Doğum, hastalık, ölüm, Allah’ın emri. Anladık! Ama ne bileyim, özlediğin bir işte çalışmadan, içine doğduğun şu dünyanın ötesini berisini hiç görmeden, taş üstüne bir taş koymadan, bir ağaçcağız olsun dikmeden, bir günceğiz olsun şunun bunun eteğini öpmeden yaşayamamak ve böylece dünyadan defolup gitmek de Allah’ın emri değil a!..
‘Güzel’ diyordum, güzel dediğime dönüp bakmıyorlardı bile. ‘İyi’ diyordum omuz silkeliyorlardı. Birisinin dobra dobra dosdoğru söylediğini duyuyor, heyecanlanıp ‘Doğru!’ diye bağırıyordum. ‘Aman sus’ diyorlardı. Hele deniz diyince bütün kaşlar çatılıyor, ‘Sakın ha!’ diyorlardı. Güzele bakma, iyiye aldırma, doğruya kulak asma, denizi anma. Peki öyleyse ben ne edip ne söyleyecektim?
İnsan, keşfetmek, öteye varmak, yeniye açılmak özleyişiyle ceviz kabuğu kadar bir tekneye biner, iki buçuk arşın bez parçasıyla göklerin rüzgarını çalar da, elalemin muhakkak ölümdür, deliliktir diye bağrışıp ayak diremelerine kulak asmadan açılır gider ve yeni dünyalar, yeni alemler bulur. Ne biçim dünyaya doğmuştum ben?