salih

Gandhi, Tolstoy'a ne kadar hayranlık duysa da -ve Güney Afrika'daki bir topluluğa onun adını vermiş olsa da- sonradan, "Hareketimin adını Thoreau'nun 'Sivil İdareye Direnmek' konulu yazısından aldım," diyecektir. Sonraki baskılarda "Sivil İtaatsizlik" başlığıyla yayımlanan bu yazı, Gandhi'nin Güney Afrika'da uygulamayı denediği protesto tekniklerinin dayanağıydı. Thoreau 1849 tarihli bu yazıyı neden vergi ödemeyi reddettiğini açıklamak için yazmıştı: Vergi öderse bu para ABD hükümetinin Afrikalıları köleleştirmesini, yerlileri yerinden etmesini, Meksika'yla savaşmasını ve bu gibi ahlaka aykırı faaliyetlerini desteklemiş olacaktı. Thoreau vatandaşların vicdanlarına aykırı işlere direnmesinin bir hak, hatta vazife olduğunu öne sürüyordu. Gandhi de aynı fikirdeydi ve yürüyüş, dilekçe kampanyası, boykot gibi barışçıl direniş biçimlerine başvuruyordu.
Reklam
Mutlak egemenlik iddiası taşıyan dinler iyilik yapmakta da kötülük yapmakta da kullanılabilecek bir toplumsal iktidara sahiptir.
On dokuzuncu yüzyılda inancından şüpheye düşenlerin pek çoğu, Arnold'ın şiir kahramanı gibi kederliydi hatta acılar içindeydiler. Bunlardan bazıları inançlarının özünü korumak için geleneksel öğretileri yeniden yorumlamaya uğraşıyordu. Örneğin Tekvin'deki ilk yaratılış hikâyesi Tanrı'nın dünyayı yedi günde yarattığını söyler. Fakat bazı ilahiyatçılar ve gelenek adına konuşan düşünürler kutsal metni daha mecazi bir şekilde yorumladılar. Burada kastedilenin yirmi dört saatlik yedi birimden ziyade yedi evrimsel aşama olduğunu öne sürdüler. 1900 yılı civarında bazı Hıristiyanlar, evrimin Tanrı'nın var oluşu eyleme biçimi olduğunu söylemeye başladı. Yirminci yüzyılda dünya savaşlarıyla, atom bombalarıyla, Nazilerin İkinci Dünya Savaşı'nda altı milyon Yahudiyi imha kamplarında öldürmesiyle dinin anlam yaratma işlevi tekrar saldırı altına girdi. Aralarında Auschwitz kampından sağ kurtulan Elie Wiesel'in da bulunduğu bazı Yahudiler, seçilmiş halkını koruyup kollamayı başaramayan Tanrı'ya isyan bayrağı açtı. Wiesel, Gece başlıklı hatıratında çocukların kamptaki krematoryuma gidişini ve bedenlerinin orada "sessiz, mavi göğün altında duman çelenkleri haline gelişini" izlerken içinde yükselen isyan duygusundan bahseder. O anlar için, "Tanrı'mı da ruhumu da katletti," ifadesini kullanır.
İkici bir teoloji koyutlamak "acıyla baş etmek" için kullanılabilecek yollardan biri. Fakat bu tanımın önemli bir hususu gözden kaçırdığını düşünenler de var. Batı Avrupa'da verdiğim derslerde kendilerini bir dinle bağlantılı görmeyen genç kadın ve erkekler bu konuda itirazlar dile getirdi. Elbette bu insanlar da dünyada acının olduğuna, belki haddinden fazla olduğuna inanıyordu. Fakat bu acının bir kısmına da dinin sebep olduğunu düşünüyorlardı. Bence bu oldukça haklı bir itiraz ve faydalı bir düzeltme. O yüzden açıkça ifade edelim: Din bazen yetkililerin cinsel istismar vakalarının üstünü örtmesiyle, bazen ırka dayalı adaletsizliği meşrulaştırmasıyla, bazen de toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dayanak sağlayarak inananların maruz kaldığı acılara ve anlam vermek zorunda kaldıkları kötülüklere sebep olur.
Karl Marx, dinin kitleleri yatıştırarak ekonomik adaletsizliğe hizmet eden bir dünya görüşü olduğunu, kitlelerin üzerinde uyuşturucu etkisi yaptığını düşünüyordu. Dinin "kitlelerin afyonu" olduğunu öne sürüyordu.
Reklam