• İsmail Aka biz Ege'ye gelmeden 5 yıl önce emekli olmuş, kendisinden ders alamadık ama onun öğrencilerinden ders alma şansını elde ettik. Timur Devleti Kitabı; Timur, Şahruh, Uluğ Bey, Abdullatif, Abdullah, Ebu Said ve Hüseyin Baykara'nın dönemlerini genel olarak ele almış bir eser. Genelde seferler üzerine durulduğu görülüyor, yer yer insanı sıkıyor çünkü sürekli tekrara düşüyormuş gibi bir hava yaratıyor. Timur'dan sonra devletin kısa sürede çökmesi veraset sistemindeki geneleksel Türk Devlet Teşkilatlanmasından kaynaklanıyor. Timur'dan kısa bir sonra devlet yavaş yavaş tarihten siliniyor. Aynı devirlerde Osmanlı Devleti ise veraset sisteminde yapmış olduğu değişiklikler neticesinde kendisinden önceki Türk devletlerine nazaran daha uzun bir süre yaşamasını sağlıyor. Timur bir kasırga gibi gelip geçti tıpkı Cengiz Han gibi. Tez yazan arkadaşlar var ise bu dönemlerle alakalı işine yarar, tavsiye ederim.
  • "Bu kadar hız, sanki zaman elimden kaçıyormuş gibi bir his veriyor Uluğ Ata'm!" dedim.
    Gülümsedi.
    "Demek ki bunu farketme çağına ulaştın Salık Bey!" dedi, "Zaman uçar zaten, fakat bunu ancak belli bir yaştan sonra fark edersin!"
    Haklıydı. Zaman, dikkatimi çekiyordu.
    "Zaman hiç önemli değil!" diye sürdürdü sözünü "Zaman geçecek. Oysa zamana değer vermek, zamanın gereğini yapmakla mümkündür."
    Ahmet Haldun Terzioğlu
    Sayfa 536 - Panama Yayıncılık
  • Bayat atı birle sözüg başladım 
    Törütgen igidgen keçirgen idim

    Kitab atı urdum kutadgu bilig 
    Kutadsu okıglıka tutsa elig

    Sözüm sözledim men bitidim bitig 
    Sunup iki ajunnı tutgu elig

    Bu kün togdı ilig bu kılkı birle 
    Yarudı ajunka kün ay teg yola

    Kanı ol bu dünya nengin tirgüçi 
    Nengi birle yirde kodı barguçı

    Kanı ol togardın batarga tegi 
    Yorıp il tutuglı bu dünya begi

    Ölüm tuttı iltti bu somışlang 
    Sini mu kodur kör ay kılkı arıg

    İdi yakşı aymış biliglig sözi 
    Uka bargıl emdi ay köngli yazı

    Özüng yüdti munça bodun yekleri 
    Odung tur usal bolma saknu yon

    Yula teg köyer sen bu kün ay ilig 
    Yarukluk adınka turur ay silig

    Bu kün edgü bolsun tise sen kamug 
    Özüng edgü bolgıl ay ilde ulug

    Bodun artasa anı begler tüzer 
    Kah artasa beg anı kim süzer

    Negü tir eşitgil katı belgülüg 
    Kutı birle ilde çavıkmış külüg

    Kiming birle devlet yaraşsa kelip 
    Başın kökke tegrür yokaru kılıp

    Bitig ıdtı ilig öz elgin bitip 
    Negü sözledi erse körgil okıp

    Günümüz Türkçesi ile :

    Tanrı adıyla söze başladım; üreten, besleyen, bağışlayan Tanrım!

    Kitabın adını Kutadgu Bilig koydum, okuyana mutluluk versin, elinden tutsun.

    Sözümü söyledim, ben kitabımı yazdım. Bu kitap uzanıp iki dünyayı tutacak bir eldir.

    Bu Kün Togdı hükümdar bu tavrı ile güneş ve ay gibi doğarak dünyayı aydınlattı.

    Bu dünya malını toplayan ve yerden aşağı giden hani?

    Doğudan batıya kadar yürüyüp memleketler fetheden bu dünyanın beyi hani?

    Ölüm bu saydıklarımı tutup götürdü, ey temiz huylu, seni mi bırakır?

    Bilgili sözü pek güzel söylemiş. Ey gönlü âşık insan şimdi anlamaya çalış.

    Bunca halkın yüklerini yüklendi; uyanık dur, gafil olma (diye) düşünerek yürüdü.

    Bugün, ey hükümdar meşale gibi yanıyorsun! Ey temiz insan, parlaklık başkası içindir.

    Eğer bugün herkes iyi olsun dersen, ey memleketin büyüğü, kendin iyi ol!

    Halk bozulursa yoldan çıkarsa beyler düzene sokar, bey yoldan çıkarsa onu kim durultur?

    Saadete ulaşmış, bu saadetiyle memlekette şöhret bulmuş ünlü insan ne der, işit!

    Saadet kime gelip ona uyum sağlarsa, onu yukarı kaldırıp başını göğe ulaştırır.

    Hükümdar kendi eliyle yazıp mektup gönderdi ve ne söylediyse okuyup gör.
  • Allah'ı Görmemeyi Nasıl Başarıyorsunuz?

    Küçük Nusreddin bulutlara bakan büyük hocaların yanına gitti. O da onlarla birlikte gökyüzüne bakmaya başladı. Küçük çocuğun varlığını fark eden yaşlı adam gülümsedikten sonra konuşmaya devam etti.

    "Senin dediğin gibi olamaz, bence Kemaleddin el- Farisi'nin açıklaması daha akla uygun." Diğer âlim, küçümser bir edayla karşı çıktı.

    "Işığı, gözlerin yaydığı bir nur olmaktan çıkarıp her nesneye bir ışınım izafe etmek kadar tuhaf bir açıklama bu da."

    "Ah hocam ah, sen daha neredesin? Işığın eşyadan mı, gözden mi çıktığını tartışacaksak optik bahislerine hiç girmeyelim daha iyi."

    Ağzı bir karış açık, iki âlimi dinleyen Nusreddin'e daha fazla kayıtsız kalamayan yaşlı âlim, onu kucağına alıp belli belirsiz seçilen gökkuşağını gösterdi.
    "Söyle bakalım sence bu nasıl oluşuyor?"
    "Allah yapıyor."
    "Eh, bak çocuk en doğrusunu söyledi. Evet, Allah yapıyor ama bunu nasıl yapıyor?"
    " 'Ol' diyor ve oluyor."
    "Eh o da tabi ama bir sebebe tevessül ediyor, bu sebebi öğrenmek ister misin?"
    "İsterim."
    "Güneş ışığı, gökyüzündeki damlalara girmesi ve çıkması sırasında iki defa kırılır ve iki kat yansımaya yol açar, birbirine oldukça yakın olan saydam ve küresel damlaların özel mahiyetleri ışığın böyle farklı renkler ortaya çıkarmasına sebep olur. Anladın mı? "

    "Anladım."

    Yaşlı adam gülümsedi. Arkadaşına 'Bak şu çocuk bile anladı' der gibi baktı. "Gerçekten mi anladın? Tekrar et bakalım o zaman."

    "Allah'ın ışığı, Allah'ın damlalarına giriyor, Allah'ın renklerini, Allah'ın kulları görüyor."

    "Hay yaşa sen e mi! Ne biçim çocuk bu yahu? Biraz büyük olsa, bizi zındıklıkla itham edecek."

    Diğeri Nusreddin'in yanaklarını sıkıp "Sana bunları kim öğretti?" diye sordu.

    Söze "Şey" diye başlamamak için kendisini zor tutan Nusreddin, "Siz büyük âlimlersiniz, ben size sorayım" dedi. İkiside gülümseyerek birbirlerine baktılar.
    "Haydi, sor bakalım."

    "Allah'ı görmemek için ne yapıyorsunuz? Yani ışığı, bulutları ve gökkuşağını Allah olmadan görmek için... Ne kadar zaman bu halde kalabiliyorsunuz?"

    İkisi de sustu. Adam, sanki elinde alevden bir top varmış gibi, Nusreddin'i acele ile yere indirip "Destur" dedi.

    "Sen Allah'ı mı görüyorsun? Hayır, hayır ama ne görüyorsun?"

    "Şey..." hem "şey" demeye, hem de terlemeye başladı. "Şey... O... Şey gibi, bilmiyorum, O mu? Ama bir an varaklara bakıyorum, hocanın ödevini yapmak için, sonra harfler karışıyor, mürekkep kağıdın üzerinde dağılıp toplanıyor ve bütün kağıtta onun adı yazıyor."

    Yaşlı âlim yere çöktü. Nusreddin'in minik ellerini okşamaya başladı. Bu sırada dikkatle gözlerinin içine bakıyordu.

    "Bulutlar Güneş'e çekiliyor, evet bulutlar çekiliyor. Böyle vuv, vuv, vuv diye" Eliyle bulutları işaret edip ayaklarının ucunda yükselerek, Güneş'e doğru nasıl çekildiklerini işaret ediyordu. Diğeri de dikkat kesilmiş bu tuhaf konuşmayı dinliyordu.

    "Ağaçlar köklerinden sökülüp birbirine çarpıyor, yani renkleri falan hepten uçuyor. Aslında bütün renkler bir renk oluyorlar. Ve sesler duyuyorum. Her şey bir şeyin içine toplanırken, o bütün olan şey 'Allah, Allah' diye çarpıyor. Kalp gibi evet ama daha şiddetli... Sonra dedemi görüyorum ve onun dedesini... Biz hep böyle peş peşe, oyun oynar gibi birbirimizin eteklerinden tutarak Güneş'e doğru uçuyoruz. Hani geceleyin fenerin ışığını sallarsın da, arkasında bir iz kalır ya. İşte öyle ışıktan bir iz oluyoruz. Ve hızla dönüp duruyoruz. Dedem 'Allah Allah' diyor ve ben neredeyim bilmiyorum, sanki kendimi dışarıdan seyrediyorum, sonra içeriden dışarıyı seyrediyorum. Ellerim, ayaklarım her şeyim ışık. Yok oldum sanıyorum ama her şey bende yok oluyor sanki. Ağaçlar bulutlar ve yıldızlar… Öyle yıldızlar ki, Güneş'ten bile büyük, hepsi içime düşüyor. Ve dedemle dedesi de yok oluyor. Her şey yok oluyor, sonra yok da yok oluyor. İşte o yokluğu anlatamam. Ve saatlerce bu halde kalıyorum, sabah olunca da ödevim yetişmiyor."

    Alnı, sırtı, her yeri ter içinde kalmıştı. Yaşlı adam çırpınmasını engellemek için onu güçlükle zapt etmiş, geçirdiği hali dehşetle izlemişti. Nefes nefese kalan Nusreddin, aksakallarının arasına minik parmaklarını sokup sordu.

    "Siz nasıl bunu dur durduruyorsunuz?" Yani şeylerin birleşmesini nasıl engelliyorsunuz?"

    Ürpertisi geçmemiş olan âlim, "Senin adın ne?" diye sordu.

    "Nusreddin."

    "Seni bu medreseye kim getirdi?"

    "Dayım."

    "O nerede?"

    "Şurada, sütunun arkasından bizi izliyor."

    Dediği yöne baktıklarında saklanmaya çalışan bir adam gördüler.
    Yaşlı âlim, tanımak ister gibi baktı. Fark edildiğini anlayan Hoca İbrahim ortaya çıktı.

    "İbrahim sen misin? Bu çocuğun dayısı mısın sen?"

    "Evet üstadım."

    "Sen onu yanlış yere getirmişsin evladım."

    Durdu, bir süre çocuğun siyah saçlarına şevkatle baktı.

    "Neredeydi bu çocuğun evi?"

    "Bağistan köyü, bizim köyümüz."

    "Ala, ala, oraya geri götür. Bizim ilmimiz buna lazım değil. Onun derdinden burada kimse anlamaz. Onun derdi büyük dert."

    Dayısı Nusreddin'in yüzüne baktı.

    "İstiyor musun, seni geri götüreyim mi?"

    "Beni hekime götür dayı. Biri saymaktan yoruldum."

    Sonra cübbesinin içinde yokluğu iyice biriktirdi de âlimlerin en büyüğünün medresesine doğru yola çıktı. Uluğ Bey'in dünyasını yıkmaya gidiyordu.
  • ""Türk" için Türklüğün askeri, siyasi ve medeni geçmişi yalnız Hüdavendigar'lardan, Fatih'lerden, Selim'lerden, İbn-i Kemal'lerden, Nefi'lerden, Baki'lerden, Evliya Çelebi'lerden, Kemal'lerden teşekkül ediyor; Oğuzlara, Cengiz'lere, Timur'lara, Uluğ Bey'lere, Farabi'lere, Ibn-i Sina'lara, Teftazani ve Nevai'lere kadar varamıyor..."
  • “Türk için Türklüğün askeri, siyasî ve medeni geçmişi yalnız Hüdavendigarlarından, Fatih'lerden, Selim'lerden, İbni Kemal'lerden, Nefi'lerden, Baki'lerden, Evliya Çelebi'lerden, Kemal'lerden teşekkül ediyor; Oğuz'lara, Cengiz'lere, Timur'lara, Uluğ Bey'lere, Farabi'lere, İbni Sina'lara, Teftazani ve Nevai'lere kadar varamıyor.”
  • Orhun yazıtları Doğu Yüzü:

    Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insan oğlu kılınmış. İnsan oğlunun üzerine ecdadım Bumin Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk milletinin ilini töresini tutuvermiş, düzenleyi vermiş. Dört taraf hep düşman imiş. Ordu sevk ederek dört taraftaki milleti hep almış, hep tâbi kılmış. Başlıya baş eğdirmiş, dizliye diz çöktürmüş. Doğuda Kadırkan ormanına kadar, batıda Demir Kapı’ya kadar kondurmuş. İkisi arasında pek teşkilâtsız Göktürk öylece oturuyormuş. Bilgili kağan imiş, cesur kağan imiş. Buyruku yine bilgili imiş tabiî, cesur imiş tabiî. Beyleri de milleti de doğru imiş. Onun için ili öylece tutmuş tabiî. İli tutup töreyi düzenlemiş. Kendisi öylece vefat etmiş. Yasçı, ağlayıcı, doğuda gün doğusundan Bökli Çöllü halk, Çin, Tibet, Avar, Bizans, Kırgız, Üç Kurıkan, Otuz Tatar, Kıtay, Tatabı, bunca millet gelip ağlamış, yas tutmuş. Öyle ünlü kağan imiş. Ondan sonra küçük kardeşi kağan olmuş tabiî, oğulları kağan olmuş tabiî. Ondan sonra küçük kardeşi büyük kardeşi gibi kılınmamış olacak, şğlu babası gibi kılınmamış olacak. Bilgisiz kağan oturmuştur, kötü kağan oturmuştur. Buyruku da bilgisizmiş tabiî, kötü imiş tabiî. Beyleri, milleti ahenksiz olduğu için, Çin milleti hilekâr ve sahtekâr olduğu için, aldatıcı olduğu için, küçük kardeş ve büyük kardeşi birbirine düşürdüğü için, bey ve milleti karşılıklı çekiştirdiği için, Türk milleti il yaptığı ilini elden çıkarmış, kağan yaptığı kağanını kaybedi vermiş. Çin milletine beylik erkek evladı kul oldu, hanımlık kız evlâdı cariye oldu. Türk beyler Türk adını bıraktı. Çinli beyler Çin adını tutup, Çin kağanına itaat etmiş. Elli yıl işi gücü vermiş. Doğuda gün doğusunda Bökli kağana kadar ordu sevk edi vermiş. Batıda Demir Kapıya kadar ordu sevk edi vermiş. Çin kağanına ilini, töresini alı vermiş. Türk halk kitlesi şöyle demiş: İlli millet idim, ilim şimdi hani, kime ili kazanıyorum der imiş. Kağanlı millet idim, kağanım hani, ne kağana işi gücü veriyorum der imiş. Öyle diyip Çin kağanına düşman olmuş. Düşman olup, kendisini tanzim ve tertip edemediğinden yine teslim olmuş. Bunca işi gücü verdiğini düşünmeden, Türk milletini öldüreyim, kökünü kurutayım der imiş. Yok olmaya gidiyormuş. Yukarıda Türk tanrısı, Tük mukaddes yeri, suyu öyle tanzim etmiş. Türk milleti yok olmasın diye, millet olsun diye babam İltiriş Kağanı, annem İlbilge Hatunu göğün tepesinde tutup yukarı kaldırmış olacak. Babam kağan on yedi erle dışarı çıkmış. Dışarı yürüyor diye ses işitip şehirdeki dağa çıkmış, dağdaki inmiş, toplanıp yetmiş er olmuş. Tanrı kuvvet verdiği için babam kağanın askeri kurt gibi imiş, düşmanı koyun gibi imiş. Doğuya, batıya asker sevk edip toplamış, yığmış. Hepsi yedi yüz er olmuş. Yedi yüz er olup ilsizleşmiş, kağansızlaşmış milleti, cariye olmuş, kul olmuş milleti, Türk töresini bırakmış milleti, ecdadımın töresince yaratmış, yetiştirmiş. Tölis, Tarduş milletini orda tanzim etmiş. Yabguyu, şadı orda vermiş. Güneyde Çin milleti düşman imiş. Kuzeyde Baz Kağan, Dokuz Oğuz kavmi düşman imiş. Kırgız, Kurıkan, Otuz Tatar, Kıtay, Tatabı hep düşman imiş. Babam kağan bunca … Kırk yedi defa ordu sevk etmiş, yirmi savaş yapmış. Tanrı lûtfettiği için illiyi ilsizletmiş, kağanlıyı kağansızlatmış, düşmanı tâbi kılmış, dizliye diz çöktürmüş, başlıya baş eğdirmiş. Babam kağan öylece ili, töreyi kazanıp, uçup gitmiş. Babam kağan için ilkin Baz Kağanı balbal olarak dikmiş. O töre üzerine kağan oturdu. Amcam kağan oturarak Türk milletini tekrar tanzim etti, besledi. Fakiri zengin kıldı, azı çok kıldı. Amcam kağan oturduğunda kendim Tarduş milleti üzerinde şad idim. Amcam kağan ile doğuda Yeşil Nehir, Şantung ovasına kadar ordu sevk ettik. Batıda Demir Kapıya kadar ordu sevk ettik. Kögmeni aşarak Kırgız ülkesine kadar ordu sevk ettik. Yekûn olarak yirmi beş defa ordu sevk ettik, on üç defa savaştık. İlliyi ilsizleştirdik, kağanlıyı kağansızlaştırdık. Dizliye diz çöktürdük, başlıya baş eğdirdik. Türgiş Kağanı Türkümüz, milletimiz idi. Bilmediği için, bize karşı yanlış hareket ettiği için kağanı öldü. Buyruku, beyleri de öldü. On Ok kavmi eziyet gördü. Ecdadımızın tutmuş olduğu yer, su sahipsiz olmasın diye Az milletini tanzim ve tertip edip … Bars bey idi. Kağan adını burda biz verdik. Küçük kız kardeşim prensesi verdik. Kendisi yanıldı, kağanı öldü, milleti cariye, kul oldu. Kögmenin yeri, suyu sahipsiz kalmasın diye Az, Kırgız kavmini düzene sokup geldik. Savaştık … ilini geri verdik. Doğuda Kadırkan ormanını aşarak milleti öyle kondurduk, öyle düzene soktuk. Batıda Kengü Tarmana kadar Türk milletini öyle kondurduk, öyle düzene soktuk. O zamanda kul kullu olmuştu. Cariye cariyeli olmuştu. Küçük kardeş büyük kardeşini bilmezdi, oğlu babasını bilmezdi. Öyle kazanılmış, düzene sokulmuş ilimiz, töremiz vardı. Türk, Oğuz beyleri, milleti, işitin: Üstte gök basmasa, altta yer delinmese, Türk milleti, ilini töreni kim boza bilecekti? Türk milleti, vazgeç, pişman ol! Disiplinsizliğinden dolayı, beslemiş olan bilgili kağanınla, hür ve müstakil iyi iline karşı kendin hata ettin, kötü hâle soktun. Silahlı nereden gelip dağıtarak gönderdi? Mızraklı nereden gelerek sürüp gönderdi.Mukaddes Ötüken ormanının milleti, gittin. Doğuya giden, gittin. Batıya giden, gittin. Gittiğin yerde hayrın şu olmalı: Kanın su gibi koştu, kemiğin dağ gibi yattı. Beylik erkek evlâdın kul oldu, hanımlık kız evlâdın cariye oldu. Bilmediğin için, kötülüğün yüzünden amcam, kağan uçup gitti. Önce Kırgız kağanını balbal olarak diktim. Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye, babam kağanı, annem hatunu yükseltmiş olan Tanrı, il veren Tanrı, Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye, kendimi o Tanrı kağan oturttu tabiî. Varlıklı, zengin millet üzerine oturmadım. İşte aşsız, dışta elbisesiz; düşkün, perişan milletin üzerine oturdum. Küçük kardeşim Kül Tigin ile konuştuk. Babamızın, amcamızın kazanmış olduğu milletin adı sanı yok olmasın diye, Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım. Küçük kardeşim Kül Tigin ile, iki şad ile öle yite kazandım. Öyle kazanıp bütün milleti ateş, su kılmadım. Ben kendim kağan oturduğumda, her yere gitmiş olan millet öle yite, yaya olarak çıplak olarak dönüp geldi. Milleti besleyeyim diye, kuzeyde Oğuz kavmine doğru, doğuda Kıtay, Tatabı kavmine doğru, güneyde Çine doğru on iki defa büyük ordu sevk ettim, … savaştım. Ondan sonra, Tanrı bağışlasın, devletim var olduğu için, kısmetim var olduğu için, ölecek milleti diriltip besledim. Çıplak milleti elbiseli, fakir milleti zengin kıldım. Az milleti çok kıldım. Değerli illiden, değerli kağanlıdan daha iyi kıldım. Dört taraftaki milleti hep tâbî kıldım, düşmansız kıldım. Hep bana itaat etti. İşi gücü veriyor. Bunca töreyi kazanıp küçük kardeşim Kül Tigin kendisi öylece vefat etti. Babam kağan uçtuğunda küçük kardeşim Kül Tigin yedi yaşında kaldı … Umay gibi annem hatunun devletine küçük kardeşim Kül Tigin er adını aldı. On altı yaşında, amcam kağanın ilini, töresini şöyle kazandı: Altı Çub Soğdaka doğru ordu sevk ettik, bozduk. Çinli Ong vali, elli bin asker geldi, savaştık. Kül Tigin yaya olarak atılıp hücum etti. Ong valinin kayın biraderini, silâhlı, elle tuttu, silâhlı olarak kağana takdim etti. O orduyu orda yok ettik. Yirmi bir yaşında iken, Çaça generale karşı savaştık. En önce Tadıgın, Çorun boz atına binip hücum etti. O at orda öldü. İkinci olarak Işbara Yamtar’ın boz atına binip hücum etti. O at orda öldü. Üçüncü olarak Yigen Silig beyin giyimli doru atına binip hücum etti. O at orda öldü. Zırhından kaftanından yüzden fazla ok ile vurdular, yüzüne başına bir tane değdirmedi. … Hücum ettiğini, Türk beyleri, hep bilirsiniz. O orduyu orda yok ettik. Ondan sonra Yir Bayırkunun Uluğ Irkini düşman oldu. Onu dağıtıp Türgi Yargun Gölünde bozduk. Uluğ İrkin azıcık erle kaçıp gitti. Kül Tigin yirmi altı yaşında iken Kırgıza doğru ordu sevk ettik. Mızrak batımı karı söküp, Kögmen ormanını aşarak yürüyüp Kırgız kavmini uykuda bastık. Kağanı ile Songa ormanında savaştık. Kül Tigin, Bayırku’nun ak aygırına binip atılarak hücum etti. Bir eri ok ile vurdu, iki eri kovalayıp takip ederek mızrakladı. O hücum ettiğinde, Bayırku’nun ak aygırını, uyluğunu kırarak, vurdular. Kırgız kağanını öldürdük, ilini aldık.O yılda Türgiş’e doğru Altın ormanını aşarak, İrtiş nehrini geçerek yürüdük. Türgiş kavmini uykuda bastık. Türgiş kağanının ordusu Bolçu’da ateş gibi, fırtına gibi geldi. Savaştık. Kül Tigin alnı beyaz boz ata binip hücum etti. Alnı beyaz boz …… tutturdu. İkisini kendisi yakalattı. Ondan sonra tekrar girip Türgiş kağanının buyruku Az valisini elle tuttu. Kağanını orda öldürdük, ilini aldık. Türgiş avam halkı hep tâbi oldu. O kavmi Tabarda kondurduk … Soğd milletini düzene sokayım diye İnci nehrini geçerek Demir Kapıya kadar ordu sevk ettik. Ondan sonra Türgiş avam halkı düşman olmuş. Kengeris’e doğru gitti. Bizim askerin atı zayıf, azığı yok idi. Kötü kimse er … kahraman er bize hücum etmişti. Öyle bir zamanda pişman olup Kül Tigini az erle eriştirip gönderdik. Büyük savaş savaşmış. Türgiş avam halkını orda öldürmüş, yenmiş. Tekrar yürüyüp…