Bundan böyle insanlar, yardım için tanrılara yönelmeyeceklerdi; ritüel alanında kendilerine düzenli bir dünya yaratmak zorundaydılar. Böyle törenlerle oluşan Brahman adındaki güç öyle yoğun bir biçimde yaşanırdı ki tanrıların ötesinde son gerçeklik olduğu ve dünyayı var ettiği düşünülürdü.
Eksenel ruh içsel yansımayı ve kendini sorgulamayı; kendinin ( nefis ) derinlerinde yatanların özenli çözümlemesini gerekli kılıyordu. Önce kendi gereksinimlerini, dürtülerini ve eğilimlerini irdelemezsen, başkalarına da doğru davranamazdın; başkalarına uygun biçimde saygı göstermek için shu ( "kendine yaklaşmak" ) sürecini yaşamak gerekirdi.
Kimilerinin uygarlığı felaket olarak görmesi şaşırtıcı değildir. Kutsal kitapların yazarlarına göre Tanrıdan kopunca insan cennetten kovulmuştu. Kent yaşamının özünde şiddeti içerdiği, öldürme ve sömürmeye olanak verdiği görülüyordu.
Yeni yapılar yerle bir edilen daha önceki yapıların kalıntıları üzerine inşa edilirdi, dolayısıyla çürüme ve yenilenme süreci kent planlamacılığı sanatını doğurdu.
Öte yandan bu boyuttaki büyük değişim büyük korkular da getirmişti. Tarihin yok etme süreci olduğu söylenmektedir, çünkü her gelişim kendinden öncekini ortam kaldırmayı gerektirir.