Uluğ Bey
“Hurafeler sis gibi, duman gibi dağılır,
kağanlıklar yıkılır, bilim ebedi kalır”

Oğuzhan Afacan, bir alıntı ekledi.
20 Nis 22:36 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Türk için Türklüğün askeri siyasî ve medeni geçmişi yalnız Hüdavendigarlarından, Fatih'lerden, Selim'lerden, İbni Kemal'lerden, Nefi'lerden, Baki'lerden, Evliya Çelebi'lerden, Kemal'lerden teşekkül ediyor; Oğuz'lara, Cengiz'lere, Timur'lara, Uluğ Bey'lere, Farabi'lere, İbni Sina'lara, Teftazani ve Nevai'lere kadar varamıyor.

Üç Tarzı Siyaset, Yusuf Akçura (Sayfa 42)Üç Tarzı Siyaset, Yusuf Akçura (Sayfa 42)
Dilek, Asya'nın Kandilleri'ni inceledi.
23 Oca 22:58 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

halime toros'un kıymetli kitabı, eseri, adını aynı isimli belgeselden alan yapıtı.


ebû abdullah b. musa el-harezmi
imam buhari
ebu nasr mehmet b. tarhan b. uzluğ el-da farabi
biruni
ibn sina
kaşgarlı mahmut
yusuf has hacip
ahmet yesevi
abdülkadir meraki
uluğ bey
ali kuşçu
ali şir nevai
fuzuli gibi ulvi kişileri anlayabileceğimiz mükemmele yakın bir eser. öğrenmek, kendini geliştirmek isteyenler için birebir.

iran'dan, tebriz'den, buhara'dan semerkant'tan, meraga'dan, ısfahan'dan, meşhed'den, tus'tan, nişabur'dan, maveraünnehir'den haberler getiren biraz üst düzeyde bir kitap.

neden bu kitabı okuyalım? biraz daha kul hakkını anlayabilmek için, kendimizi ilme adamak için, kendimiz için, bu topraklar için.

bazen şöyle düşünüyorum, bu vatan için tek fedakar asker midir? polis midir? her vatanın kendi yurttaşı bir neferdir. kimi maddi bir fiziki sunar kimi tinsel bir ruhu ortaya koyar. bizler, çok az okuyan, çok az işiten, çok az tadan, anlamadan işte bir şekilde gününü geçiren seküleristleriz.

çocuklarımızı neden böyle bilginlerden biri yapmayalım? hayır bu çok enaniyet koktu. baştan alıyorum cümlemi. çocuklarımız neden böyle bir alim olmasınlar? bizim yüzümüzden mi?

imam buhari'yi örnek alsak, farabi'ye öykünsek, biraz ibn sina'nın kolpası olsak fena mı olur?

arkadaşında kalan buhari gece kandilini 20 kere yakıp söndürüyor. her yakışı bir araştırma, okumadan. her sönüşü buhari'nin içinin rahatlaması.

din adamlarına bakıyoruz. dini kimliklerini duyuyoruz bu şahsiyetlerin. her alanda bilgi sahibi olup bazı alanlarda rakipsiz uzmanlıklarını biliyoruz. zamanın buhari'si, üstat diye bir kişiye sesleniyor. ilim çin'de de olsa gideceksin sözüne itimatla seyyah oluyorlar.

okuyorlar, geziyorlar, tefekkür ediyorlar. felsefe de böyle işte, azı küfre, çoğu tefekküre yöneltiyor. felsefeyi, dini, pozitif ilimleri doğru anlıyorlar.

biruni, güneşin gölge boyunu hesaplamak için, dünyanın şeklini anlamak için, meridyen hesaplamalarını yapabilmek için güneşe bakmaktan gözlerini bozuyor.

çok başka dünyaların insanlarıyız.

bir gün çok güzel, gönlü güzel, fikri aydın birini dünyaya bırakacağım.

okumaya ilgili bir nörobiyolojik gerçeğe göre balgami denen, beyin içindeki beyaz sıvının genişliği okumuşluğumuzu gösteriyor. okumayanların beyinlerinde o sıvının içinde siyah noktalar daha çok oluyormuş. beynin kıvrımını değil beynin sıvısını kaliteleştiriyor.

okumak, siyah lekeleri aydınlatıyor. bir aydın toplumu neden aydınlatmasın ki? çocuklar, geleceğimiz, bugünümüz, geleceğimiz.

Uluğ Bey (1409-1449), Timurlu sultanlarin önde gelenlerindendir. Uluğ Bey, astronomide ün yapmiştir. 1420'de Semerkant'ta bir rasathane kurmuş ve Zîc-i Uluğ Bey adli 1018 yildizi içeren katalogunu meydana getirmiştir. Bu eser birçok dile çevrilmiştir. 1394-1449 yillari arasinda yaşamiş olan Uluğ Bey ayni zamanda hafiz ve şairdi.

AOF-Ilahiyat-Islam Kurumları ve Medeniyeti

Ruh Adam, bir alıntı ekledi.
23 Kas 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

BİLİR BENİ
Dağlar bilir beni
Demirden bağrını yarıp, çıktımdan beri
Okyanuslarla tanışmışlığım vardır.
Denizler bakracımdaki su oldu daima.
Eski dünyanın dört bucağı, yedi ikliminde
Taşa vurduğum damgalarım vardır.
Kim inkar edebilir; kalemle yarenliğimi
Asırlar ötesinden taş mektuplarım vardır.
İlmi, ilim gibi bilenler; bilir beni
Harezmi benim, Uluğ Bey benim, Farabi ben.

İki Sevdaya Yürek Sızıları, Şevket Aykurt Kayaİki Sevdaya Yürek Sızıları, Şevket Aykurt Kaya
Elif Peksöz, Ali Kuşçu'yu inceledi.
04 Kas 2017 · Kitabı okudu · 3 günde · Puan vermedi

Ali Kuşçu ve Uluğ Bey’in birbirleriyle alakalı olduklarını biliyordum ama birinin hakkında yazılan bir kitapta diğerinden daha fazla bahsedileceği kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Kitapta ne yazık ki Ali Kuşçu hakkında bulmak istediğim kadar bilgi yoktu. Uluğ bey daha baskın bir şekilde anlatılmış. Ayrıca biyografi değil de astronomi el kitabı şeklinde olmuş. Şahsi fikrim Ali kuşçu’nun hayatına ne misafir olabilirsiniz ne de göz atabilirsiniz bu kitapla. Başka kitaplar okunmalı...kitapla kalın.

Meva, Satranç Oynayan Derviş'i inceledi.
29 Eki 2017 · Kitabı okudu · 6 günde · Beğendi · 10/10 puan

Nasıl yazsam nasıl başlasam da anlatsam? Ne güzel ne şahane bir kitaptın öyle.. Hayır bir kitap değildi okuduğum, çok nadir hissederim bunu, bazı kitapları okurken sizi öyle doyurur öyle doyurur ki sanki bir kaç kitap okumuş gibi hissedersiniz..
Ali Ural'ın ilk kitabı bende..belki çoğu insanın çokça okuduğu 'Posta kutusundaki mızıka' adlı kitabın yazarı..
Kitaba gelince, 41 insan.. Yazarın şahane yorumlarıyla 41 sanatçı..
bakın Michelangelo' yu nasıl anlatıyor ;

"Ey renkleri Tanrı'nın tezgahından tuvaline taşıyan çırak! Dört ruhunu masaya yatır! Ressam, heykeltıraş,mimar ve şair. Hangisi sensin bak? Ey ölümü,günahı,umutsuzluğu ve yakarışı dört ana renk yapıp, bütün eserlerini bu renklerin tonlarından elde eden simyacı! Ey Michelangelo! Ekleyerek değil Eksilterek bütünü arayan üstad!"
Ne güzel kalemi var ah ne güzel..
Belki bi yerlerde okuduğumuz bildiğimiz nice insan var.. Abdülkâdir-i Geylânî,Yusuf Has Hacip,Lokman Hekim,Uluğ Bey,Fuzûli,Mimar Sinan..ve nicesinden biri Descartes :

" 'Ben'imin büsbütün mükemmel olmadığını ve 'Ben'den daha mükemmel bir varlığın olduğunu seziyorum.Bu seziş bana nereden geliyor? Yokluktan gelemez.Kendimden de gelemez.Öyleyse o seziş bana öyle bir varlık tarafından verilmiş olmalı ki, O benden mükemmel ve bütün kemâlâtı nefsinde toplayan bir varlık olsun.En mükemmel varlık Tanrı'dır ve bize kemâlât O'ndan gelir".diye haykırıyor..
Ve niceleri..nicesini anlatan, 167 sayfacığa sığdıran Ali Ural..kalemine sağlık..

Keyifli okumalar.. :)

Rıfat Börekçi
ATATÜRK VE İLK DİYANET İŞLERİ BAŞKANI RIFAT BÖREKÇİ
Atatürk dincilere, hoca kılıklı din simsarlarına karşıydı; yoksa gerçek din adamlarına saygılıydı. Mesela Rıfat Börekçi'yi çok sever ve saygı duyardı.
Rıfat Börekçi anlatıyor: “Ata'nın huzuruna geldiğimde beni ayakta karşılardı… ‘Paşam beni mahcup ediyorsunuz' dediğim zaman ‘Din adamlarına saygı göstermek Müslümanlığın icaplarındandır' buyururlardı. Atatürk şahsi çıkarları için kutsal dinimizi siyasete alet eden cahil din adamlarını sevmezdi.” (Ercüment Demirer, Din Toplum ve Atatürk, s.10).
Mazhar Müfit Kansu da şöyle diyor: “Müftü Efendi'yi Mustafa Kemal Paşa çok severdi… Paşa, Rıfat Efendi'ye, Diyanet İşleri Başkanı iken her hafta yaver gönderir, bir arzusu olup olmadığını sordururdu; resmi otomobili yokken bir otomobil tahsis etmişti.” (Kansu, age, s. 508).
Uluğ İğdemir de “Her bayram Rıfat Börekçi'ye bir hediye gönderir ve buna 1200 liralık bir çek eklerdi” diyerek Atatürk'ün Rıfat Börekçi'ye çok değer verdiğini belirtir.
(İğdemir, age, s. 29).
Cumhuriyetimizin ilk Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi, hep Atatürk'ün yanında durmuş, saraya başkaldırmış, halife padişah tarafından idama mahkûm edilmiş, yurtsever, cesur ve aydın bir kişiydi.
Yeni Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, göreve gelir gelmez “sekülarizm kıskacında debelenen insanlığın” dertlerine çare bulmaktan söz etti. Bugün neredeyse tüm İslam dünyasının “bağnazlık” ve “geri kalmışlık” kıskacında “debelendiğini” göremeyen Prof. Ali Erbaş, dünyanın seküler toplumların omuzlarında döndüğünün de farkında değil. Oysaki teknoloji, bilim… hepsi seküler debelenmenin eseri… Prof. Ali Erbaş, “din” üzerinden Atatürk Cumhuriyeti'ne saldırmayı da ihmal etmiyor: İnternette dolaşan bir videosunda, Cumhuriyetin ilk yıllarında Karadeniz'in bir dağ köyündeki bir Kuran Kursu'nda Kuran okumanın yasak olduğunu, gizli gizli Kuran okunduğunu (!) 1921 doğumlu babasından dinlediğini aktarıyor.
Son Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Erbaş'a en güzel cevabı, ilk Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi veriyor.
Şimdi gelin, 1920 Ankara'sına gidelim ve Mehmet Rıfat Börekçi'yle tanışalım!
PARASIZ DİRENİŞ
1919 Aralık ayının sonları… Atatürk'ün başkanlığındaki Temsil Heyeti, Erzurum'dan Sivas'a giderken yaşadığı yoksulluğu, şimdi de Sivas'tan Ankara'ya giderken yaşıyordu. Bütün paraları, yol için 20 yumurta, 1 okka peynir ve 10 ekmeğe yettiğinden ancak bunları alabildiler. Allah'tan, Ankara'ya hareket etmeden kısa bir süre önce Osmanlı Bankası'ndan senet karşılığı 1000 liraya yakın bir para buldular. Ayrıca Sivas Amerikan Okulu Müdiresi bir araba, birkaç lastik ve biraz benzin verdi. Atatürk, bunların parasını ödemek istediyse de müdire kabul etmedi. (Mazhar Müfit Kansu, Erzurum'dan Ölümüne Kadar Atatürk'le Beraber, C.2, s. 484- 487).
Atatürk ve beraberindeki heyet 27 Aralık 1919'da Ankara'ya geldiğinde sadece 1200 liraları vardı. (Falih Rıfkı Atay, Çankaya, s. 286, Selek, Anadolu İhtilali, C.1, s. 136). Ankara'da yine parasızlık baş gösterdi. O soğuk Ankara günlerinde yaşanan parasızlığı, o günlerin tanığı Mazhar Müfit Kansu şöyle anlatıyor: “Ekmekçiye bile verecek paramız kalmamıştı. (…) Bankalardan ve kurumlardan ödünç para almayı Paşa'ya bir türlü kabul ettiremedim. Ne yapacaktık? Benim bir kürküm vardı. Erzurumlu Nafiz Bey'e müracaatla sattırılmasını rica ettim. Nafiz Bey, ‘Ocak ayı içindeyiz, ne giyeceksin' diye satmamakta ısrar ettiyse de, bu ısrar ne olursa olsun kulağıma giremezdi. Aç mı kalacaktık? Nihayet onu da sattık. Kimse de satılacak bir şey kalmadı. Paşa ile bu konuda bir çare bulamayarak, ‘Hele bakalım, sabah olsun, yine düşünürüz' sözü ile odalarımıza çekildik. Ankara'ya geldiğimiz zaman hemen bir hafta bizi belediye besledi. Fakat bu aylarca devam edemezdi. Velhasıl çaresizlik içinde (…) mustarip bir halde idik…” (Kansu, age, s. 506).
RIFAT HOCA HIZIR GİBİ YETİŞTİ.
O gece Mazhar Müfit uyuyamamış, yatağında istirahat ediyordu. Kış güneşi Ankara'yı yavaş yavaş aydınlatmaya başlamıştı ki kapı vuruldu. “Müftü Efendi geldi” dediler. Mazhar Müfit telaşla yatağından fırlayıp giyindi. İlk aklına gelen, şeker yokluğu oldu. Hoca, ya kahve isterse? Peki ya sigara içiyorsa! Ne şeker ne sigara vardı. Kısa bir süre sonra Ankara Müftüsü Rıfat Efendi, Mazhar Müfit'in odasına girdi. Ortadaki yuvarlak ve küçük masanın yanındaki bir iskemleye oturdu. Selamlaşmanın ardından Mazhar Müfit, “Müftü Efendi, zannıma göre kahve içmezsiniz, değil mi?” diye söze başlayınca, Rıfat Efendi, “Evet içmem!” dedi. “Sigara?” “Onu da kullanmam…” Aslında Rıfat Efendi kahve içerdi. Ancak yokluğun farkındaydı. Rıfat Efendi tebessüm ederek “Sizin biraz sıkıntıda olduğunuzu öğrendik, az da olsa yardımda bulunmayı vazife bildik” dedi. Mazhar Müfit, yatağın yanındaki kasayı göstererek “Paramız var!” dedi. Oysaki kasada sadece 48 kuruş vardı. Rıfat Efendi, Mazhar Müfit'i dinlemedi bile. Ayağa kalktı. Cübbesinin altından bir torba çıkardı. Torbanın içindeki kâğıt paraları saymaya başladı. Bu sırada Mazhar Müfit, “Teşekkür ederiz, ama bu konuda önce Paşa ile bir görüşseniz iyi olur” deyince Rıfat Efendi, Atatürk'le görüştüğünü söyledi. Bu sırada saydığı paraları tek tek masanın üzerine koyuyordu: 100, 200, 300, 500… derken tamı tamına 1000 lira saydı. Mazhar Müfit, sevincini belli etmemeye çalışarak paraları alıp kasaya koydu. Sonra hemen emir erini çağırdı. Masanın gözünden çıkardığı iki şekeri verip “Bize birer kahve pişir” dedi. Başından beri durumun farkında olan Rıfat Efendi gülümseyerek “Şeker pahalı, hesap lazım, size de gelen giden çok, başa çıkılmaz, değil mi?” diye latife yaptı. Kahveler içildi.
Hoca gidince Mazhar Müfit de hemen Atatürk'ün yanına gitti. Atatürk, “Ne kadar?” diye sorunca, Mazhar Müfit, “1000” dedi. Atatürk, “Gördün mü akşam ne kadar sıkılmıştık. Bu akla gelir miydi? Allah bize yardım ediyor” dedi. Bunun üzerine Mazhar Müfit, “Kul sıkışmayınca hızır yetişmez” deyince Atatürk biraz tebessüm ederek “Şimdi hızırı filan bırak bakalım, masraf ve geliri düzenle…” dedi. (Kansu, age, s.506-508).
Uluğ İğdemir, “Yılların İçinden” adlı eserinde o gün Müftü Rıfat Efendi'nin Atatürk'e verdiği paranın 1200 lira olduğunu yazıyor. (Uluğ İğdemir, Yılların İçinden, s.29).
Cemal Kutay ise o gün Müftü Rıfat Efendi'nin 1000 lira Mazhar Müfit Bey'e, 800 lira ise Cevat Abbas Bey'e verdiğini belirtiyor. (Cemal Kutay, Kurtuluşun ve Cumhuriyetin Manevi Mimarları, s. 190).
KEFEN PARASI VE ESNAF DAYANIŞMASI
İddiaya göre o gün Müftü Rıfat Efendi, kendisi ve eşi Semiha Hanım için ayırdığı “cenaze parasını” bir torba içinde Atatürk'e teslim etmişti. Hoca ayrıca Atatürk'ün yokluk ve yoksulluk içinde bir ölüm kalım savaşını örgütlemeye çalıştığını görünce Ankara esnafından 46.500 liralık bir yardım toplamıştı. (Neşit Hakkı Uluğ, Hemşerimiz Atatürk, s. 85. Bayram Sakallı, Ankara ve Çevresinde Milli Hareketler, s. 72. Ali Sarıkoyuncu, Atatürk Din ve Din Adamları, s. 172.) Falih Rıfkı Atay ve Sabahattin Selek, Müftü Rıfat Efendi'nin Ankara esnafından toplayıp Atatürk'e verdiği paranın 6.000 lira olduğunu belirtiyorlar. (Atay, age, s. 286, Selek, age, C.1, s. 136). Sabahattin Selek, bu bilgiyi bizzat Milli Mücadele'nin maliye vekillerinden Hasan Fehmi Ataç'tan aldığını yazıyor. (Selek, age, s. 136) Kısacası, miktarı tam olarak bilinmeyen bu yardım, 23 Nisan 1920'de açılacak TBMM'nin ilk bütçesini oluşturacaktı.
Ayrıca Ankara Müdafaai Hukuk Cemiyeti'nin TBMM hizmet binası için harcadığı 5.068 liranın önemli bir bölümünü de yine Rıfat Efendi toplamıştı. (Sakallı, age, s. 95, Sarıkoyuncu, age, s. 174).
HALİFEYE İSYAN EDEN MÜFTÜ
5 Eylül 1919'da Ankara'nın ileri gelenleri Padişah Vahdettin'e telgraf çekip hem Kurban Bayramı'nı tebrik etmek, hem de Ankara Valisi Muhittin Paşa'yı şikâyet etmek istemişlerdi. Ancak Sadrazam Damat Ferit, “Padişahla doğrudan doğruya görüşülemeyeceği” gerekçesiyle telgrafı kabul etmemişti. Buna çok kızan Müftü Rıfat Efendi ve Ankaralılar, İstanbul'a çektikleri başka bir telgrafla “Padişah ve onun hükümetini tanımadıklarını” bildirmişlerdi. (Sarıkoyuncu, age, s. 168. Enver Behnan Şapolyo, Kemal Atatürk ve Milli Mücadele Tarihi, s. 352.) Bu olaydan sonra Rıfat Efendi, bir anlamda padişaha isyan edip tamamen Kuvayı Milliye saflarına geçmişti. Nitekim 29 Ekim 1919'da kurulan Ankara Müdafaai Hukuk Cemiyeti'nin başkanı seçilmişti. Ayrıca Ankara'da bir gönüllü alay kurulmasına öncülük etmişti.
O sırada Milli Mücadele'ye karşı çalışan Ankara Valisi Muhittin Paşa 28 Ekim 1919'da Kuvayı Milliyecilerce tutuklanıp İstanbul'a gönderilmişti. İstanbul Hükümeti, onun yerine Ziya Paşa'yı Ankara'ya vali tayin etmişti. Ancak Ankara Müftüsü Rıfat Efendi, bu yeni valiyi bir mektupla tehdit etmişti. Eskişehir'e kadar gelen Ziya Paşa, hocanın tehdidi üzerine oradan geriye dönmek zorunda kalmıştı. (Sakallı, age, s. 63, 64. Şapolyo, age, s. 353). Atatürk, Nutuk'ta Ankara Müftüsü Rıfat Efendi'nin bu direnişinden övgüyle söz eder.
Atatürk Ankara'ya gitmeden önce, Rıfat Efendi'ye haber vermişti. 27 Aralık 1919'da Atatürk Ankara'ya geldiğinde Rıfat Efendi, “Hoş geldiniz, safa geldiniz. Kademler getirdiniz. Memleketimizi aydınlattınız. Canla başla sizinle beraberiz” diyerek Atatürk'ü karşılamıştı. (Şapolyo, age, s. 353, 371, 372 Kansu, age. C.2, s. 498).
Ankara Müftüsü Rıfat Efendi, daha sonra I. TBMM'de Menteşe (Muğla) milletvekili olarak görev alacak, sonra da halkı aydınlatmak için kurulan “irşat heyetine” seçilecekti. Bu sırada Beypazarı ayaklanmasının bastırılmasını sağlayacaktı.
İHANET FETVASINA KARŞI DİRENİŞ FETVASI
İstanbul Hükümeti'nin, 11 Nisan 1920'de Şeyhülislam Dürrizade Abdullah imzasıyla yayımladığı ihanet fetvası türlü yollarla; örneğin Yunan ve İngiliz uçaklarıyla yurda dağıtıldı. Fetva etkisiyle Anadolu'nun pek çok yerine Kuvayı Milliye'ye karşı isyanlar çıktı. Bunun üzerine Atatürk, bir an önce karşı fetva hazırlanmasını istedi. Ankara Müftüsü Rıfat Efendi başkanlığında 5 müftü, 9 müderris ve 1 medrese müdürü ile 6 kişilik din bilgini heyetinden oluşan toplam 21 kişilik bir kurul, Ankara'nın “direniş fetvasını” hazırladı. Bu fetva, Milli Mücadele yanlısı 155 müftü ve din bilgini tarafından da onaylandı. Fetva, 16 Nisan 1920'de bütün müftülüklere tebliğ edildi. Kuvvacı gazetelerde yayımlandı.
İstanbul Hükümeti'ne göre Rıfat Hoca da artık bir asiydi ve katledilmesi caizdi. 8 Haziran 1920'de İstanbul Birinci İdare-i Örfiye Divani Harbi, Ankara Müftüsü Rıfat Efendi'yi idama mahkûm etti ve mallarının müsadere edilmesine karar verdi. Rıfat Hoca'yla birlikte aralarında İsmet Paşa'nın da olduğu 16 kişi daha idama mahkûm edildi. Aynı mahkeme, daha önce de Atatürk ve arkadaşlarını idama mahkûm etmişti. Bu idam kararlarını Padişah Vahdettin, 15 Haziran 1920'de onayladı. (Şapolyo, age, s. 353, Sarıkoyuncu, age, s. 190, 191). İlk kez bir Osmanlı halife/padişahı (Vahdettin), bir müftü hakkında ölüm fermanı veriyordu. (Kutay, age, s. 189-190, Sarıkoyuncu, age, s. 191).
CUMHURİYETİN DİN POLİTİKASI VE RIFAT BÖREKÇİ
3 Mart 1924'te 429 sayılı kanunla Şeriye ve Evkaf Vekâleti kaldırılıp yerine Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. 1924'te Diyanet İşleri Başkanı olan Rıfat Börekçi, 1941'de ölümüne kadar bu görevde kaldı. 3 Mart 1924 tarihli 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu'yla Medreseler kapatıldı. Bu kanunun 4. maddesine göre 1924'te İstanbul Darülfünunu'nda bir İlahiyat Fakültesi'yle ülkenin değişik yerlerinde 29 imam-hatip okulu açıldı. İmam-hatipler, 1930'da öğrenci yetersizliği nedeniyle kapatılacak ancak 1949'da yeniden açılacaktı. İlahiyat Fakültesi ise 1933 Üniversite Reformu sırasında İslam Araştırmaları Enstitüsü'ne dönüştürülecekti. Ancak o da 1936'da öğrenci yetersizliği nedeniyle kapatılacaktı. Cumhuriyet'in ilk Kuran Kursu, 1930'larda Süleymaniye Camii'nde açıldı. (Mustafa Kemal Ulusu, Atatürk'ün Yanı Başında, s. 190.) 1932-1937 arasında Türkiye'de Diyanet İşleri Başkanlığı'na bağlı resmi 59 Kuran Kursu vardı. (Gottard Jaschke, Yeni Türkiye'de İslamlık, s. 75, 76).
TBMM, 25 Şubat 1925'te, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bir Kuran tefsiri ve tercümesi ile bir hadis kaynağı hazırlayıp halka dağıtmasını kararlaştırdı. (Bu iş için Diyanet'e 20.000 liralık ek bütçe verildi).
Cumhuriyetin ilk 15 yılında Rıfat Börekçi'nin başkanlığındaki Diyanet İşleri Kuran, hadis, hutbe vb. dinsel konularda 9 önemli eser hazırladı:
1. Elmalılı Hamdi Yazır, “Hak Dini Kuran Dili” (9 cilt), 1935.
2. Ahmet Naim-Kamil Miras, “Tecrid-i Sarih” (12 cilt), ilk 4 cilt 1932-1938 arasında çıktı.
3. Ahmet Hamdi Akseki, “Ahlak Dersleri”, 1924,1926. (Diyanet'in ilk yayını).
4. Ahmed Hamdi Akseki, “Askere Din Dersleri”, 1925. (Bu eser genişletildi ve yeni harflerle 1945'te “Askere Din Kitabı” adıyla basıldı).
5. Rıfat Börekçi-Ahmet Hamdi Akseki, “Türkçe Hutbe”, 1927,1928.
6. Ahmed Hamdi Akseki, “İslam Dini”, 1935.
7. Ahmet Hamdi Akseki, “Kuvvet ve Tayyare-Dini Öğütler ve Vaizlere Vaaz Numuneleri”, 1935.
8. Ahmet Hamdi Akseki, “Yeni Hutbelerim I”, 1936.
9. Ahmet Hamdi Akseki, “Yeni Hutbelerim II”, 1937.
1924-1950 arasında, tek parti döneminde Diyanet İşleri toplam 352.000 takım dinsel içerikli kitap bastırıp halka dağıttı. Bunların 45.000'i Kuran'ı Kerim tefsiri, 60.000'i Buhari hadislerinin tercümesi, 247.000'i ise değişik din kültürü eserleriydi. (Abdullah Manaz, Atatürk Reformları ve İslam, s. 147).
Bu çalışmaların amacı, toplumu dinselleştirmek veya dinsizleştirmek değil dinin anlaşılmasını sağlamaktı. Anlamak “seküler” bir çabadır. Dini anladıktan sonra çok inanmak, az inanmak veya inanmamak tamamen kişisel bir tercihtir. Atatürk, akla, bilime dayalı çağdaş bir ülke kurmak istedi. Ancak bunu yaparken asla din düşmanlığı yapmadı; laikliğin gereği olarak din ve vicdan özgürlüğünden yanaydı. Nitekim camiler açıktı, isteyen ibadetini yapıyordu. Dini bayramlar kutlanmaya devam ediyordu. Yasak olan din değil dincilikti, yobazlıktı.
Yeni Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş bunları bilmez mi? Yoksa bilir de işine gelmez mi?

/Tıbbiyeli Hikmet

Serdar Poirot, Türkistan Başbuğu Emir Timur'u inceledi.
04 Eki 2017 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 9/10 puan

Dikkat spoiler içerir.
Aksak Timur olarak da bilinen ve kendi adı ile anılan devletin kurucusu olan Emir Timur'un hayatının ve özellikle askeri dehasının anlatıldığı güzel bir kitap. Atatürk'ün en örnek aldığı asker olan Timur'un Maveraünnehir civarında ufak bir kabileye başkanlık ederken büyük bir imparatorluk kurmasının nasıl gerçekleştiğini anlatan kitapta, Altınordu devletinin başına geçen Toktamış Han'a yardım etmesinden sonra Toktamış'ın saldırılarından sonra düşman olması, Yıldırım Bayezid ile olan düşmanlığı, Ankara savaşından sonra Rodos şövalyelerinin elindeki İzmir'i fethetmesi, Hindistan ve Bağdat seferleri, en sonunda Çin'e kalkıştığı sefer ve ölümü detaylı bir şekilde anlatılmaktadır. Genelin aksine bu kitapta övülen Timur'un savaş dehası, casus teşkilatı, sanata ve alime verdiği önem, cezalandırma yöntemleri, dine bakış açısı, vezirleri, kurduğu devlet hakkındaki teoriler ve kişiliği hakkında da pek çok bilgi verilmektedir. Ayrıca sadece kendisi değil devletin diğer hükümdarları ve soyundan gelen Şahruh, Uluğ Bey, Said Bey, Hüseyin Baykara dönemleri ve o dönemlerde yaşanan askeri ve siyasi gelişmeler de anlatılmaktadır. Diğer okuduğumuz tarih kitaplarında yer almayan, Batı ile olan ilişkileri, elçileri ağırlama şekilleri, İspanya ve Bizans ile olan münasebetleri de detaylı bir şekilde anlatılmaktadır. Yüksek lisans tezi gibi hazırlanan bu kitap Timur'u merak edenlerin mutlaka okuması gereken kitaplardan biri.

Ruh Adam, bir alıntı ekledi.
23 Eyl 2017 · Kitabı okudu · 10/10 puan

Şehit Ali Paşa, aslında bir kitap kurdu idi. Binlerce kitabı vardı. Kitaplarının yalnız fihristi dört cilt tutuyordu. Özellikle Mora seferi sırasında eski Yunan kültür hayatına ait pek çok kitaplar getirmişti.

Ali Paşa'nın şehadeti üzerine, gelenek gereğince el konulan malları arasında özellikle Mora'dan getirilen kitaplar vardı...

İşte bu kitaplar, zihinlere çöken, aklı felç eden o köhne zihniyetin ortaya çıkmasına vesile olacaktı...

Gelişmeler şöyle olur:

Padişah, bu kitapların vakfının şer'an caiz olup olmadığını Şeyhülislam Ebu İshak İsmail Efendi'den sorar. Şeyhülislam Efendi'nin verdiği yanıt çok ilginçtir. Efendi, "Felsefe, tarih,astronomi kitaplarının vakfı caiz değildir" diye fetva verir!

Bu hüküm üzerine Padişah 3. Ahmet, Ordu Kadısı Sun'ullah Efendi'ye gönderdiği Hattı-ı Hümayun'da şöyle demek zorunda kalır:

".... Üç cillte mestur olan kitaplarının, defterlerinde yazıldığı üzere her bir fenden olanı başkaca ve alelicmal defteri ve Mora Seferi avdetinden sonra aldığı kütüp henüz bu defterlere kayıt olunmağla anların bile defterleri mazbut ve hususu mezkür a'lemül ülema-ül mütebahhirin, bilfiil Şeyhül İslam ve müftü-el-enam olan Mevlana Ebil İshak İsmail Adam, Allah-ü Teala fazluhundan istifa olundukça kütübükasiresi olan Zeyd'in Felsefe ve Nücum ve Ekazib ile meşhun olan eş'ar ve tevarihe müteallik kitapları bile vakıfta bilel olamaz. Ol makule kütübün vakfı mütearif değüldür deyu fetvayı şerife verilmekle...

Kısacası Padişah diyor ki: Şeyhülislam'ın verdiği fetvaya göre Ali Paşa'nın kitapları arasında bulunan felsefe, tarih ve astronomi-matematik kitaplarını millete okutmak dinen caiz değildir!

Ve bu kitaplar halka sunulmuyor...

Avrupa'da bilginin, bilimin heyecanı sürerken, Farabi'nin, İbni Sina'nın, Uluğ Bey'in yüzlerce yıl önce okuyup faydalandığı kitapları, Osmanlı Şeyhülislamı Ebu İshak İsmail Efendi, 18. yüzyılın başında, "din adına caiz değildir" diye, gerçek dışı bir hüküm ile Türkler'den-Müslümanlar'dan esirgeyebiliyordu!

Osmanlının Arka Bahçesi, Mevlüt Uluğtekin Yılmaz (Togan)Osmanlının Arka Bahçesi, Mevlüt Uluğtekin Yılmaz (Togan)