• In solis sis tibi turba locis

    Tibulle
  • Quid terras alio calentes
    Sole mutamus? patria quis exul
    Se quoque fugit? (Horatius)
    Niçin baska günes baska toprak ararsin?
    Yurdundan kaçmakla kendinden kaçar misin?
    Rupi jam vincula dicas;
    Nam luctata canis nodum arripit; attemen illi,
    Cum fugit, a collo trahitur pars longa catenae. (Persius)
    Kirdim diyorsun zincirlerini;
    Evet, köpek de çeker koparir zincirini,
    Kaçar o da, ama halkalari boynunda tasiyarak
    Nisi purgatum est pectus, quae prelia nobis
    Atque pericula tonc ingratis insinuandum?
    Quantae conscindunt hominem cuppedinis acres
    Sollicitum curae, quantique perinde timores?
    Quidve superbia spurcita, ac petulantia, quantas
    Efficiunt clades? Quid luxus desidiesque? (Lucretius)
    Ğçi arinmamissa, neler bekler insani,
    Kendi kendisiyle ne savaslar eder bosuna!
    Tutkulari içinde ne kemirici kaygilar.
    Ne korkular içinde kivranir insan!
    Ne çöküntüler yapar bizde gurur, sehvet,
    Öfke, gevseklik ve tembellik!
    Kötülügümüz içimizde bizim; içimizse kurtulamiyor kendi kendisinden.
    In culpa est animus qui se non efiugit unquam. (Horatius)
    Ruhun derdi içinde ve kaçamaz kendi kendinden.
    In solis sis tibi turba locis (Tibulhis)
    Issiz yerlerde kendin için bir evren ol
    Vah! quemquamne hominem in animum instituere, aut
    Parare, quod sit charius quam ipse est sibi? (Terentius)
    Vah, vah! Nasil olur da insan bir seyi
    Kendinden daha çok sevmeye kalkar? (Kitap 1. bölüm 39)
  • In solis sis tibi turba locis.
    (Issız yerlerde kendin için bir evren ol)
  • Bazı tohumların uzun yıllar boyunca yaşama yeteneklerini koruyabildikleri olağanüstü durumlar da vardır.Soğuk turba bataklıklarında,1000 yıl bekledikten sonra filizlenmiş lotus tohumları bulundu! Japonya'da kesin tarihi saptanabilen jeolojik tabakalarda 2000 yıl gecikmeyle filizlenmiş manolya tohumlarına rastlandı.Ama rekor yahudibaklası tohumlarında; bunlar çok kısa süre önce ele geçirildi ve "Karbon 14" yöntemiyle yaşları saptandı: 10.000 yaşındayken filizlenmişler!
    Marcel Mazoyer
    Sayfa 46 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Az çok kömürleşmiş bitkilerden oluşan yakıt.
    Yüzeyleri bataklık bitkileriyle örtülmüş, derin olmayan su birikintilerinin diplerinde bitki kalıntılarından oluşan kömür.
  • Aralarındaki büyük yakınlığa karşın, bu iki bulunmaz dost, biribirlerine çok benzemezlerdi. Bunların kişiliklerini karşılaştırmayla daha iyi öğrenebiliriz. İvan İvanoviç, olağanüstü bir konuşma yeteneğine sahiptir. Tanrım nasıl konuşur! Bu duygu ancak, başınızda bir şeyler arandığı veya topuklarınızda hafifçe bir el gezdirildiği zaman duyulan duyguyla tanımlabilir. Dinlersin, dinlersin ve artık dalarsın! Çok hoş, olağanüstü hoş, banyodan sonraki bir uyku gibi! İvan Nikiforoviç tersine çoğunlukla susar, fakat bir söz söylerse de kendinizi koruyun; çünkü sözü bıçak gibi keskindir. İvan İvanoviç, zayıfça uzun boylu; İvan Nifikoroviç biraz daha kısa, fakat enine vermiştir. İvan İvanoviç'in başı, kökü aşağı çevrilmiş bir turba, İvan Nikiforoviç'in başıysa kökü yukarı çevrilmiş bir turba benzer. İvan İvanoviç, yalnızca öğle yemeklerinden sonra, yalnızca bir gömlekle sundurmaların altında yatar ve akşama doğru kürklü kaftanını giyip dışarı çıkar; örneğin, kente, un sattığı dükkâna veya bıldırcın avlamak için kıra gider. İvan Nikiforoviç, çok sıcak olmayan günlerde, çoğunlukla güneşe sırtını vererek bütün gün avluda yatar ve hiçbir yere gitmek istemez. Sabahleyin aklına eserse bahçede bir gezinir, ev yönetimine bakar ve yine dinlenmeye çekilir. Eskiden arasıra İvan İvanoviç'e uğrardı. İvan İvanoviç, çok ince ruhlu bir adamdır; doğru dürüst bir konuşmada asla uygunsuz bir söz söylemez ve böyle bir söz işittiği an hemen gücenir. İvan Nikiforoviç bazen sözünü sakınmaz, o zaman İvan İvanoviç yerinden kalkar ve: “Yeter, yeter İvan Nikiforoviç, böyle sözcüklerle konuşup günah işlemektense hemen gidip güneşe yatsanız daha iyi olacak!” derdi. İvan İvanoviç, lahana çorbasında sineğe rasladığı zamanlar aşırı derecede kızar, kendini unutur, tabağı fırlatır, ev sahibinin de burnundan getirir. İvan Nikiforoviç yıkanmayı çok sever, boğazına kadar suya gömüldüğü zaman, su içine bir masa ve semaver konmasını buyurur ve böyle bir serinlikte çay içmeye bayılır. İvan İvanoviç haftada iki kez, İvan Nikiforoviç ise bir kez sakal tıraşı olur. İvan İvanoviç çok meraklı bir adamdır. Tanrı korusun, ona bir şey anlatmaya başlar ve bitirmezsen! O, bir şeyden hoşnutsuzluk duyduğu an hemen duyumsatır. İvan Nikiforoviç bir şeyden hoşlandığı zamanlar hiç göstermez, görünüşünden, onun hoşnut veya küskün olduğunu anlamak çok zordur. İvan İvanoviç biraz korkak yapıdadır. İvan Nikiforoviç'in şalvarlarının pilileri o kadar geniştir ki, bunlar şişirilseler avlunun bütün ambarlarını ve yapılarını içine alır. İvan İvanoviç'in anlamlı elâ gözleri vardır ve ağzı biraz V harfine benzer. İvan Nikiforoviç'in olgun bir eriği andıran burnunun, şişkin yanaklarının ve sık kaşlarının arasında kaybolacak kadar ufak ve sarımtırak gözleri vardır. İvan İvanoviç, size burunotu ikram edeceği zamanlar, her zaman ilk önce, burunotu tabakasının kapağını diliyle yalar, ondan sonra üzerine parmağıyla bir fiske vurur ve uzatarak, sizinle tanışıyorsa: “Buyurmanızı rica edebilir miyim efendim?”, tanışmıyorsa: “Rütbenizi, adınızı ve soyadınızı bilmek onuruna erişmeden, buyurmanızı rica edebilir miyim efendim?” der. İvan Nikiforoviç ise, tabakasını doğrudan doğruya elinize verir ve yalnızca: “Buyurunuz” der. İvan İvanoviç gibi İvan Nikiforoviç de pireleri hiç sevmez ve bundan dolayı ne İvan İvanoviç, ne de İvan Nikiforoviç öteberi satarak geçen Yahudi'yi öncelikle iyice hırpalamadan ve bu zararlı böceğe karşı türlü kutularla sattığı ilaçları satın almadan bırakmazlar.
    Sözün kısası, bazı farklarına karşın İvan İvanoviç gibi, İvan Nikiforoviç de çok iyi adamdır.
    II. BÖLÜM
    İvan İvanoviç ne istiyordu?
    İvan İvanoviç ve İvan Nikiforoviç ne konuda konuştular ve aralarındaki konuşma nasıl sona erdi?
    Bir temmuz sabahıydı, İvan İvanoviç sundurmanın altında yatıyordu. Çok sıcak bir gündü, hava kuru ve sıcak dalga dalga görünüyordu. İvan İvanoviç, daha önce kent dışındaki orakçıların yanına ve çiftliğe gidip yolda rasladığı kadın ve erkeklere, nereden gelip nereye ve niçin gittiklerini sora sora gelmiş ve yürümekten bitkin bir durumda, dinlenmek için oraya uzanıvermişti. Yattığı yerde uzun zaman kilerlere,
  • Cepheden dokuz kilometre gerideyiz. Bizi dün değiştirdiler; şimdi karnımız kuru fasulye ve sığır eti dolu; tok ve memnunuz. Hepimizin aş kablarımızda akşam yemeği de hazır; üstelik çift porsiyon sucuğumuz, ekmeğimiz de var, keka! Böyle bir şey olduğu yoktu çoktandır: Kırmızı domates kafalı, iri yarı aşçı, yemekleri buyur etti önümüze; kepçesini sallayarak kimi gördüyse çağırdı, aş kabına boca etti yemeği. Mutfağını nasıl boşaltacağını bilemediği için, perişandı zavallı. Tjaden ile Müller birer çanak ele geçirdiler, ne olur ne olmaz, ağızlarına kadar doldurttular kabları. Tjaden bu işi oburluğundan yapıyor, Müller ise ihtiyatlı davranmak istediğinden! Tjaden bunca yemeği ne eder, neresine doldurur, aklı ermez kimsenin. Tjaden, oldum olası kuru bir çiroz gibidir.
    Ama en önemlisi, tütün istihkakımızı da çift vermeleri oldu. Herkese onar puro, yirmişer sigara, iki çiğnemlik tütün düşmesi, pek makbule geçti. Çiğnemlik tütünümü Katczinsky’ye verdim, onun sigaralarıyla değiştim; şimdi benim kırk sigaram var. Bir günlük nafaka çıktı böylece.
    Bize bunca şey düşmezdi aslında. Prusyalılarda bu cömertlik ne gezer! Biz bunu sırf bir yanılmaya borçluyuz.
    İki hafta önce nöbet değiştirmek üzere ileri hatta geçmemiz gerekmişti. Bulunduğumuz kesim sakindi az çok; bu yüzden iaşe çavuşu, döneceğimiz gün için normal erzak almış, yüzelli kişilik bölük ihtiyacını önceden hazırlamıştı. Ama tam da son günü uzun namlular, ağır toplarla karşılaşınca aldı bizi bir telaş: İngiliz topçusu, durmadan mevzilerimizi dövüyordu. Can kaybımız çok oldu, ancak seksen kişi dönebildik.
    Eski yerimize gece vakti geldik. Şöyle bir de, rahat bir uyku çekmek için, yorgun bitik, hemen kıvrılıp yattık. Katczinsky’nin hakkı varmış: İnsan bol uyku uyuyabilse harb, hiç de fena değil hani! Cephede uykunun lafı olamazdı; sonra her seferinde iki hafta, az zaman da değildi doğrusu.
    Öğlen oldu, tek tük barakalarımızdan çıkmaya başladık. Yarım saat sonra hepimiz aş kablarımız elimizde, etrafa yağlı, besleyici kokular saçan seyyar mutfak cenaplarının önünde saf bağlamış bulunuyorduk. En önde en açlar vardı tabii: Kısa boylu Albert Kropp, en akıllımız olduğu için, onbaşımız Kropp. Sonra Müller V. okul kitaplarını hala yanında taşıyan, hususi imtihanların hayaliyle yaşayan, yaylım ateşlerinde fizik problemleri çözmeye çalışan Müller. Sonra Leer, subay kerhanelerindeki kızlara biten, top sakallı Leer; Leer bu kızların ipek kombinezon giymeleri, yüzbaşılar dahil üst subaylara çıkmadan önce yıkanmaları için ordudan emir aldıklarına yemin eder… Dördüncüsü benim, ben
    Paul Baeumer. Biz dördümüz de ondokuz yaşındayız, dördümüz de aynı sınıfta talebe iken askere alındık.
    Hemen arkamızda arkadaşlar var. Kara kuru bir çilingir olan Tjaden, biz akran, bölüğün en oburu. Yemeğe dal gibi oturur, gebe tahtakuruları gibi, şişgöbek kalkar.
    — Hele Westhus, yine biz yaşta, turba işçisi, bir tayını rahatça alır bir avucuna ve sorar: Bilin bakalım, avucumda ne var?
    Detering, bir köylü, tek düşüncesi çiftliğiyle karısıdır. Nihayet Stanislas Katczinsky; bizim grubun başı, canı pek, kurnaz, hinoğlu, kırk yaşında, toprak benizli, mavi gözlü, düşük omuzlu, tehlikeli durumların, iyi yemeklerin, kaytaracak yerlerin kokusunu almada erbaptır Katczinsky.
    Bizim manga, yemek kazanı önünde bir yılanbaşı olmuş, duruyordu. Sabırsızlanıyorduk. Aşçıbaşı oralı olmuyor, durmuş hala bekliyordu.
    Sonunda Katczinsky seslendi ona: “Şu senin haşlama deposunu aç artık. Heinrich! Fasulye pişmiş be yahu!”
    Aşçı, uyuklar gibi başını salladı: “Hepiniz tamam olun, bakalım!”
    Tjaden sırıttı: “Tamamız.”
    Çavuş hala anlamıyordu. “İşinize geliyor, değil mi? Ya ötekiler nerde?”
    “Onları bugün sen doyurmayacaksın. Ya seyyar hastanede, ya da mezarda onlar.”
    Aşçıbaşı, durumu öğrenince beyninden vurulmuşa döndü, sallandı bir: “Bense yemeği yüzelli kişilik pişirmiştim.” dedi.
    . Kropp, aşçının böğrünü dürtükledi: “Şu halde, nihayet iyice doyacağız, desene! Başla, haydii “
    Birdenbire Tjaden’in kafasında bir şimşek çaktı. O sivri fare yüzü ışıldamaya başladı; gözleri kurnazlıkla ufalıyor, yanakları seğiriyordu; yaklaştı: “Yahu!” dedi. “O halde ekmeği de yüzelli kişilik aldın, ha?”
    Çavuş, şaşırmış ve dalgın, başını salladı.
    Tjaden, aşçının ceketini tuttu: “Sucuk, sucuğu da mı?”
    Domates kafa yine sallandı.
    Tjaden’in çenesi titriyordu: “Tütünü de mi?”
    “Evet, hepsini!”
    Tjaden ağzı kulaklarına vararak, çevresine bakındı: “Şans diye buna derler be! Öyleyse hepsi bizim bunların. Demek adam başına… dur hele … öyle ya, çift tayın!”
    Ama domates, canlanmıştı yine: “Olmaz öyle şey!” dedi.
    Şimdi bizler de keyfe gelmiş, öne doğru ilerlemiştik.
    “Neden olmazmış, Havuçkafa?” diye sordu Katczinsky.
    “Yüzelli kişinin istihkakı, seksen kişinin olamaz.”
    “Sen görürsün!” diye homurdandı Müller.
    “Yemek hadi neyse, ama geri kalanları seksen mevcuda göre verebilirim,” diye dayattı Domates.
    Katczincky içerledi: “Cepheye gitmek istiyorsun galiba! Sen bunları seksen kişi için değil, ikinci bölük için aldın, anladın mı? Aldığın gibi de dağıtırsın. İkinci bölük biziz!”
    Herifin üzerine yürüdük; zaten hiçbirimiz hoşlanmazdık ondan; siperlerde kaç kere onun yüzünden yemeğimizi çok geç, çok soğuk yemiştik; çünkü hafif tane ateşinde bile kazanı yakınlara getirmeye korkar, bu yüzden de karavanacılarımız öteki bölüklerden daha uzun bir yol yürümek zorunda kalırlardı. Birinci bölükteki Bulcke ne yaman oğlandı mesela. Bir kiler faresi gibi tombuldu ama iş başa düştü mü kazam en ö:q saflara kadar, alır, gelirdi.
    Fitili almıştık; bölük komutanımız çıkagelmeseydi, yüzde yüz bir çıngar çıkacaktı. Komutan, tartışmanın sebebini sordu: “Evet,” dedi şöylece, “dünkü kaybımız büyük oldu…”
    Sonra kazana baktı: “Fasulye de pek nefise benziyor.”
    Domates, başını salladı: “Hem eti var, hem de yağı!” dedi.
    Teğmen bize baktı. Ne düşündüğümüzü biliyordu. Başka şeyler de biliyordu; çünkü bölüğe çavuş olarak gelmiş, aramızda yetişmişti. Kazanın kapağını tekrar kaldırdı, kokuyu içine çekti. Giderken: “Bana da bir tabak doldur, getir!” dedi. “Ne varsa onları da pay et! Hepsini verebiliriz.”
    Domates afallamıştı. Tjaden, onun etrafında zıplayıp duruyordu.
    “Senden çıkmıyor ya! Bak hele, ambar müdürü müsün sen? Başla haydi, koca şişko, sayarken de yanılma ha…”
    “Yıkıl şuradan! “ diye kızgın soludu Domates. Kafası işlemiyordu; aklı almıyor, dünyayı anlamıyordu artık. Her şeye boş verdiğini göstermek istercesine, gönlünden koptu, adam başına ikiyüzellişer gram yapma bal bile dağıttı.
    Bugün, sahiden de iyi bir gün. Posta bile geldi, hemen herkese birkaç mektup, gazete getirdi. Şimdi barakalar gerisindeki çayıra gidiyoruz. Kropp’un koltuğunda bir margarin fıçısının yuvarlak kapağı.
    Çayırın sağ kenarında bir büyük umumi hela yapılmış; üzeri örtülü, sağlam bir yapı. Ama henüz her şeyin püf noktasını öğrenememiş acemi erlere göre bir yer burası. Bizler daha iyisini ararız. Nitekim, aynı maksat için yapılmış birer kişilik kutular da var yer yer. Bu kutular, dörtköşe, temiz; sırf tahtadan yapılmış, dört tarafı da kapalı, oturacak yerleri mükemmel ve rahat şeyler. Sağlı sollu birer kulpları da var, oradan oraya taşınabilirler de.
    Biz üç kişi bir çevre oluyor, rahatça kuruluyoruz bunlara. İki saatten önce kalkmayız kutulardan.
    İlk zamanlarda, kışlada acemi erken, umumi helaya gitmek zorunda kaldıkça nasıl sıkıldığımızı hala hatırlarım. Kapıları yoktu bu helaların; yirmi kişi bir vagonda gibi yanyana oturur. Bir bakışta yirmisini de görmek mümkündür; öyle ya, askerin daima göz altında bulunması gerek.
    O gün bugün, o azıcık utancı yendiğimiz gibi, çok şeyler de öğrendik. Zamanla daha nelerin ustası olmadık ki!
    Fakat burada, açıkta bu iş bir zevk adeta. Önceleri bu gibi şeylerden ne diye çekinirmişiz, anlamıyorum; bunlar da yemek içmek gibi tabii şeyler madem? Bu işler gözümüzde büyümeseydi, bizim için yepyeni hadiseler olmasaydı böyle Üzerlerinde bilhassa durmaya lüzum kalmazdı belki. Başkaları bunlara çoktan alışmışlardı.
    Herkesten çok askerler, mide ve hazım işleriyle canciğerdirler. Askerin kelime hazinesinin dörtte üçü, mide ve hazım terimleridir. Gerek en yüce sevinçlerinin, gerekse en derin öfkelerinin ifadesi, özde bu iki şeye dayanır. Düşünceyi o derece derli toplu ve açık, bir başka yoldan ifade imkansızdır. Evlerimize dönünce aile ve öğretmenlerimiz, istedikleri kadar şaşırsınlar, burada ortak dil bu işte!
    Bizim için bütün bu işler, ister istemez meydanda oluşları neticesi, bir masumluk karakteri kazanmıştır. Dahası var: Bunlar bize öyle tabii gelir ki, kazanılması garanti bir skat oyunu oynanır gibi gayet rahat yapılır. Çeşitli gevezelikler için “hela yarenliği” sözü boşuna doğmamıştır: Neferler arasında buraları sohbet köşeleri, ahbap meclisleri yerini tutar.
    Şu anda beyaz çini döşeli lüks kabinelerdekinden daha rahat hissediyoruz kendimizi. Oralar temiz ve sıhhidir sadece, ama burası güzel ve hoş.
    Düşünceden, kaygıdan uzak, güzelim saatlerdir bu saatler. Başımızın üstünde mavi gök. Ufukta ışıl ışıl sarı, bağlı balonlar; uçaksavar mermilerinin beyaz beyaz bulutları. Bir uçağın peşine düştükleri vakit, zaman zaman bir demet gibi yükseklere fırlamaktalar.
    Cephenin boğuk uğultusunu, sadece, çok uzaklarda bir gök gürültüsü gibi duyuyoruz. Eşek arılarının vızıltısı bastırıyor o gürültüyü.
    Dörtbir yanımız çiçek açmış çayır. Otların incecik püskülleri sallanıyor; siyah benekli beyaz kelebekler pır pır yaklaşıyor; yaz sonlarının ılık, yumuşak rüzgarında süzülüyorlar. Mektupları, gazeteleri okuyor, sigaralarımızı tüttürüyoruz; kasketlerimizi çıkarıyor, yanımıza koyuyoruz; rüzgar saçlarımızla oynuyor, sözlerimiz, düşüncelerimizle oynuyor.
    Işıl ışıl, kırmızı gelinciklerin ortasında üç kutu…
    Margarin fıçısının kapağını dizlerimize koyuyoruz. Skat oyunu için altlık, tamam. iskambil kağıtları Kropp’da. Gayet iyi bir oyundan sonra bir parti de pırafa çeviriyoruz.
    Barakalardan doğru bir akordeon sesi geliyor. Arada kartları bırakıyor, bakışıyoruz. Birimiz: “Ya hu çocuklar…” diyor, yahut: “işimiz ayaz olabilirdi…” Ve bir an susuyoruz. içimizde kuvvetli, gizli bir duygu var; her birimiz bunu duyuyoruz; öyle fazla kelimeye ihtiyacı yok bu duygunun. Biz bugün bu kutuların üstünde oturamayabilirdik; kıl kalmıştı buna. Her şeyin yeni ve kuvvetli oluşu, işte bu yüzden. Kırmızı gelincik, iyi yemek, sigaralar, yaz rüzgarı.
    Kropp soruyor: “Kemmerich’i tekrar gören var mı?”
    “St. Joseph’de yatıyor!” diyorum.
    Müller, onun kalçasından vurulmuş olduğunu, bu sayede evine gidebileceğini söylüyor.
    İkindi üzeri Kemmerich’i ziyarete karar veriyoruz.
    Kropp, cebinden bir mektup çıkarıyor: “Kantorek’in sizlere selamı var.”
    Gülüşüyoruz. Müller sigarasını fırlatıyor: “Burada olmalıydı ki!” diyor.