Sinan, ilk taşı nereye dikeceğine karar vermeden evvel, kasaplara inek ve koyun leşleri ısmarladı. Bunlar demir halkalara asılarak çeşitli yerlerde çürümeye bırakıldı. Sinan birkaç günde bir gidip etlerin vaziyetine bakıyordu. Bozulma nerede daha hızlıysa orada rutubet fazla demekti. Güveler nasıl kumaşları yiyorsa, rutubet de binaları öyle kemirdiğinden buralardan uzak duruyordu mimarbaşı. Havanın kuru, zeminin depreme dayanıklı olduğu yerleri seçiyordu.
Dua etmek, ilanı aşk etmek demekti. Yaradan'a olan sevdanı açık etmek. Aşkta korkuya yer yoktu, ya da çıkarcılığa. İnsan ki kâinatın gayesiydi, kıymetli ve kadimdi, ona hiçbir şey haram değildi. Öyleyse insan ne kaynayan kazanlardan çekinmeli, ne huriler beklemeliydi, çünkü cennet de cehennem de, azap da sefa da yarın değil, şimdi; uzaklarda değil, buradaydı. “Allah'tan korkmaya daha ne kadar devam edeceksiniz?”
“Onu sevmek varken?”
Cahil bir köylü, senelerce mürekkep yalamış hocadan yahut yedi kez hacca gitmiş hacıdan çok daha yakın olabilir Allah'a. “Öyleyse, ya ne demeye paye vermeli ulemaya?”