• Her şey benden önce olmuşsa, bana olacak bir yer, durum kalmıyor muydu? Bana ait tek kişilik bir iskemle, oda yok muydu bu dünyada?
  • Midemde bir soru işareti vardı. Yakıyordu. Sorunun ne olduğunu hissediyor, fakat parçaları bir araya getiremiyordum. Parçalar benden kaçıyor, ben kaçmalarına göz yumuyordum.
  • Müzeyyen hikayeyi tek yumrukta yere serince, bu kadar kolay devrilenin hikaye mi yoksa ben mi olduğuna kafam takılmıştı.
  • Uzun zamandır elimin altında olan ve sürekli bana bakan kitabı nihayetinde bugün okudum. O kadar 'kalın' kitaplar
    okuduktan sonra bu 'çerez' gibi geldi. Hemen bitiverdi. Okurken çoğu kişinin kendinden bir şeyler bulabileceğine
    inandığım bir kittap.

    Bir kitap ve bir ölümle başlıyor. O ölüme sebebiyet veren o 'kitap' mı yoksa o 'araç' mı? Bunun tartışmasının bile yapıldığı bir yerden hareketle, ölen öğretim görevlisinin odasını devralacak kişinin masanın üstünde yeni gelen bir zarfı bulup, onu açmasıyla esas olaya girilir.

    Kitabı sevdim. Çünkü bizim gibi kitap okurlarının bir çeşit duygularına derman olmuş yerler geçiyor. Kitapla başka bir eşyanın karşılaştırılması ve tercihin kitaptan yana olması demek ki farklı coğrafyalarda yaşayan kitap kurtlarının da tercihiymiş. Ya da bir kitabın peşinden sürükleniş...

    Kitap; bir tutku, bir hobi, bir aşk ve başka bir şeydir. Tabi ki hayatın her anı kitap değil ama bizlerin ilgi alanı da bu diyelim.

    Anlatılan hikayeye dönersek, pulsuz bir zarfın peşinden onu bulmak için çeşitli ipuçları eşliğinde uzak diyarlara gidişin öyküsü devam eder.

    Sonra söz birden biz okurlara düşüyor. Evlerimizin kitaplıkları tıka basa dolmasından tutunda, kutularda gün yüzü göremeyen ya da poşetlerde aynı şekilde bekleyen, yerlerde sıranın raflara dizilmesini bekleyerek sıkılan kitaplarımız yok mu?

    Belki çoğu kişi bizleri anlamayabilir? Ama bu da bizim bir tutkumuz diyebiliriz. Bazen sadece 'kaynak' eser diye alınan kitaplarda var; bazen de 'bulunsun' diye alınanlar da; bazen de 'okunmak' için alınanlar da. Ama bir arada kendilerine şans verileceği zamanı bekliyorlar hem de sessizce, öfkelenmeden.

    Sonra araştırmalar sonucu uzak diyara giden kişi burada ipuçlarından hareketle sahaflara, oradan ölen kişi ve kitaplar üzerine konuşmalara ve oradan da sorularının cevabını bulacak asıl kişilere doğru yol alır.

    4-5 katlı sahaflar gördüm. Bodrum katta sahaflar gördüm. Güzel dekore edilmiş sahaflar gördüm. Kısaca türlü türlü sahaflar gördüm. Bazısı sahaf ama bazısı eski kitap toplayıcısı.

    Anlatım dili akıcı ve çevirmen de dipnotlar eşliğinde bizi bilgilendirdiği için daha da güzel olmuş. Kitabı sevmemin sebebi (ya da sevdiğimiz kitaplarla bir bağ kurabiliyorsak, kendimizi orada gördüğümüz için.) anlatılanların benzerlerini yaşamam, ya da yaşamamız. Yani içten geldiği için sevdim.

    Kitapların tasnifi, sınıflandırılması ya da kataloglanması gerçekten de büyük bir sıkıntıyı içinde barındıran bir olay. Kendim bile hala bir yol haritası çizmedim. 1 rakamından başlayıp o şekilde mi devam edeyim yoksa kategoriler için bir rakam verip onun altından mı devam edeyim. Hala çözemedim, hala düşünüyorum, bakalım.....

    İnsan kendinden bir şey bulduğu kitapları daha çok sever. Çünkü orada boşluk yok; bilinmeyen yok; sadece kendisinin kağıda dökülmüş hali var ve kendi gibi okurlar görünce de mutlu oluyor. Mutluluk biraz da burada.

    Kitap hakkında çok fazla bir şey demeye gerek yok çünkü, bir kitap ve ölümle başlayıp kitabın ismine doğru yolculuğa çıkarak, kitap ve tutku işleniyor.

    Ezcümle: Tavsiye ederim.
  • “Issız bir alan.
    Gök gürler, şimşek çakar ve üç cadı sahneye girerler.”

    11. yüzyıl İskoçyasındayız.
    Asilere karşı önemli bir zafer kazanan Macbeth... Yanında kuzeni, İskoçya Kralı Duncan, gurur duyuyor kendisiyle, kaderinden habersiz.

    Ve bir başka asilzade, Bonquo... Macbeth ile beraberler. Birazdan kötülük tohumları atılacak içlerine. Cadılar geliyor. Bir kehanette bulunuyorlar. İşte:
    “Selam Macbeth, geleceğin kralı!”
    Ve Bonquo için şu sözler:
    “Sen kral olamasan bile, oğulların kral olacak.”

    Evet, hakkı olmayanı hak ettiğine dair gerekçeler üretmeye başlıyor insan hemen aklında. Macbeth de öyle... İçinde bir tutku filizleniveriyor. Şu sözler dökülüyor ağzından:
    “Yıldızlar ışıklarınızı yayın ve kimsenin kapkara, derin tutkularımı görmesine izin vermeyin.”

    Ve Leydi Macbeth... Erkeğine fısıldayan kadın. “Yapmalısın, sen kral olmayı hak ediyorsun!” Bütün gücü söz olup Macbeth’in kulaklarına akan kadın. Macbeth’i yazgısıyla buluşturan kadın...
    “Yapmaktan korktuğun ama yapılmadan bırakılmasını istemediğin bir şeyi yapmalısın! diye haykıran sesi dinlemelisin.” Hayır, tüm suçu sana yükleyemeyiz! Var olan kötülüğü ortaya çıkarmak aslından daha büyük bir kötülük olamaz.

    Birazdan, her şey birazdan. Cinayete son adımlar... Nedenlerini düşünüyor Macbeth. Güçlü nedenleri yok, başkalarına kabullendirebileceği... Yalnız bir tutku, öyle ki içini kemiren. Her şeyden üstün o tutku. Bir an, kısa bir vazgeçiş anı. Leydi Macbeth yanında belirir. “O halde tüm varlığınızı saran umut sadece bir sarhoşluk hali miydi?” Vazgeçemezsin Macbeth! Nitekim vazgeçemiyor. “İkna oldum ve vücudumun her parçası bu korkunç suçu işlemeye karar verdi.”

    Ve cinayet. Bir hançer... Büyük kan damlaları... Her şeyi örten bir gece...
    Macbeth için bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

    Cadıların kehaneti ile başlayan, Macbeth’in ihaneti ile devam eden bir trajedi. Sonunu sizlere bırakıyorum. İyilik mi kazanacak, kötülük mü? Sevgiler.
  • Hayır? Hiç bir şey onu bırakmak için aklımı çelmemeli. Olmaz mücadele haline gelmemeli.
  • Rüyayı gören, akademik eğitimi olan ve yaklaşık 50 yaşlarında olan bir adamdır. Çok az tanımaktayım ve ara sıra olan buluşmalanmız rüya yorumu "oyunlan" olarak aramızda söylediğimiz ona göre komik dalga geçmeleri içermekteydi. Bu buluşmalardan birinde gülerek bana hâlâ rüya yorumlarıyla ilgilenip ilgilenmediğimi sordu. Ben de belli ki rüyaların doğası ile ilgili çok hatalı görüşlerin var dedim. O da bir rüya gördüğünü ve onun için bunu yorumlamam gerektiğini söyledi. Tamam dedim ve şu rüyayı anlattı:

    Dağlarda yalnızmış ve tam önünde çok yüksek sarp bir dağa tırmanmak istiyormuş, ilk tırmanış zahmetliymiş, fakat daha yükseğe tırmandıkça daha fazla zirveye doğru kendini çekilmiş hissediyormuş gibi geliyormuş kendisine. Daha hızlı tırmandıkça, bir tür coşku yavaşça kendisini kaplamış. Rüzgârla birlikte uçtuğunu hissetmiş ve yükseğe ulaştığında ağırlığım hissetmemiş ve boşluğa doğru adım atmış. Bu noktada uyanmış.

    Bu rüyasıyla ilgili ne düşündüğümü öğrenmek istedi. Sadece deneyimli bir dağcı olduğunu değil ateşli bir dağcı olduğunu biliyordum, böylece rüyanın rüyayı görenle aynı dili konuştukları kuralı bir kez daha doğrulanmış oldu. Dağcılığın onun için bir tutku olduğunu bildiğimden, bu konu hakkmda konuştum onunla. Can atarak konuya atladı ve bir rehber olmadan dağlara gitmeyi ne kadar sevdiğini söyledi, çünkü ne kadar tehlikeli olursa onun için o kadar cazibeli hâle gelmekteymiş. Ayrıca, birkaç tehlikeli tırmanışından söz etti ve bu gözü pekliği bende belli bir etki bıraktı. Kendi kendime böyle tehlikeli durumlara, göz göre göre ölümcül bir zevke, onu itenin ne olabileceğini sordum. Aynı anda benzer bir düşünce ondada da oluştu, aynı zamanda gayet ciddi bir şekilde bunun için, tehlikeden korkmadığını, çünkü dağlarda ölmenin çok güzel bir şey olacağını düşündüğünü ekledi. Bu nokta, rüyada önemli bir ışık yaktı. Açıkça tehlike arıyordu, belki de açığa çıkmamış intihar düşüncesiydi, fakat neden kasıtlı olarak ölümü istesin? Bazı özel sebepler olmalıydı. Dolayısıyla, onun durumunda olan bir adamın böyle risklere kendisini atmaması gerektiğini ortaya koydum. Empatik bir şekilde "dağları asla bırakmayacağını", şehirden ve ailesinden uzaklaşmak için gitmek zorunda olduğunu söyleyerek cevap verdi, "eve yapışıp kalmak bana uygun değil" dedi. Bu, onun dağlara olan tutkusunun daha derin nedeninin ipucuydu. Evliliğinin başarısız olduğunu ve evde onu tutan hiç bir şeyin olmadığını öğrendim. Ayrıca profesyonel işinden de bıkmış görünüyordu. Bu dağlara olan esrarengiz tutkusu kendisi için tahammül edilmez olan bir varoluştan kaçışın yolu olmalıydı. Dolayısıyla, kendi kendime rüyayı şöyle yorumladım: kendisi yerine, yaşama hâlâ sarıldığına göre, dağlara yükselme ilk önce zahmetti, fakat bu tutkuya daha fazla sarıldıkça, daha fazla cazip hâle geldi ve ayaklarını rüzgâra verdi. Sonunda bu onu tamamen kendisinin dışında daha fazla sarmaladı: bedensel ağırlığının hissini kaybetti dağlardan daha yükseğe tırmandı, boşluğa doğru. Bu açıkça dağlarda ölüm anlamındaydı.

    Bir an sessizlikten sonra, aniden "Hımm, başka şeyler hakkında konuştuk. Rüyamı yorumlayacaktın. Ne düşünüyorsun?" dedi. Doğrudan ne düşündüğümü söyledim, yani dağlarda ölümü aradığını ve bu tutumlarıyla onu bulmak için iyi bir fırsat yakalayacağını söyledim.

    "Bu çok saçma " diyerek cevapladı gülerek, "aksine, dağlarda sağlıklı olmaya çalışıyorum".

    Boşuna durumun ağırlığını görmesini sağlamaya çalıştım (Jung, 1954b, ss. 60-63).

    Altı ay sonra dağa çıkarken boşluğa düştü. Dağ rehberi onu gözledi ve genç bir arkadaşı zor bir yerde iplerle aşağıya inmeye çalıştılar. Arkadaşı ayağını koyabileceği geçici bir çıkmtı buldu ve onu izleyen rüyayı gören düştü. Rehberin sonradan anlattığına göre aniden ipin gitmesine izin verdi "sanki havaya atlar gibi". Arkadaşının üstüne düştü ve her ikisi de aşağıya uçtular ve öldüler (Jung, 1970, s. 208)