“Yürürken Bülent elimi hiç bırakmaz, acıtırcasına sıkardı. Hayatı boyunca ne zaman elimi tutsa çok sıkarak tutmuştur. Onun hep sağından yürüdüğüm için de sol elim onun avucunda olduğundan, yüzüğüm parmaklarımı çok acıtırdı. Gideceğimiz yere varmadan da elini gevşetmezdi. Bu yüzden, zamanla yüzüğüm daire şeklini bırakmış ovale dönüşmüştü. Şimdilerde, ondan ayrı üç yıl geçirmiş olmama rağmen, gözüm yüzüğüme iliştiğinde hep o tatlı acıyı yaşarım.”
“Bülent, Ulus’ta yadırganmıştı. Onu fazla nazik bulmuşlardı. Küfretmiyordu. Sakindi. Ayrıca alışılagelmişin dışında bir görüntüsü vardı. Londra’daki son günlerimizde, ona bir ceket almıştık, tüvit cinsi. Dirsekleri meşinle yamanmış. İngilizler tutumlu insanlardı. Ceketlerinin dirseklerini daha eskimeden meşinle kaplarlardı. Zaten birçok spor ceket dirseği meşinli olarak satılırdı.”
“ Ben orada önce mutlaka bir Bortsch çorbası içerdim. Bortsch çorbası, bir Rus çorbasıydı. Bildiğim kadarıyla Rusya’da işçiler sabahları bu çorbadan içmeden evden çıkmazlarmış. Gıda bakımından çok zengin, çok güçlü bir çorbadır bu. İçinde olmadık yoktur. Soğan, pancar, patates, kereviz, domates, sarımsak ve lahana. Ama lahana ağırlıklı...”
“İleriki günlerimizde Bülent’e soyadının anlamını sordum. Babası, Kurtuluş Savaşı yıllarında Kastamonu’da görev yapıyormuş. 1934’te Soyadı Kanunu çıkınca bu ildeki, doğasını çok sevdiği Ecevit yöresini kütüğüne soyadı olarak kaydettirmiş.”