Kapı yavaşça açıldı, biri alacakaranlığa çıkıp merdivenlerde durdu. Şapkasız bir adamdı bu. Yağmur yağıp yapmadığını anlamak istermişçesine elini öne doğru uzattı. Hava yarı karanlık olmasına rağmen onu tanıdım. Efendim Edward Fairfax Rocherster 'di bu, başkası değil.
Bütün bu koşuşturma ve değişiklik arasında Bay Rochester i unuttuğumu düşünmüş olabilirsiniz sevgili okurum. Bir an bile aklımdan çıkmadı. Aklım fikrim ondaydı. Gunesin bir anda dağıtabileceği bir sis ya da fırtınanın önüne katıp sürükleyeceği kumdan bir kale değil, taş üzerine kazınmış, taş var olduğu sürece asla silinmeyecek bir isimdi o.
"Ağabey mi? Evet, binlerce kilometre uzakta bir ağabey. Ablalar mı? Evet, yabancıların yanında kölelik yapan ablalar. Ben kazanmadığım ve hak etmediğim bir servete sahip olarak sefa çekerken, öyle mi? Sizler beş parasızken hem de. Ne eşitlik, ne kardeşlik ama! Ne yakın bir akrabalık! Ne içten bir bağlılık!"