Doktor Shimamura’nın TilkileriChristine Wunnicke -Hayat köpük kadar uçucu, yeniden doğuşların çarkına dolanmış.-
Bu bir yolculuk, peki ne yolculuğu? Kendini arayış mı, öze mi dönüş, yoksa bilim serüveni mi?
Doktor Shimamura aslında neyi arıyor?
Kitap özellikle Breuer ve Freud üzerinden bir anlatı sunuyor bize.Psikanalizin derinliklerine çok inmeden yüzeysel de olsa göz kırpıyor.
Nörolog Shimamura tilkiler tarafından ele geçirildiği düşünülen kadınları araştırmak için felsefik bir yolculuğa çıkıyor aslında.Bu gizemi çözmek ve bunu nöroloji dünyasına anlatmak kahramanımızın kitaptaki ana görevi.
Her bölgenin kendine ait batıl inançları vardır fakat bu inanışları Doğu ile Batıyı sentezleyip bize ince esprilerle anlatmak önemli bir maharet.Kitap da bunu bize sağlıyor.
Zekice kurgulanmış, insanı sıkmayan ve psikanalize selam çakan güzel ve özgün bir kitap…
-Ben Antonius Black, ölümle satranç oynuyorum.-
İnsanın en temel içgüdüsüne ulaşmak için yapılan yolculuğun epik hikayesi.Varoluşsal sancıların bir yansıması olan bir destan.
Haçlı Seferlerinden dönen bir şövalye ve onun tanrı ile olan ilişkisini okudum ve izledim.Kara Veba yüzünden kıyametin kopacağına inanan insanların olduğu bir dönemde kahraman şövalye Black, yüreğindeki karanlığı aydınlatmaya ve yaradılışını sorgulamaya başlar.
Bu noktada ölüm Antonius’a gelir.Ölüm bize kanlı canlı gösteriliyor filmde.Ancak yüreği ölümü kaldırmaz Black’in ve ölümü satranç oynamaya davet eder.Kazanırsa yaşayacak, kaybederse ruhu alınacak.
Antonius yaratılışındaki eksiklikleri anlamaya ve sorgulamaya devam ettikçe ölüm karşısındaki çaresiz bekleyişi de devam eder…
Ingmar BERGMAN 1957 yılında bu epik destanı ölümsüzleştirdi ve müthiş bir film ortaya çıkardı.Kesinlikle tavsiye ediyorum.Herkese güzel günler dilerim… Yedinci MühürIngmar Bergman
TiksintiHoracio Castellanos Moya -Gezegende onca yer varken şansıma burada doğmuş olmak bana dünyanın en zalim ve insanlık dışı seyi olarak görünüyordu, yüzlerce ülke arasında en kötüsünde, en aptalında, en canisinde doğmuş olmayı asla kabullenemedim, bunu asla kabullenemedim.- “TİKSİNTİ
EL SALVADOR… ve onun acı tarihi üzerine yazılmış bir kitap.
Memleketine kısa süreliğine dönen bir sanat tarihi profesörü, onun yakın yazar arkadaşı ve insanın doğduğu yere duyduğu sonsuz bir nefret.
Eduardo VEGA annesinin mirasından kalan payını almak ve cenaze işlemlerini yapmak için ülkesine dönen bir EL SALVADOR’lu.Bu süreçte yazar olan dostu MOYA ile memleketinin tarihi üzerinde felsefik olmasa da kültürel, siyasal, tarihi, politik, sanatsal konular üzerinde konuşmalar başlıyor.Kitap çoğu zaman monologlar şeklinde ilerliyor.
Vega Kanada pasaportu alıp artık Kanada’da yaşıyor ve annesi ile ilgili bu durum olmasa asla gelmeyeceğini açıkça belirtiyor.Kardeşi ile olan kopukluğu, yaşadıkları hayatı kabullenişini bir abi olarak kabullenmeyişi ve insanların olumsuz her durumu normalleştirmesi karakteri bir noktada üzüyor aslında.
-Doğduğumuz, büyüdüğümüz yeri sevmek zorunda mıyız?
-Yaşadığımız hayatı eleştirmek, olumsuzlukları görüp önlem almak neden bu kadar zor?
Kitap anlamsız milliyetçiliğin, her şeye körü körüne bağlı olmanın saçmalığını ve kültürel yozlaşmanın bir milleti ne hale getirdiğini çarpıcı bir şekilde dile getiriyor.Çoğu kısımda sizi inanılmaz bir empati duygusu ile karşı karşıya bırakıyor.Eleştirebilecekken sadece toplum tepkisi ve yaşadığımız sosyo-kültürel olgunun bizi nasıl engellediğini anlatarak aslında gerçekleri tokat gibi yüzümüze çarpıyor.
Kitap edebi olmasa da bir toplumu, bir yaşamı, bir milletin kültürünü anlamamız için kısa fakat anlamlı bir eser.Tarihinden ders