Neden insanlar bir türlü anlamıyorlar hayattan hiçbir şey beklememeleri gerektiğini, diye düşündüm. Neden binlerce kitap, film, şarkı, şiir umudu tek hayat kaynağı olarak göstermiş, diye düşündüm... Ve neden bu kadar içi boş bir duyguya, acımasızca cezalar yığdırabilecek bir arzuya hayran kalınır, diye düşündüm... Hiçbir zaman ümit etmedim. Umutla tanışmadım. Eğer mutsuzluk, istediğini bulamamaktan, hayalini gerçekleştirememekten kaynaklanıyorsa sıradanlaşır. Sadece adı kalır. Güler geçerim sınavlarında başarılı olamadıkları için ağlayan gençlere, sevdikleri terk ettiği için intihar eden kadınlara. Kolay mı bu kadar tanımak mutsuzluğu hayatın karanlığında? En anlaşıldığı noktada başlar bilinmezleri hikayenin. Kolay mı hayat, daha zengin olamadığı için bir adamın ağlayacağı kadar?
Ve bütün bunları bir an önce yapmalıyım, yoksa yalnızlığımın ve düşüncelerimin içinde titremeye, korkmaya başlayacağım ve sonunda da küstahça, Larousse'da birkaç edebiyat adamı için yazdığı gibi delirerek öleceğim bu gidişle... Delirerek ölmek! Mauppassant, De Nerval gibi. Kimse delirerek ölmez. Onlar frengiden ölürler. Ama deliliğe yakıştılar. "Ben Napolyon'um!" diyerek ölünmez... Larousse'un ilk ismi Pierre'di yanılmıyorsam. Pierre, biliyorum, uzun zaman önce öldün. Ama beni duyuyorsan iyi dinle! Ansiklopedilerin yalanlarla dolu. On yıllık acıları, uykusuzlukları, yetmiş yıllık dehaları iki satırda anlatman, bütün bunları yok etmenle eşdeğer. Öldüğümde karşıma çıkma!.. Neyse, daha önemli işlerim var benim... Yok etmem gerek bir dünya ve bir zihin var.
Sonsuz yalnızlığım eşsiz bir heykeldi artık. Hatasız bir anıt. Mermer bir başyapıt. Dünyanın sekizinci harikası! Sadece ben kalmıştım Kinyas'tan geriye. Sadece Kayra...