Sen “onu” tanırsın!
Hani her şeyi en çok “o” bilir!
En çok o konuşur… En çok o beyin eskitir, kulak eskitir, zaman eskitir, kafa eskitir, sinir eskitir…
Hani “eşek” desen “eşekten düşmüş” bir yakını mutlaka vardır ve onu anlatır…
“Din” desen allâme kesilir… “Felsefe” desen Thales’ten asırlar önce doğan filozof kesilir!
“Su” desen kaptan-ı derya,
“çöl” desen aslan avcısı,
“yol” desen seyyah-ı kebir kesilir!
Her şey olur fakat bir türlü kendisi olamaz!
“Her şeyi bilir”; ama bir türlü kendini bilemez!
İşte senin de “çok yakından” tanıdığın, çok yakından kahrolduğun, çok yakından mahvolduğun o “tip” var ya; işte “onun” yüzünden zorlaşıyor hayatlarımız…
İşte “onun” yüzünden gerçekten bilenler “bilmiyorlar, bilemiyorlar!”
Onlar yüzünden ömrümüz hızla tükenirken vakit bir türlü geçmiyor!
İşte onlar yüzünden gecenin derinliği, seherin serinliği, günün enginliği yok!
Hepimiz onların mağdurlarıyız: camide, cemevinde, kilisede, havrada, gemide, trende, kahvehanede, cenazelerde, çeşme başlarında, lokallerde, parti binalarında, mecliste, tarlada, Taksim Meydanı’nda, köy odalarında, pazarda, operada, tiyatroda, laboratuvarda, çift sürerken, koyun güderken, düven sürerken, harmanda, uçakta, otlakta, tramvayda, metroda, otobüste, eşek sırtında; kömürlü, mazotlu, elektrikli, öküzlü, geyikli, atlı vasıtalarda… İmecelerde, plazalarda, demirci dükkânlarında, akademik kürsülerde, tekkede, sahilde, restoranda, piknikte, nalburda, bakkalda, arenada, dergâhta, ayinde, mahallenin başındaki kaldırımda… Her yerde…
Biz bu çok bilmişler yüzünden, bu bilgiçler yüzünden öğrenemedik! Onlar sürekli kafamıza vura vura hatırlattılar: “Bilmenize gerek yok, ben sizin yerinize biliyorum!” diye…
“Dayısı eşekten düşen birinin hikâyesini dinleyeceksen, benden dinleyeceksin; benim dayım olması