Halbuki ortada, şimdi, Yunan’dan da çetin bir düşman vardı: Türkiye’nin yoklukları, sefaletleri ve hayati ihtiyaçları. Ama onların umursadıkları yoktu. Bütün meseleleri bir külâh kapmaktan, keselerini doldurmaktan ibaretti.
Yıllar geçiyordu. Ama aynı yıllar çeşitli insanlar için çeşitli şekilde geçiyordu. Zaman her bölümünü kimine bir basamak, kimine bir çukur yapmakta idi...
Ama Âkif, bütün bunları bir kerecik olsun aklının kıyısından bile geçirmedi ve çoluk çocuğunu, evini barkını bıraktı; cebinde yedi buçuk kurula Anadolu’nun emrine koştu; bu uğur da yokluğun da, zorluğun da her çeşidini hiçe saydı, daha ilk adımında hayatını gözden çıkarmıştı; çünkü bir defa yaşanacağına inanıyordu o. Bir daha tekrarlanmayacak olan bu büyük ve kavranamayacak kadar dramatik oyunda erdemlerden başka neyin değeri olabilirdi, kazanç denebilecek şey, şeref ve haysiyet değil de ne idi? Erdemlerin en üstününe gelince, bu da, elbette vatanseverlikti.