"Çarşıdan alınmaz, çevreye konmaz," nedir o bil?
"Uyku!" diye çocukluğum bağırıyor sanki. Onu aradığım, ah bir gelse de şu saatler birer birer, duymadan gitseler de, sabah olsa, diye beklediğim şey, ılık bir su, yaz günü deniz, sevgiliden mektup, yorgunluktan sonra banyo, sarhoşa sarhoşluk gibi gözümde, elimde, yüzümde hareketlerimde. Uyanmaya çalışmalı, yataktan kalkmalıyım.
Sanki bir başka el -halbuki kendi elim- bayılmışım da su serper gibi musluktan suyu yüzüme çarpınca ayaklarımdan kafama doğru bir canlılık fırladı. Kafamdaki zili çaldı. Giyimdim. Uyku, bir düşman ordusu gibi; kendini bırakmaya gelmiyor... İşte yatağın üstüne oturmuş, ayakkabılarımı giyiyorum. Bir dakika durup elimi yorgana koydum. Başımı da şöyle yastığa doğru şakakcıktan eğdim. Uyumuşum. Kaç dakika böyle yarım yamalak, tostoparlak, eğri büğrü vaziyette uyuduğumu bilmiyorum.
Her şeye rağmen bu, beni bir köle gibi, sevgili gibi esir eden uykudan kurtulmalıyım. Yaşasın mutluluk! Avuçlarını buz gibi su ile doldur! Çarp yüzüne! Bir daha! Bİr daha! Tamam!.. Nişancı dükkanlarındaki kuvvet oyuncağının zili çın çın öttü. Sokağa fırladım.