• Şöyle bir sahne düşünün: birbirlerini tanımayan üç dört yüz kişiye çift çift ayrılmaları ve eşlerine şu bir tek soruyu tekrar tekrar sormaları söyleniyor: --Ne istiyorsun?--
    Daha basit bir şey olabilir mi? Masum bir soru ve onun yanıtı.
    Oysa ben, bu grup alıştırmasının beklenmedik güçte duygular uyandırdığına defalarca tanık olmuşumdur. Çoğu kez birkaç dakika içinde oda yoğun bir heyecanla sarsılır. Erkekler ve kadınlar - hem hiç de çaresiz ve yoksul olmayan, başarılı, sağlıklı, iyi giyimli, yürürken ışıltılar saçan insanlar - ta derinlerinde çalkantılar yaşarlar. Sonsuza dek yitirmiş oldukları kişilere - ölmüş ya da yanlarında olmayan anne ve babalara, eşlere, çocuklara, arkadaşlara - seslenirler: --Seni tekrar görmek istiyorum.-- --Sevgini istiyorum.-- --Benimle gurur duyduğunu bilmek
    istiyorum.-- --Seni sevdiğimi ve bunu sana hiç söylemediğim için
    ne kadar pişman olduğumu bilmeni istiyorum.-- --Dönmeni istiyorum - öyle yalnızım ki.-- --Hiç yaşamadığım çocukluğumu istiyorum.-- --Sağlıklı olmak, yeniden genç olmak istiyorum. Sevilmek, sayılmak istiyorum. Yaşamımın bir anlamı olsun istiyorum. Bir şey başarmak istiyorum. Umursanmak, önemli olmak, anımsanmak istiyorum.--

    Ne çok istek. Ne çok özlem. Ve ne çok acı, yüzeye ne kadar yakın,
    yalnızca birkaç dakika derinde. Yazgı acısı. Varoluş acısı. Hep orada olan, yaşam zarının hemen altında sürekli uğuldayan acı. Ulaşılması böylesine kolay olan acı. Pek çok şey - basit bir grup alıştırması, birkaç dakikalık derin düşünce, bir sanat yapıtı, bir vaaz, kişisel bir kriz, bir kayıp - bize en derindeki isteklerimizin hiçbir zaman gerçekleşemeyeceğini anımsatır: genç kalmak, yaşlanmayı durdurmak, yitirdiğimiz insanların dönmesi, ebedi aşkı bulmak, himaye edilmek, anlam ve önem kazanmak, ölümsüzlüğe kavuşmak.
  • 199 syf.
    ·9/10
    Kurduğumuzu sandığımız ama çoğumuzun aslında ne olduğundan haberi bile olmayan şey.
    Nerede başlıyor iletişim? Nerede son buluyor?
    "İki insan birbirini fark ettiğinde iletişim başlar." diyor Cüceloğlu.
    Peki kaçımızın haberi vardı bundan?
    Sadece konuşmak değildir iletişim, çoğumuzun düşüncesinin aksine iletişimin o kadar çok çeşidi vardır ki...
    Dokunma, duyma, koklama, farkına varabildiğimiz her şey bir iletişim kanalıdır oysa. Bir insan yanınızdan geçtiğinde size selam vermiyorsa bu iletişimdir. Çünkü burada size verdiği bir çok gizli mesaj vardır. Başka birisi yanınıza gelip konuşmaya başlıyorsa bu da bir iletişimdir.
    Hoş bir parfüm sıkmış birisinin yanından geçerken, tanımasanız bile koku aracılığıyla size ilettiği mesajlar vardır, yani parfüm de bir iletişim kanalıdır.

    Ve iletişim kurulduktan sonra her birey kendi var oluşunu bir şekilde karşısındaki kişiye hissettirmek ister. Birey olarak var oluşumuz da beş soruya bağlıdır. Yani iletişim kurulduktan itibaren birey bu beş soruya sezgisel olarak tatmin edici yanıtlar almaya çalışır. Peki nedir bu sorular:

    1- Kaale alınıyor muyum? Beni umursuyorlar mı?
    "Can" kaale alınmak yani umursanmak ister. Bunu da anlamasının en basit yolu ortamda 'can'ın dinlenip dinlenmediğidir. Birey bunu sezgileriyle doğru bir şekilde saptar. Birisiyle konuşurken gözlerinin içine bakarak dinlemesi sizi sadece size odaklanarak dikkatle dinlediğinin bir göstergesi iken, siz konuşurken başka şeylerle ilgilenmesi asla yüzünüze bakmaması sizi zorunluluktan dinlediğinin aklının başka yerlerde olduğunun göstergesidir. Bu şekilde umursanmayan birey belli bir süre sonra uğraşmaktan ve iletişim kurmaktan vazgeçecek veya iyi-kötü demeden onu dinleyen kimselere yönelecektir...

    2- Kabul ediliyor muyum? Beni olduğum gibi, yargılamadan kabul ediyorlar mı?
    Kimseyi kalıplara sokamazsınız. Zaten kimsenin de böyle bir hakkı yoktur. Bu yüzden kişi kendisini olduğu gibi kabul eden, onu herkesle aynı olması için zorlamayan, aksine onun kendine özgü bir birey olduğunun farkında olan ve bunu geliştirmesi için ona destek olan kimselerle vakit geçirmek ister.

    3- Değerli miyim? Beni vazgeçilmez ve eşsiz olarak görüyorlar mı?
    Her insan bulunduğu konumda değer görmek ister. Bu ister iş hayatı olsun ister özel hayat. Herkesin mutlaka bir potansiyeli vardır, başarılı olduğu bir konu, iyi olduğu bir şeyler ve bunlar onu değerli kılmalıdır. Eğer kişi yerinin kolayca doldurulabileceğini düşünen kimselerle çevrili haldeyse bu kendisini değersiz hissetmesine yol açacak ve artık bulunduğu konumda mutlu olamayacaktır...

    4- Yeterli miyim? Beni becerikli, bir şeyler yapabilecek güçte görüp yapabileceğime güveniyorlar mı?
    Aslında herkes mutlaka bir konuda iyidir. Sadece bazen bu konu üzerinde biraz yoğunlaşması, birilerinin yol göstermesine ihtiyaç duyar. Fakat ona yol gösterecek kadar onu önemseyen kimse yoksa, ya da nihayetinde başarılı olabileceğine kimse inanmıyorsa birey var oluşun beş boyutunu yaşayamaz.
    Bunu yaşayamayan kişi bazen çıkıp haykırmak ister:
    "Ben bunu başarabilirim. Başarabileceğimi biliyorum ve sizden tek istediğim bana inanmanız, motivasyonuma ket vurmamanız... Çünkü geri kalan her şeyle ben zaten başa çıkabilirim.!"

    5- Sevilmeye layık mıyım? Beni ben olduğum için özleyip, benimle zaman geçirmek istiyorlar mı?
    Burada aslında önemli olan nasıl bir sevgiden bahsettiğimiz.
    Mesela çocuğunu çok sevdiği için onu aşırı derecede koruyan ve sonunda her şeyini kısıtlayarak hayatını yaşanmaz hale getiren annenin sevgisi mi?
    Ya da birini çok sevdiği için onun başkasını sevmeye hakkı olmadığını düşünen 'ya benimsin ya kara toprağın' düşüncesine sahip gencin sevgisi mi?
    Ya da sırf kan bağınız olduğu için sevme zorunluluğu duyduğunuz ailevi sevgi mi bahsettiğimiz?
    Maalesef bunların hiç biri gerçek sevgi değildir. Yani, bunlara sevgi diyorsanız, sevgi tanımınızı baştan gözden geçirmenizi öneririm.
    Çünkü sevmek, hayatının her anını karşısındaki kişinin gelişimine koşulsuz ve şartsız bir şekilde kendini adamaktır. Ama ne yazıktır ki artık gerçek sevginin ne olduğunu bilen çok az insan kalmıştır geriye...

    Gözde Yıldırım
  • Neyin var diye soracaklarından korktuğumdan tanımadığım insanların olduğu yerlere gidiyorum hanidir. O da fena ama. Umursanmamak da umursanmak da bela.
  • İnsan ansızın neden gider?
    Gider.. Yan odaya gider, şehirden gider ve illa bir gitmek vardır. Sabretmez, sebat etmez gider. Veda etmez gider. Söz verir, sözünü tutmaz gider. Giderken sanar ki beklenecek, özlenecek, umursanacak. Tüm gitmelerin özünde belki de bu var. Umursanmak. Ama öyle olmaz ve gider öylece... #aysegulsayın
  • Çocukluğunda 'Sen yoksun,umursanmaya değmezsin,' mesajını ailede bolca alan çocuk,okulda,sokakta, trafikte bu mesajları ala ala gerçekten umursanmayacak bir kişi olduğuna inanmaya başlar.'Umursanmaya değmezsin' mesajıyla büyüyen böyle bir kişi,bürokraside veya meslek yaşamında mevki sahibi olunca,umursanmak için "Sen benim kim olduğumu biliyor musun?"deme ihtiyacı duyar.