• Hristiyanlık dini peyda olduğundan 16 yy da yozlaşma dönemini yaşamıştı. Ruhban sınıfı, sanattan tutun bilime, siyasette ekonomiye kadar toplumu ve toplumun hayatlarını etkisi altına almıştı. Din işleri ise bu dönem de tamamen ticarete dönmüştü. Yalnız yoksul ve cahil halktan ziyade, imparatorlar dahi din adamlarından korkar olmuşlardı. Rahipler, parası olanlara cennetten parsel parsel arsa satarken, yoksul ve fakirlere ise cehennem yolu gözüküyordu.
    Bunlara karşı gelenler direkt engizisyon mahkemelerine gönderiliyor, gözlere mil çekilip, türlü işkencelere gark ediliyorlardı. İncil’i Latince’den başka bir dile çevrilmesi yasak olduğu için, çevirisi yapılamıyordu. Latinceye’de yalnızca Ruhban sınıfında sayılı insanlar vakıftı.
    Bu korku imparatorluğundan bir isim yobazlığın farkına varıp, tehlikeyi görerek, Aristokrat sınıfının desteğini alarak öne atıldı. Kilisede dönen yolsuzlukları, cennetten arsa tasılmasını ve kutsal kitabın herkese açıklanması gerektiğini savunuyordu. Bu kişi Martin Luther’di.
    Ruhban sınıfına muhalefet olan ve menfaatlerine gölge düşüren bu kişi evvela rahip tarafından afaroz edildi. Papanın bildirisini herkesin önünde yaktıktan sonra Luther, ölümle cezalandırıldı. Buna da aldırış etmeden, yasak olmasına rağmen Kutsal kitabı Latince’den, Almanca’ya çevirdi. Orta Çağ Hristiyanlık düşüncesini tamamen yerle bir etmişti artık.
    Cennetin satılmasıyla ilgili bir davada,
    Luther, Cenneti satıyorsunuz da, cehennemi neden satmıyorsunuz? Diye bir soru yöneltti.
    Yargıç, Satsak kim alır ki? Dedi
    Bu Luther’in beklediği cevaptı. Yargıç’a dönerek, Ben alacağım, ne kadar istiyorsunuz dedi.
    Yargıç ise, Para istemez, bedava veriyorum dedi.
    Mahkeme binasının önünde bekleyen halka tapuyu gösterek, cehennem artık benim ve kapılarını kapatıyorum. Şu andan itibaren cehennemime kimseyi almıyorum dedi ve tarihin seyrini işte bu şekilde değiştirdi.
    Halk bu söz karşısında sevinç gösterisi yapıyordu. Zira artık cennete gitmek için para vermeleri gerekmiyordu.
    Mahkeme salonun üst katlarında yargıçlar ise aşağıya bakarak, yaptıklarının ne kadar büyük bir hata olduğunu anlamışlardı da iş işten geçmişti.
    Bu olay, Rönesans’ın da başlamasında büyük rol oynamıştır.
    Karl Marx’ın meşhur bir sözü vardır. Diyor ki, ‘Din halkların afyonudur.” Ben buna katılmamakla birlikte bu cümleyi şu şekilde revize etmek istiyorum. “Din, gelişmemiş, geri kalmış halkların afyonudur.”
    Bu profildeki kitleleri din ile kandırıp, yine bu kandırılmış kitlelere her istediğinizi yaptırabilirsiniz. Zamanın da Ruhban’ların, burjuva sınıfına cennetten arsa sattığı gibi. O kadar eskiye gitmeye gerek de yok aslında örneklendirmek için. Çok değil birkaç ay evvel televizyonda gündemi meşgul eden Palu ailesinin durumu da buna örnek sayılabilir. Onlar da din vasıtasıyla kandırılmıştı.
    Bir olguyu, dogmayı, olayı veyahut söylemi, koşulsuz şartsız kabullenmek, samimi olduğunuzu değil, boş olduğunuzu gösterir. İnandığınız yaratıcı bile kitabının birçok ayetinde “Hiç mi düşünmezsiniz? Aklınızı kullanın” diye size aydınlığın yolunu gösterdiği halde, birilerinin etkilerinde kalıp, radikalleşmek, inancınız da o kadar da samimi olmadığınızın göstergesi değil mi?
    Birilerini söylemlerini, sizi var eden yaratıcınızın sözlerinden yüce tuttuğunuzun kanıtı değil mi?
    Hemen hemen her dönemde, halklar din ile korkutularak kandırılıp, pıstırılmıştır. Düşünmeleri, okumaları, gerçeği görmek yerine onların gerçeklerini benimseme ve itikat etmeleri için türlü yollara başvurulmuştur. Bu zemin hazırlandıktan sonra korku imparatorluğu kurulmuş, insanlar ile kedi fare oyunu gibi oynanmıştır. Zira gelişmeye açık olmayan yığınlar için düşünmek, ecnebi işidir. İlahlaştırdıkları kişilerden hariç kimse hiçbir şeyi doğru bilemez, onlara göre.
    Bugün toplum olarak çektiğimiz sıkıntı da budur bir bakıma. Bizden henüz Martin Luther çıkmadı son dönemlerde. Çıksa bile halkın o’nu nasıl afaroz edebileceğini az çok tahmin edebiliyorum. Türk Milletini kandırmanın en etkili ve hızla geri dönüt alınabilecek iki husus vardır. Bunların bir tanesi Din, ikincisi ise Milli duygulardır. Bu ikisi üzerine yürüyüp, olayı dramatikleştirip, bunlar uğruna birkaç kurban verdiğiniz takdirde ve bunu kamuoyuna sunduğunuz andan itibaren dönem ve şartlar ne olursa olsun sizi aleyhinize dönecektir. Halkın yumuşak karnı olduğu için, bunu bilen herkes bu zamana kadar hep oraya çalışmıştır. Çalışmaya da devam ediyorlar.
    Bugün dahi birileri yanmaz kefene, peygamber çarığına inanıp, Allah yazan domates veyahut sosyal medyada shopla uçurulan türlü nesnelerin altına “Subhanallah” yazan güruh haddinden fazla. Aklınızı çöpe atarsanız, sırtınızdan semeri, ağzınızdan yem torbasını eksik etmezler. Aşağılık kompleksinden sıyrılıp, insan gibi, insana yakışan şartlar da yaşamı istemek herkesin hakkı olduğu gibi, sizin de hakkınızdır. Gel gelelim ki bu şartlar da bu çok zor.
    D. Yaşin