Vampir temalı, gotik bir gerilim kurgusu. Bekledigimden daha çok sevdim. Bir film gibiydi her şey. Hatta keşke filmi olsa.
1800 lü yıllar; kadınları edilgen ve süslü objeler olarak gören erkek egemen zihniyeti etrafında geçiyor. Öyle ki kadınlar, ne zaman bir şeye eleştiri yapsa veya tepki verse histeri ve kadınsal kuruntular denilerek küçük görülüyor.
Lucy ve Sarah ikiz kız kardeşler. Sarah, Michael ile evli Lucy'den uzakta yaşıyor. Sarah, hep daha canlı daha tutkulu ve güçlü olan. Lucy ise kişiliksiz, zayıftı. Sarah,başkalarına tuhaf gelebilecek şeylere, bilime, böceklere karşı ilgisi olan birisi. Evleri bataklık kenarında, bir gün bahçıvanlar bataklıktan turba keserken bir ceset buluyorlar. Çocukluk arkadaşları da bir doktor olduğundan hep birlikte cesedi incelemek için eve götürüyorlar. İşte o zaman tüm gizemler yaşanmaya başladı. Sarah'ın cesede karşı olan ilgisi her şeyin sonu ya da başlangıcı oldu.
Sarah hastalanmaya başlayınca Lucy'nin de eve gelmesiyle ortalık iyice karışıyor. Hikaye sadece vampir kurgusu olarak kalmamış tam bir aile dramı ve iç içe geçmiş sırlarla katman katman örülmüştü. Bu yönünü çok sevdim.
Kardeşlik bağlarının ne kadar derine ya da bağımlılık derecesine inebileceğini sorgulatıyor.
Kardeşiniz karşınızda sapasağlam dururken, aslında özünde kardeşiniz olmadığını bilerek hala onu sevebilir miydiniz? Sanırım kitabın en çarpıcı kısmı buydu.
Tek üzüldüğüm kişi Arthur ve Lucy'nin patronu Van Dijk oldu. Aklı başında olan tek kişiydiler. Michael, tam bir kadın düşmanıydı. Dönemin etkisiyle öyle yazılsa da zihniyeti iğrenç birisi. Nasist üstelik. Sonu beni mutlu edecek şekilde bitti.
** Kitap tamamen sansürsüz bir şekilde her şeyi aktarıyor. Bu durumu çok sevsem de bazı sahnelerde cidden midem bulandı. Sanki tamamen oradaymışta o havayı