Belki de öyle olmaz, dedim kendi kendime. Belki de bütün umutlarım gerçekleşir, Telemakhos'la ikimiz gerçekten de Mısır'a ve bütün diğer yerlere gideriz. Benim büyücülüğüm, onun da marangozluğuyla geçinerek denizleri aşar, sonra bir daha aşarız, bir şehre ikinci kere geldiğimizde insanlar bizi karşılamak için evlerinden çıkar. Telemakhos onların gemilerini onaracak, ben de ısıran sineklerle hummaya karşı tılsımlar örecektim ve dünyayı sade bir şekilde onarmaktan zevk duyacaktık.
“ Söylesene, “ dedi, “ sence sefil haldeki biri mi, yoksa mutlu biri mi daha iyi adaklar adar? “
“ Mutlu biri elbette. “
“ Yanlış, “ dedi. “ Mutlu biri hayatıyla meşguldür. Kimseye minnet borcu olmadığını düşünür. Ama onu soğuktan titret, karısını öldür, çocuğunu sakat bırak, o zaman dualarını duyarsın. “
“Ayaklarımın altında binlerce yılın kemiği vardı. Bu dünyaya bir an daha dayanamayacağım, diye düşündüm.”
“Öyleyse çocuğum, başka bir dünya yap,” dedi.
"İlahiliğin sana nasıl hissettiriyor?"
"Ne demek istiyorsun?" dedim.
"Şöyle, " dedi, "benimkinin bana nasıl hissettirdiğini anlatayım. Durmaksızın kendi üstüne dökülen, ta kayalarına dek berrak bir su sütünu gibi. Sıra sende."
Çeşitli cevaplar denedim: Yalçın kayalıklara ki rüzgar gibi. Yuvasında çığlık atan martı gibi.
Başını iki yana salladı." Hayır. Benim söylediğim şey yüzünden söylüyorsun bunları. Asıl hissettiğin nedir? Gözlerini kapatıp düşün."
Gözlerimi kapattı. Ölümlü olsaydım, kalbimin atışlarını duyardım. Ama tanrıların damarları ağır işler ve doğrusu hiçbir şey duymuyorum. Yine de onu hayal kırıklığına uğratmaktan nefret ederdim. Elimi göğsüme bastırdım, bir süre sonra bir şey hissediyormuşum gibi geldi bana. "Deniz kabuğu," dedim.
"Aha!" Parmağını havaya salladı. İstiridye gibi mi, yoksa helezon kabuk mu?"
"Helezon."
"Peki kabuğun içinde ne var? Salyangoz mu?"
"Hiç." dedim. "Hava."
"Aynı şey değil." dedi. "Hiçlik boşluktur, havaysa başka her şeyi doldurur. Nefestir, yaşamdır, candır, konuştuğumuz sözlerdir."