Milletlerin düşünsel ve manevi hayatlarını düzeltilmesi, iyileştirilmesi ve yükseltilmesi için kimse uğraş vermemiştir. Ot yetiştirmesini, hayvan beslemesini, tuğla, kağıt ve kumaş üretme tekniklerini geliştirmişler; ama milyonlarca üretken halk kütlesinin ruhunu, maneviyatını, sağlığını, beslenmesini, barınmasını geliştirmeyi, geliştirmeyi, düşünmemişlerdir. Halkın hayatı hiçe sayılmış, halk yüzüstü bırakılmıştır. Bütün bunları düşünmek hiç kimsenin görevi değilmiş gibi, sanki şöyle gizli bir karar alınmıştır:
"İstedikleri gibi yaşasınlar. İyi bir şey olursa, mesut olsunlar. Başlarına bir şey gelirse sabretsinler ve katlansınlar. Ne acıdır ki, her çağda ve her bölgede halk kitleleri sabır ve tahammül göstermeye mecbur bırakılmıştır. Zorluklara ve yokluklara katlanmak, halkın zorunlu bir görevi gibi kabul edilmiştir."
Her zaman her yerde, sanki ağız birliği etmişçesine aynı şeyler söylenmiştir:
"Millet sarhoştur, tembeldir, çalışmak istemez, halk kabadır, açgözlüdür, zalimdir."
Ama hemen ardından da eklerler: "Milletimiz ne kadar büyük olduğunu sabır ve tahammülle göstermiştir. Aç kalır, soğuktan donar, yokluklar içinde yaşar; ama asla şikayet etmez, bunlara katlanmasını bilir. Bunlar, milletin sabırlı ve tahammülü oluşundan coşkuyla söz ederek, milleti bu mecburiyetini sanki dinin bir emriymiş gibi kabul ederler. Zaten İsa'nın dinini de sabır ve tahammül dinine dönüştürmemişler midir?"