kıpırdadı dudakları, dedi:
-Ebu Bekir kıldırsın namazı
Sonra daldı daldı uyandı
Son defa aralandı
Bakışları
Yöneldi bir noktaya
Karar kıldı bir noktada
Ve dedi:
-Merhaba ey refik-i ala!

Olacak oldu
Akıllar kamaştı
Kalpler tutuştu
Feryat ve figan gökleri tuttu
Çekti kılıcını Faruk olan
Sıçradı orta yere:
-Kim derse ''O öldü'', öldürürüm!

Ayrılık ateşinden
Ateşin şiddetinden
Sanki bendler çözülmüş
Felekler çökmüştü
Şuur tutuşmuş
Akıl iflas etmişti.

Sonra Sıddıyk olan
Yetişti geldi
Baktı baktı yatağında hareketsiz yatan sevgiliye
Mağarada arkadaşına Hicrette yoldaşına
Sonra baktı çevresine
Mahşerden önce mahşer hali yaşayan
Ashabına
Aline
Ebu Bekir dedi:
-Ey nas, susun!
Kim ki Resulullaha tapmaktadır
Bilsin ki Resul ölmüştür
Kim ki Allaha tapmaktadır
Bilsin ki Allah ölmez
Hayy ve Layemuttur

Ey nas, susun!
''İnna Lillah ve inna ileyhi raciun''

Sonra eğildi sevgilinin yüzüne
Sürdü bulutlanmış gözlerini
O güzellikler ülkesine
Baktı baktı ve dedi:
-Hayatında güzeldin
Ölümünde güzelsin
Öldün
Bir daha ölmeyeceksin

Şiirler, Erdem BayazıtŞiirler, Erdem Bayazıt
Döndü Karaman, bir alıntı ekledi.
19 Oca 17:24 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Titrek kalpler...
Utangaç bir kalbi taşırım sabahtan geceye. Yollara çıkamadım dolu dolu, aşamadım cümlelerin derinliğini. Ben eyleme dönük faaliyetlerin altında olamadım, ceza sahası içinde kimseyi düşüremedim... Mani oldum fırsatlara ve dahasına... Ben bir tek Tsubasa izlerken heyecanlanırım sanırdım ama öyle değilmiş.

Mutsuz Çocuklar Ülkesi, Özgür Bacaksız (Sayfa 100)Mutsuz Çocuklar Ülkesi, Özgür Bacaksız (Sayfa 100)
Döndü Karaman, bir alıntı ekledi.
19 Oca 17:20 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Titrek kalpler...
"Konuşmasan da derdini anlatırsın ama kalbindeki kekemelik uzun sürer sevgili..."
(Genzo Wakabayashi)
Sevip de kavuşamadığın, içindekileri dökmeden gitmelerine izin verdiğin insanlar yüzünden oğlum. Kendi kendini kekeme bıraktın, kalbini sakat bıraktın.

Mutsuz Çocuklar Ülkesi, Özgür Bacaksız (Sayfa 98)Mutsuz Çocuklar Ülkesi, Özgür Bacaksız (Sayfa 98)

Mustafa Kutlu, Kırık Kalpler Müzesi, İzdiham Dergisi
"(...) Hastaydı, hastalığı umutla - umutsuzluk arasında gidip geliyordu. Ona gerekli ilgiyi, şefkati, hizmeti gösterdiğimi sanıyordum. Ama hastalık uzadıkça şimdi anlıyorum ki bütün bunlar sinsice "yük olduğunu" fısıldıyor. Bu fısıltılara aldırmadım, dayandım. Dayanıklılığım etrafımda hayranlık uyandırdı. "Vay be sizinki bayağı aşk imiş" diyenler oldu. O gün gömleğimi giydiğimde düğmelerden biri iliğe geçerken düştü. Hasta yatağından beni izliyordu. Düğmeyi alışımı, gömleği çıkarmamı, iğne-iplik kutusunu yanıma alıp, gözlüklerimi takarak düğmeyi yerine dikmeye çabalamamı gülümseyerek izliyordu. Ömrümde elime iğne-iplik almamıştım. Önce iplik kutusundan uygun renkte bir makara çıkarıp yeter derecede iplik kopardım. Sonra ipliği iğneye geçirmeye çalıştım. Nalet iplik bir türlü geçmiyordu. Dilimle ucunu ıslattım, makasla kestim, denedim, yeniden denedim, bir türlü ipliği iğneye geçiremedim. Hasta yatağından kalktı, titrek adımlarla yanıma geldi, elimden iğneyi ve ipliği aldı, ama ne yazık ki o da başaramadı. Daha ilk denemede iğneyi düşürmüştü. Yerden alıp eline verdim. Büyük bir gayretle ipliği takmaya çalıştı, alnında boncuk boncuk ter. Ama yapamadı. Küskün bir bakışla baktı, sonra dönüp yatağına gitti. Belki onu bu başarısız denemenin verdiği üzüntüden kurtarırım diye, güya espri yaptım "kolay değil bebeğim, bak sen de yapamadın". Bana baktı baktı, gözlerinden yaşlar süzüldü, arkasını dönüp yorganı başına çekti. Donakalmıştım. Çam devirmiştim. Düğmeyi cebime attığımı hatırlamıyorum. Ama o menhus gömleği götürüp çamaşır torbasına tıktım. Başka bir gömlek giydim. Vedalaşmak içim yatağa eğilip, yorgana dokundum. Açmadı, daha sıkı sarıldı. Oysa her çıkışımda onu öperdim. Biraz dikildim orada. Kararsız kaldım. Israra lüzum yoktu çıktım.
Akşama doğru eve döndüm. Evin önünde bir kalabalık. Bana haber vermeye kimse talip olmamış. Gelince anlar demişler herhalde. Onu yaprakların döküldüğü, kuşların göçtüğü, havaların serinlediği bir demde toprağa verdik. Ara sıra ziyaretine gidiyorum. Bizde mezara çiçek koyma yoktur, ama bu gavur âdeti bayağı yaygınlaştı. Ben okuyor ve dua ediyorum. Mahşerde buluşacağımızı düşünüp ferahlıyorum. Ömür dediğin ne ki?
Bir seferinde elimi pantolon cebime atmışım. Parmaklarım bir düğmeye dokundu. Çıkarıp baktım, o düğme.
Epeyce ağladım. Düğmeyi yanımda taşısam mı, taşımasam mı bir türlü karar veremedim. Onca hatıra arasında, sevinçler-heyecanlar-kahkahalar-ağlamalar-küsmeler-barışmalar arasında; bir evi dolduran irili ufaklı onca eşya arasında; fotoğrafların, plakların, kitapların, mektupların arasında, bir ömrün hengamesi arasında bu düğme nedir ki? (...)"

Kırık Kalpler Müzesi
Hırvat iki sevgili tarafından beş yıl önce başlatılan ve bugüne kadar bir çok ülkeyi gezen "Kırık Kalpler Müzesi" (Sergisi mi demek lazım?) artık Zagreb''te kalıcı olarak açılmış.

Olinka Vistica ve Drazen Grubisic''in beş yıl önce ilişkilerinin "mirasını" muhafaza etmek için başlattıkları ve hüzünlü ayrılıklarının tanığı yüzlerce eşya, bu yılın başında İstanbul''a da uğramıştı.

Başka ülkeleri gezen sergiye daha çok kadınlar eşya bağışlarken Türkiye''de erkekler ilgi göstermiş. Nedir bu Türk erkeklerinin kalbini kıran? Geleneksel olarak şudur: Bizde kavuşma yok. Kavuşmamız çokluk "mahşere" kalır. Bu sebeple hüzünlüyüz, bu sebeple kalbimiz kırık.

Kırık bir kalbi hangi eşya temsil edebilir? Bir örnek vermeye çalışayım. Hastaydı, hastalığı umutla - umutsuzluk arasında gidip geliyordu. Ona gerekli ilgiyi, şefkati, hizmeti gösterdiğimi sanıyordum. Ama hastalık uzadıkça şimdi anlıyorum ki bütün bunlar sinsice "yük olduğunu" fısıldıyor. Bu fısıltılara aldırmadım, dayandım. Dayanıklılığım etrafımda hayranlık uyandırdı. "Vay be! Sizin ki bayağı aşk imiş" diyenler oldu. O gün gömleğimi giydiğimde düğmelerden biri iliğe geçerken düştü. Hasta yatağından beni izliyordu. Düğmeyi alışımı, gömleği çıkarmamı, iğne-iplik kutusunu yanıma alıp, gözlüklerimi takarak düğmeyi yerine dikmeye çabalamamı gülümseyerek izliyordu. Ömrümde elime iğne-iplik almamıştım. Önce iplik kutusundan uygun renkte bir makara çıkarıp yeter derecede iplik kopardım. Sonra ipliği iğneye geçirmeye çalıştım. Nalet iplik bir türlü geçmiyordu. Dilimle ucunu ıslattım, makasla kestim, denedim, yeniden denedim, bir türlü ipliği iğneye geçiremedim. Hasta yatağından kalktı, titrek adımlarla yanıma geldi, elimden iğneyi ve ipliği aldı, ama ne yazık ki o da başaramadı. Daha ilk denemede iğneyi düşürmüştü. Yerden alıp eline verdim. Büyük bir gayretle ipliği takmaya çalıştı, alnında boncuk boncuk ter. Ama yapamadı. Küskün bir bakışla baktı, sonra dönüp yatağına gitti. Belki onu bu başarısız denemenin verdiği üzüntüden kurtarırım diye, güya espri yaptım "Kolay değil bebeğim, bak sen de yapamadın". Bana baktı baktı, gözlerinden yaşlar süzüldü, arkasını dönüp yorganı başına çekti. Donakalmıştım. Çam devirmiştim. Düğmeyi cebime attığımı hatırlamıyorum. Ama o menhus gömleği götürüp çamaşır torbasına tıktım. Başka bir gömlek giydim. Vedalaşmak için yatağa eğilip, yorgana dokundum. Açmadı, daha sıkı sarıldı. Oysa her çıkışımda onu öperdim. Biraz dikildim orada. Kararsız kaldım. Israra lüzum yoktu çıktım.

Akşama doğru döndüm. Evin önünde bir kalabalık. Bana haber vermeye kimse talip olmamış. Gelince anlar demişler herhalde. Onu yaprakların döküldüğü, kuşların göçtüğü, havaların serinlediği bir demde toprağa verdik. Ara sıra ziyaretine gidiyorum. Bizde mezara çiçek koyma yoktur, ama bu gavur âdeti bayağı yaygınlaştı. Ben okuyor ve dua ediyorum. Mahşerde buluşacağımızı düşünüp ferahlıyorum. Ömür dediğin ne ki.

Bir seferinde elimi pantolon cebine atmışım. Parmaklarım bir düğmeye dokundu. Çıkarıp baktım, o düğme.

Epeyce ağladım. Düğmeyi yanımda taşısam mı, taşımasam mı bir türlü karar veremedim. Onca hatıra arasında, sevinçler-heyecanlar-kahkahalar-ağlamalar-küsmeler-barışmalar arasında; bir evi dolduran irili ufaklı onca eşya arasında; fotoğrafların, plakların, kitapların, mektupların arasında, bir ömrün hengamesi arasında bu düğme nedir ki?

Kalkıp bu düğmeyi "Kırık Kalpler Müzesi"ne bağışlasam ne olacak ki? Bir zavallı gömlek düğmesi görene ne söyler.

Ben bu düğmeyi "Kırık Kalpler Müzesi"ne bağışlasam, beraberinde bir de roman yazıp vermeliyim. Düğmeyi ziyaret eden, ona bakıp meraklanan, bir sırra vakıf olmak isteyenler romanı okurlar. Düğme değil kurşun olsa idi bu, ve bir gencin göğsünden çıkarılmış olsa idi. Daha sert, daha dramatik, daha mânalı olurdu belki ama bilene. Müzeyi gezip, bu eşyaları görenler, onlara dokunanlar, altlarında konu ile ilgili iki üç satırlık açıklama da olsa hiçbir şeye vakıf olamazlar. Ateş düştüğü yeri yakar. Yanan kalbin küllerini zaman savurur. Geride kalan olursa o ancak bir gösteridir. Biz Türk erkekleri acımızı açamayız. Aşkımızı haykıramayız. Biz uzaktan severiz. Bu sebeple asıl aşk, karşılıksız aşktır.

Ve çoğumuzun kalbi kırıktır. Bu kırıklığın eşya ile bağlantısı azdır. Duygulardan bir müze kurulabilseydi, eh ona eyvallah. Ama ben o düğmeyi herhalde ömür boyu yanımda taşırım. Başkasının meraklı bakışlarına yâr etmem.

Mustafa Kutlu- Yeni Şafak Gazetesi