Bir karmaşaydı bu. Görünen kıpırtısızlığa, akıp giden görüntülerin durağınlığına, sallanarak yol alan trenin tekdüzeliğine, yolcuların uyurgezerliğine, havanın değişmezliğine, gri mor bir sis içine gömülü denizin dingin uzaklığına, aynı ana çivilenmiş ve kendi üzerine bir ceset gibi yığılan zamana, bitimsiz bir şimdilik içinde uzayan tüm bu uçsuz bucaksız sınırlılığa rağmen dünyanın öncesine ait bir karmaşaydı bu.
Böylece bir yaşam beklentisi bütün yaşamların içini oyup duruyor, kemiriyordu. Yaşam burada, şimdi olup bitiyordu ama ne onun ne de bir başkasının başından geçiyordu.