• Fransız Rönesansının en parlak isimlerinden Rabelais, 1494 yılında, düşünce ve sanatta değişimin başladığı günlerde doğdu. Önce din eğitimi aldı ve eski Yunancayı öğrendi. 1530’da ise Montpellier Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne yazıldı. Hekimliği sırasında Hippokrates’ in “Aphorismoi” sini çevirerek başladı edebi hayatı. Kısa bir süre sonra: ”Çok Ünlü Pantagruel’in Korkunç ve Ürkütücü Marifetleri ve Kahramanlıkları” nı, “Pantagruel” i (1531), isminin harflerini değiştirerek elde ettiği “Nasier Alcofrybas müstearı (takma ad) ile yayınladı. Ardından -”Pantagruel’in Babası Koca Gargantua’nın Paha Biçilmez yaşamı”- “Gargantua” (1534) geldi. Aynı yıllarda, bir diplomat olan Paris Piskoposunun özel hekimi de olmuştu. Bu sayede İtalya ve Roma’ya uzun seyahatler yapma ve Rönesans’ın kalbini tanıma fırsatını elde etti. 1546 yılına kadar kendini bütünüyle tıp mesleğine veren Rabelais, yine bir Roma yolculuğu dönüşünde, serinin üçüncü kitabını yayınladı; “Soylu Pantagruel’in Kahramanlıkları ve Sözlerinin Üçüncü Kitabı”. Bugün kısaca “Gargantua” olarak adlandırdığımız bu fantastik hikâyeler, “Soylu Pantagruel’ in Kahramanlıkları ve Sözlerinin Dördüncü Kitabı” ile tamamlandı. 1553 yılındaki ölümünden sonra ortaya çıkan beşinci kitabın ona ait olduğu ise kesin değildir.

    Kitabın çevirmeni olan Birsel Uzma’nın kitabın hemen başında bir önsözü var: Gargantua’ya ilişkin ilk yorumlarda, Gargantu’nın I.François, Pantagruel’in II.Henri, Picrocholes’in Charles Quint, Grandgousier’in XII.Louis, hatta Gargantua’nın kısrağının I.François’nın metresi Düşes d’Etapmes olduğu iddia edilmiştir. Rabelais’de her zaman çağdaş kişilere, olaylara, yerlere göndermeler göze çarpmaktadır. Fakat her zaman realizmin ikincil formları ösz konusudur. Daha çok gözlem ve doğanın nesnel tasvirine rastlanmaktadır. Evet, Gargantua bir devdir, efsanevi bir öykü bekleyen okur hayal kırıklığına uğratılmamıştır ama Grandgousier’in bir dev olduğundan hiç söz edilmemiştir. Diğer kahramanlar normal dünyadan insanların katıldığı bir epik parodinin parçalarıdır…

    Bu arada Birsel Uzma, 1970 yılında İstanbul’da doğmuş. Galatasaray Lisesi’ni ve İ.Ü. Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirmiş. Meydan Larousse Ansiklopedisi’nin ekleri, Théma Larousse ve Junior Larousse Ansiklopedilerinde çevirmen olarak çalışmış. Larousse Gastronomique’in çeviri grubu başkanlığı çalışmasını üstlenmiş. Louis Aragon, Honoré de Balzac, JeanMarie Laclavetine, Pierre Loti, Guy de Maupassant, Nicolas Michel, Marquis de Sade, George Sand gibi yazarlardan çeviriler yapmış…

    Kitapta Adı Geçen Karakterler:
    Grandgousier Kral
    Gargantua Prens
    Gargamel Gargantua’ nın annesi, Kralın eşi
    Ponocrates Gargantua’ nın üçüncü hocası (mentor)
    Keşiş Jean des Entommeurs
    Gymnates Gargantua’ nın seyisi
    Eudémon Gargantua’ nın genç uşağı
    Philippe des Marais Kral’ın bilge uşağı
    Philotomie Gargantua’ nın kâhyası
    III.Picrocholes Lerné Kralı
    Ulric Galletin Kralın hukuk işleri sorumlusu
    Marquet Çörek imalatçısı
    Forgier Kralın çobanı
    Travant Kral III.Picrocoles’un kumandanı
    Tripet Kral III.Picrocoles’un kumandanı
    Toucquedillon Kral III.Picrocoles’un kumandanı
    Üstat Jonatus de Bragmardo Sofu keşiş
    Thubal Holoforne Gargantua’nın ilk hocası
    Jobel Gargantua’nın ikinci hocası

    Kitabın Genel Bir Özeti:

    Kral Grandgousier ve eşi Gargamel çocuk yapmaya karar verirler ve Gargamel hamile kalır. Gebelik tam 11 ay sürer. Binlerce ton işkembe yenip yine binlerce galon şarap içildiği bir gece dünyaya gelir prens. Normal bebekler doğdukları ilk anda ağlarlarken, bu bebek: “İçki, içki, içki!” diye zırıldar. Bunun üzerine Kral: “Que Grand tu as!” der. Bu sözleri işitenler bebeğe “Gargantua” adının verilmesini uygun görürler.

    Gargantua her bebek gibi şımartılır. Giydiği giysiler, içtiği sütler, yediği etler, taktığı mücevherler, içtiği şaraplar -devlere özgün derecede büyük sayılarda- binlerle ifade edilir. Örneğin, günlük süt ihtiyacı için tam on yedi bin inekten süt sağılır. Çabuk gelişir. 5 yaşında kaz palazıyla kıç sileceği icat ederek babasını gururlandırır. Kral onun eğitimi içi bir sofist olan Thubal Holoforne’dan Latin edebiyatı eğitimi almasını sağladı. Daha sonra hocası Jobel oldu.

    Kral’ın bilge uşağı Philippe des Morais, bir gün Kralına, Gargantua’nın çok bilgisiz adamlar tarafındna eğitildiğini söyledi. Bunu da 12 yaşındaki genç uşak Eudémon’u teste tabi tutarak Krala kanıtladı. Kral uşağını haklı buldu ve Gargantua’nın tüm içi geçmiş hocalarını sarayından kovdu. Oğlunu, Eudémon’un da hocası olan Ponocrates’dan edebiyat ve beden eğitimi dersleri alabilmesi için Paris’ e gönderdi.

    Paris macerası önceleri sıkıntılı başladı Gargantua için. Zira sıkıntıdan Notre-Dame Kilisesinin çanlarını çaldı. Ama Üstat Jonatus de Bragmordo’nun harika bir söyleviyle onları iade etti sahiplerine. Gargantua, Paris’te hocası Ponocrates sayesinde beyni-bedeni ve ruhundaki pisliklerden bazı şifalı ilaçlar sayesinde kurtuldu. İçkiye düşkünlüğünü azalttı ve ilme düşkünlüğünü ise arttırdı. Hocası Ponocrotes ile Gargantua, Pisagorcular gibi o gün boyunca okudukları, gördükleri, öğrendikleri, yaptıkları ve işittiklerinin kısaca üzerinden geçiyordu. Gargantua, Sofistlerin kurallarına göre eğitildi. Eskiden ders çalışırken ruhu mutfaktaydı. Şimdiyse çalışırken ruhu ya kilisede ya Tanrıyla ya da sevdiği dostlarıyla paylaştığı güzel anlardaydı. O kadar çok şey okudu ve o kadar bilge bir adam oldu ki Gargantua; kırk fırın ekmek yiyen bile yanına yanaşamazdı.

    Günlerden bir gün, çörekçi Marquet ve çoban Forgier anlamsız bir kavgaya tutuşurlar ve birbirlerini yaralarlar. Marquet çöreklerini vermek istemez ve aşağılar çobanı. Çoban ve arkadaşları dayak yemelerine rağmen aldıkları çöreklerin paralarını verirler ve Marquet ve arkadaşlarını sonradan yetişen yarıcılar (ceviz işçileri) ve diğer çobanlarla bir güzel döverler. Marquet bunu kendine yediremez ve olayı –abartarak, üstüne ekleyerek- Lerné kralı III.Picrocholes’a (Avusturya Kralı) anlatır. Kral, 35.011 milisini Trepele Senyörünün emrine vererek, bir an önce karşı taarruz yapabilmek için keşfe gitmesini ister. Senyör ve emrindekiler önlerine ne geldiyse yağmalar ve kim çıkarsa öldürürler. Ta ki Seuilly Manastırı’na gelinceye dek yağma sürer. Bu manastırda bir keşiş vardır. Adı Jean des Entommeurs’dur. Bu keşiş, manastırı korumak için, haçlı asası ile tek başına, çapulcu ordusuna ait tam on üç bin altı yüz yirmi iki askeri katleder.

    Bunlar olurken, adaletli ve iyi yürekli Kral Grandgousier, hukuk işleri sorumlusu Ulric Galletin’i, La Roche-Cleurmault şehrinin kalesinde karargâh kurmuş Kral Picrocholes’ e arabuluvuluk yapması ve Kralın savaşı sonlandırmasını rica etmesi için elçi olarka gönderir. Ulric, Çiçero’nun retorikasını da kullanarak şahane bir söylev-nutuk atar Kral Picrocholes’e. Ama Kral onunla alay eder. Hâlbuki Ulric, sağduyuya davet eder herkesi, barışa bir el uzatmasını ister. Picrocholes, kendisine getirilen arabuluculuk hediyelerini alır ve defeder elçiyi (Charles Quint- “Plus oultre”: daha ötesi var, evrensel hırslar).

    Kral Grandgousier oğlu Gargantua’ya bir mektup yazarak durumu açıklıyor. Derhal dostlarını da yanına katıp, yanına gelmesini ve ordusunun başına geçip, gelecekte kral olacağı bu toprakları savunmasını istiyor. Gargantua hemen ola düşüyor. Seyisi Gymnates, yanına hızlı bir at alarak keşfe çıkıyor ve çörek kralı Picrochotes’in bazı askerleriyle karşılaşıyor. Düşman kuvvetlerin komutanı Tripet (işkembeden türeme bir isim) ile arlarında söz düellosu geçiyor. Atnı vermek istemeyen Gymnates at üstünde türlü akrobasi hareketlerinden sonra: “Ben şeytanım!” diye naralar atıyor. Askerilerin bazıları korkup kaçıyor. Ama komutan Tripet ile cenk ediyor ve kılıcıyla Tripet’in bağırsaklarını yere döküyor. 5-10 asker daha öldürüp, gördüklerini Gargantua’ ya anlatmaya gidiyor. Gargantua Aziz Martin Ağacı’nı kendine bir sopa ve mızrak yaparak, yanındakilerle beraber Vede Geçidi’ndeki düşmanın işgalindeki şatoyu yerle bir ediyorlar. Kaçanların izlenmesini men ediyor askerilerine Gargantua. Sebebini ise seyisi Gymnastes’ e şöyle açıklıyor: “Takip etmeniz gerekmiyor; askeri kurallar düşmanı umutsuzluğa düşürmek gerektiğini söyler. Bu tür bir aşırılık düşmanın gücünü artırır ve çoktan yerle bir olmuş, bozgunu kabullenmiş haldeyken cesaretini yeniden toplamasına neden olur. Alt üst olmuş, yorgunluktan gücünün sonuna gelmiş insanlar için hiçbir kurtuluş umudu kalmamasından daha iyi bir kurtuluş fırsatı olamaz” der.

    Çörek kralı Picrocholes’un komutan Tripet’in vahşi ölümünü öğrenmesiyle; komutan Tyravant komutasındaki bin altı yüz atlı askerden oluşan keşif bölüğü Seuilly’ de Gargantua ve adamlarıyla muharebeye girişiyorlar. Keşiş, herkesten habersiz önce davranıp düşmanı kıstırıyor ve komutan Tyravant’ ı ikiye bölüp, komutan Toucquedillon’u da esir ediyor. Lakin bu arada Gargantua tüm bunlardan habersizdir ve Keşiş’in esir düştüğünü sanmaktadır. Düşmanın elinde sanıldığından “Papazı Bulmak” deyimi buradan gelmektedir denir.

    Gargantua, yanında Keşiş olmadan, Nantes yakınlarında Saint-Sébastien’ da kendisi için verilen şölene katılıyor dostlarıyla. Saçlarını tararken düşen top güllelerini babası pire zannediyor ama gerçeği görünce oğluyla gurur duyuyor. Kral Grandgousier’i ziyarete çevre köy-kasaba her yerden soylular geliyor ve emirlerine tam üç yüz kırk üç bin muhtelif asker ve on bir iki yüz ağır top sunuyorlar. Bunun yanında milyonlarca altın ve tonlarca yiyecek ve binlerce mühimmat ve hayvan sunuyorlar. Gargantua bunların sadece yüz on sekiz bin muhtelif askeri ve iki bin ağır topu içi acil seferberlik ilan ediyor ve hazırlık buyruğu veriyor. Ordunun hedefi La Roche-Clermant şehrindeki düşmanın sindiği kaledir.

    Keşiş ansızın çıka geliyor ve yanında tutsağı komutan Toucquedillon da vardır. Gargantua, babası ve tüm dostları çok memnun olurlar. Kral Grandgousier, esir komutana sıkı bir söylev verir. Kralının yanlış yaptığını anlamasını sağlar. Onu hediyelere boğar ve La Roche-Clermant kalesine, kendisinin tahsis edeceği koruma birliğiyle gidip derhal kralına ateşkes çağrısını iletmesini salık verir. Komutan Toucquedillon, kralın dediklerini yapacaktır.

    Komutan Toucquedillon, Kralı Picrocholes’un huzuruna çıkıp bu savaştan bir an önce vazgeçip Kral Grandgousier ile yine eskisi gibi dost olmasını, aksi takdirde hemen herkesin savaşta öleceğini söyler. Toucquevillon oracıkta Kralın okçuları tarafından katledilir. Bu infaz Picrocholes’un ordusuna infiale neden olur. Ordu çok rahatsız olur.

    Gargantua, emrindeki orduyla Vede Geçiti’ni geçerek, ordusunu bir miktar dinlendirip; Picrocholes’un ordusunu, bir tepenin üzerine kurulmuş olan savunması zayıf La Roche-Clermant şehrinde kıstırır ve bozguna uğratır. Gargantuistler, Gargantua ve Keşiş’in büyük gayretleriyle şanlı bir zafer elde ederler. Gargantua ve adamları, Picrocholes ve adamlarını Vaugaudry’e kadar takip ederek birçoklarını öldürdüler.

    Bozguna uğrayan Kral Picrochole, Bouchard Adası yönünde kaçmaya başlar. Atını sinirlenip öldüren Kral, değirmenciler tarafından dövülür ve çuval bezi giydirilir kendisine. Yolda bir büyücü kadınla karşılaşır. Bu büyücü kendisine: “Anka kuşları geldiğinde, krallığın sana geri verilecek” der. Bir ara Lyon’da fakir bir bileyici olarak yaşadığını söyleseler de kendisini bir daha gören olmamıştır. Sanırız hala Anka Kuşu’nu aramaktadır.

    Savaş ertesi, Gargantua, bir sayım yaptırıp zarar-ziyan bilançosu çıkarttı ama içi rahatladı zira kayıpları çok azdı. Gargantua son olarak, şehrin meydanında, Picrocholes’un kalan adamlarını ve prenslerini karşısına aldı ve şu nutku yaptı onlara, mağluplara:

    “Sırf lütuf olsun diye; binalar, yollar, köprüler, limanlar inşa edebilirsiniz. Bunlar ebediyete kadar yaşamazlar, unutulabilirler. Ama insanlara neler hissettirdiğiniz asla unutulmaz, dostlarınız ya da yönetiminizde olan insanlarca. Olan oldu, mesele kötüdeki iyiyi görmek. Kralın oğlu çok küçüktü. Bu yüzden hocam Ponocrates’in yöneticilerinizin başına geçmesini ve prens büyüyünceye kadar ülkenizi barış-huzur ve adalet içinde yönetmesini istiyor ve emrediyorum sizlere. Unutmayınız ki Musa Peygamber ya da Kral Julius Caesar son derece ılımlı kişilerdi ve affetmeyi severlerdi. Aynı zamanda bu kişiler fenalık eden ve isyan çıkaran kişileri de acımasızca cezalandırırlardı. Son olarak sizlerden ricam; tüm bu fenalıkları başlatan Marquet denen çörekçi adam ve arkadaşlarıyla; durumun bu hale gelmesine sebep olan-kışkırtan-cesaretlendiren komutan-danışman ve subaylarınızı bana teslim ediniz. Öncelikle hepinize 3 aylık maaş verdireceğim ki memleketinize döndüğünüzde beş parasız olmayın. Sizlere tahsis ettiğim, koruma görevi yapacak özel ordumla güven içinde, evlerinize-ailelerinize dönmenizi sağlayacağım.”

    Gargantua’ ya teslim edilen savaş suçluları ne öldürüldü ne de hapishaneye gönderildi. Gargantua, onlara yeni kurduğu basımevinin preslerinde çalışma görevi vererek onları adil ve eğitici bir şekilde cezalandırdı.

    Gargantua çevresindekilere şöyle dedi: “Platon, Devlet adlı eserinin beşinci kitabında şöyle der: ’Devletler, krallar filozof olduğunda ya da filozoflar kral olduğunda mutlu olacaktır’ ”

    Gargantua, zarar gören şehri tamir ettirdi, kaleyi yeniden yaptırdı, tüm askerleri ödüllendirip kışlalarına gönderdi. Bazı komuta subaylarını da yanına alıp onları babası Kral Grandgousier’ un huzuruna çıkardı. Kral Azureus’dan (Pers Kralı; Darius’un halefi) bu yana yapılmış en büyük ziyafeti verdi Kral ahalisine. Gargantua’nın tüm yardımcıları kendilerine verilen topraklarla ödüllendirildiler.

    Gargantua, Keşiş i önce Seuilly Başpiskoposu yapmak ve ona bir manastır vermek ister. Ama Keşiş reddeder bu teklifi. Bu durumda Gargantua da Keşiş için Theleme (Yunanca Thelema, irade anlamındadır) Manastırı’nı inşa ettirir. Bu manastır diğerlerinden farklı olacaktır. Dört tarafı duvar olmayacaktır. Bu manastırda ne saat ne de kadran olmasına, her işin isteğe, olanağa ve koşullarına göre dağıtılmasına karar verildi. Bu manastıra, güzel-yakışıklı mizacı güzel erkek ve kadınlar alınacaktı. Bu manastıra girenlerin, diğerlerinde olmadığı üzere, istedikleri zaman dışarı çıkmalarına, özgür olmalarına izin verilecekti. Bu manastırda –diğerlerinin aksine- herkes şerefiyle evlenebilecek, mal-mülk sahibi olabilecek ve özgürce yaşayabilecekti.

    Theleme Manastırı’nda inşa edildikten sonra; manastır sakinlerinin yaşamları yasalar, tüzükler ya da kurallara göre değil, kendi özgür iradelerine göre ve isteklerine göre düzenlenmişti. Yataktan canları ne zaman isterse o zaman kalkıyor, istedikleri zaman yiyor, içiyor, çalışıyor, uyuyorlardı. Onları kimse uyandırmıyor, yemeye, içmeye veya herhangi bir şey yapmaya zorlanmıyorlardı. Gargantua böyle karar vermişti. Tek bir kural geçerliydi: “NE İSTİYORSAN ONU YAP!”

    Kitaptaki Bazı Önemli Dipnotlar:

    “Que Grand tu as”. John Duns Scotus, 13. Yüzyılda yaşayan ve Rabelais’nin sık sık dalga geçtiği bir Fransisken papazıdır. Rabelais için ortaçağ felsefesinin, karanlığın, küçücük noktalar üzerine kılı kırk yaran tartışmaların, gevezeliğin ve Latincenin, özetle skolastikliğin simgesidir (sayfa 39).
    Burada sözü edilen dönmeler, din değiştirmeye zorlanmış Yahudiler ya da Müslümanlardır ve onların dönmesini sağlayanlar hala eski dinlerin ibadetlerinden vazgeçmediklerinden şüphe emektedirler Bu kişileri tanımlayan Fransızca “marranes” sözcüğü İspanya’ da hakaret olarak kullanılırken, İspanya dışında tüm İspanyolalrı tanımlamak için kullanılıyordu. Bu I.François’nın gizli anti İspanyol propagandasının bir parçasıydı (sayfa 45).
    “De modis significandi”. İfade Biçimleri. İşaretler ve anlamlarıyla ilgili köklü bir tartışmayı sürdüren bir mantık kitabıdır. Çok sayıdaki yorumcu, okuyucunun gerçek metnin gerçek anlamına (varsa tabii) ulaşmasını engellemektedir. Bunların sayılan isimlerin çağrışımları aşağılama amacıyla seçilmiştir. Yalnızca Gualehaul istisnadır: Onun adı, Arturyen metinlerindeki bir devin adıdır (sayfa 74).
    Gerçek mekân ve isimlere göndermeye bir örnek. Rabelais’nin yaşadığı dönemde gerçekten, Chinon’da yaşayan bir potin tüccarı Babin ailesi bulunuyormuş (sayfa 82).
    Herakleitos insanın aptallığına ağlarken, Demokritos gülermiş (sayfa 95).
    Aile, yani famille, Latincede tüm çocukları, anne babayı ve hizmetlileri, hatta müşterileri kapsamaktadır. Rabelais burada, hükümdar ile halkını bağlayan feodal paktın ve halkın öneminin altını çizmektedir (sayfa 139).
    İyi bir kral için örnek davranış: barış, pazarlık, ama aynı zamanda, savunma kaygısıyla doktrinal ve politik açıklamalar yapmak (sayfa 143).
    İnsan davranışının İncil terimleriyle yapılan analizi: Özgür insan iradesi merhamete muhtaçtır. Bu Augustinus ve Erasmus’un, Lutherci köle irade (merhamet her şeyi yapar) ve aydınlanma sonrası özgürce iman kavramı arasındaki tezidir. Tanrı günahkârları özellikle tek başına bırakır; bunun sonucu olarak ortaya çıkacak kötülük kendi değerinin bilincine varmasına olanak sağlayacaktır (buna göre savaş, Grandgousier’in kendisini aracısı olarak gördüğü bir terbiye aracıdır) [sayfa144].
    Bu diyalog, İskender’le aşık atmayı hayal ederken, kötü tavsiyeler verilmiş ve sonu kötü biten klasik dönem fatihlerine bir örnek olarak, Plutarkhos’un Pirus’un Hayatı’ndan esinlenilmiştir. Bu eserde, değişik siyasi tartışmalara yer verilmektedir. Danışmanlarının rolü, ne Makyevel ne de Hristiyan teorisyenlerin taraf olduğu fetih savaşlarının rolü. Fakat aynı zamanda, Avrupa’da Fransız monarşisinin çevresini saran Habsbourgların (Avusturyalıların) siyasetinin doğrudan yansımasıdır (sayfa 155).
    Dev kısrağı ve Gargantua paralel sahnelerin kahramanlarıdır. Gargantua Parislileri idrarında boğup hacıları öldüre yazarken, kısrağı da at sineklerini boğmuştur. Şövalye ve at birbirinden ayrılmaz bir bütündür (sayfa 171).
    24 Şubat 1525’de Avusturya, İspanya ve Fransa arasında, Kuzey İtalya’da geçen, Fransızların ağır yenilgisiyle sonuçlanan savaş (Pavia Savaşı). Bu savaşta birliklerin bir kısmı kralı esir bırakıp kaçmıştır (sayfa 187).
    Dürüstlük beklenmeyen bir durumdur çünkü keşiş ne kadar hoşsohbetse, doğruluktan da o kadar uzaktır (sayfa 189).
    Keşişlerin sosyal olarak gereksizliği hümanistlerin sürekli ele aldığı bir temadır (sayfa 189).
    Burada düşünmeden edilen dualar ile gerçekten içten gelerek edilen dualar arasında ayrım yapılır. Dolayısıyla din adamları ve laikler arasında değil, Tanrı’yla içten olan ya da olmayan bir ilişki arasında ayrım yapılmaktadır (sayfa 191).
    Hainlik Rabelais’nin sık kullandığı bir aşağılamadır (sayfa 222).

    Kitabın Künyesi
    Gargantua
    François Rabelais
    Everest Yayınları / Roman Dizisi
    Editör: Berrak Göçer
    Çeviri: Birsel Uzma
    İstanbul, Eylül 2011, 1. Basım
    270 sayfa
  • En ilkel toplum düzeninden en modern sisteme değişmeyen Şey devlet otoritesinin amacı insanını korumak yaşatmak ve ona gelecek tesis etmektir. İnsanlar bunun için devlete ihtiyaç duyar. Devlet bu amacından saptığında toplum devlete işlevini hatırlatır. Hatırlatmadığında devlet devlet olmaktan çıkıp vahşi bir yaratığa dönüşür. Devlet vatandaşını koruduğu ölçüde yaşattığı ölçüde kutsaldır.

    Hiçbir Türk devletinde insanını korumayan devlet hayatta kalmamıştır. Devlet yönetimi konusunda Hazreti Ömer Farabi İbni Haldun Gazali gibi referanslarımız varken devlet yönetimindeki bu körlük neden? Türk İslam devletleri adalet üzere kurulup adalet üzere yönetilmişlerdir. Adaletin saptığı yerde devlet de ortadan kalkmıştır.

    Kutsal olan insanın kendisidir. İnsanın insan olarak var olmadığı yerde devlet var olamaz. Şeyh Edebali "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın"der.

    Tüm bunlar bizim mensubu olduğumuz milletin ve dinin ortaya koyduklarıdır. Bizleri var eden bu değerlerdir. Şimdi bizler katı bir körlüğün içinde bizi biz yapan her şeyden uzaklaşıyoruz. Gömülmüş olduğumuz taassup ne Türklük ne de İslam bırakıyor. Hepsini yok ediyor. Anıtkabir bir ulu yerdir. Kocatepe ise bir ulu camidir. Neden ikisinden birini tercih etmek zorunda kalalım. Bir ve bütün olarak var olmak varken neden binbir parçaya bölünelim. Değerlerin çarpışmasından çıkacak olan sadece zarardır.

    Atatürk ile Fatih'i Abdulhamit'i, Osmanlı ile Cumhuriyeti, Türklük ile İslamî çatıştırarak ne elde edebiliriz ki? Bu ülkeden sınır dışı edilen Padişah Vahdettin'in kızı bile bu ülkeden giderken Osmanlı Türkün bir devleti idi cumhuriyet de Türkündür demişken biz kimiz hangi hakla bizleri var eden birikimi ret edebilelim. Ya da bir kısmını kabul edip bir kısmını atalım. Bunu yapan bölücüdür fitne fesat peşinde koşandır. Değerleri çatıştıranlara çatışma üzerinden bal kaymak yiyip yalılar köşklerde oturanlara prim vermeyin.

    Bir dönem Atatürk üzerinden dini değerlere saymak moda idi şimdi İslam üzerinden milli değerlere saymak moda. Unutmayın ki Atatürk üzerinden dini değerlere dil uzatan ile İslam üzerinden Atatürk cumhuriyet ve milli değerlere dil uzatanlar aynı necasettir. Aralarında hiç bir fark yoktur. Artık dini ve milli değerlerimizi siyaset üstü bir noktaya getirmenin zamanı gelmedi mi?
  • Kitabın içinde Vahşi Kızlar, Okurken Uyanık Kalmak öyküleri ve yazarın şiirlerinin olduğu bir bölüm ve yazar ile yapılan bir söyleşi bulunmaktadır.

    Vahşi Kızlar; kast sistemini, hak, hukuk, adalet kavramlarını anlatan ve içindeki aşk konusu ile çoğu şeyi sorgulamanıza yarayan 54 sayfalık güzel bir öykü. Kurgulanan dünya kadınların sosyal statüsünden yola çıkarak oluşturulmuş.

    Okurken Uyanık Kalmak ise yazarın kapitalizm ile yayınevlerinin nasıl bir ilişki içinde olduğunu gösteren bir yazı. Bazı konulara sağlam geçirmiş Ursula Teyze.

    Şiirleri pek anlayamadım. Zaten yazarın şiir yazdığını bile bilmiyordum. Söyleşi ise diziden çıkan her kitap gibi seriyi çıkaran kişi Terry Bisson ile yazar arasında gerçekleşiyor.

    Ben kitabı beğendim. Vahşi Kızlar hikayesi tam bilimkurgu gibi olmasa da Ursula Teyze’nin her zaman yaptığı farklı isimler ile farklı dünyalar kavramlarını güzel yansıtmış.
  • Yaban kızlara kent’te nasıl yaşanacağını öğretme işini Nata üstlendi ve görevini içtenlikle yaptı. Kuralları öğretti. Neye inanıldığını öğretti. Kurallar adalet içermediğinden adaleti öğretmedi. İnanılana şahsen inanmasa bile inananlarla nasıl yaşanabileceğini gösterdi.
    Ursula K. Le Guin
    Ayrıntı Yayınları
  • Katalonya Prensliği. Yıl 1320 İspanya.
    Topraklar, küstah kibirli ve insafsız beylerin egemenliğinde. Halk ektikleri hasatın büyük bir kısmını beye ödemek zorunda. Her yeni gelinle, düğün gecesi birlikte olma hakları var, istediği kadını çocuklarına süt anne yaptırma ve şatoda hizmetli olarak çalıştırma hakkı var. Halk beyin egemenliğinde bir köle. Beyin gözünde köylüler; ahlâksız, kibirli, kaba, hiçbir şeyin değerini bilmeyen, vahşi, mide bulandırıcı, arsız ve cahil.

    Barselona'da da durum hemen hemen aynı. Kendilerini soylu diye adlandıran ama bana göre soysuz insanların merhametine sığınmış fakir bir halk. Çocuklar aç. Babalar onların karınlarını doyurmak için sabahın köründe yola düşmelerine rağmen elleri boş geri dönmekte. Çiçek, tifo ve difteri gibi hastalıklar ölümcül yüzlerini göstermiş. Kadınlar değersiz. En önemlisi savaş ve bir avuç toprak için yağmalanan tarlalar.

    Kitabı okurken aynen bunları yaşadım: Sanki önümde bir kapı var ama onu açmak istemiyorum. Sinirlerim had safhada. Bir yandan kapının ardında ne var diye merak ediyorum, bir yandan da arkama bakmadan kaçıp gitmek istiyorum. Bu kapıyı bütün gücümle karşı koymama rağmen artık açtım. Kapının ardındaki ucuruma göz attım, bir de karanlığa. Peki bu kapının ardında ne var? Açlık var, soğuk var, belirsizlik var, korku-kaygı var, çaresizlik var, kötülük var, ölüm var. Daha neler neler.

    Kitabın sonunda yazar, kitapta geçen kişilerin ve olayların bir kısmının gerçek bir kısmının da kurgu olduğunu belirtmiş. Bu da yazarın çok araştırıp öyle yazdığını gösteriyor.
    Kitapta Santa Maria del Mar Kilisesi inşaatında çalışmaya başlayan Arnau'nın anlatıldığı kilise, günümüzde bunca yıl geçmesine rağmen hâlâ sapasağlam. Görkemli Santa Maria del Mar, şaşırtıcı sadeliğiyle Barselona'nın en iyi kiliselerinden.

    Bu kitabı okurken ne kadar duygu varsa hepsini sırayla yaşadım. Kızgınlık, merak, ümitsizlik, çaresizlik ve korkudan sonra öfke. Bence adalet çift taraflı bir ayna. Bir yanı fakirleri gösterir, diğer yanı soyluları, beyleri ve kralları. Kitapta tek bir gerçek var; zenginler için de, fakirler içinde... Adaletsizlik!
  • https://www.youtube.com/watch?v=9cxF4FtjDbU

    [Nakarat]
    Ölüler dirilerden çalacak
    Silahını al, silahını al
    Ölüler dirilerden çalacak
    Hakkında değil fazlasında gözü var
    Var! Mızmızlar dımdızlak kalacaklar
    Saygın adamları korku basacak
    Ölüler dirilerden çalacak

    [Bölüm 1]
    Bugün ses tellerime kan dolmuş ah
    Demek alnımıza yazılan buymuş ah
    Ayık ol kazılan mezarlar çoklu
    Bu hesabın adı gasp konmuş
    Hayat kimleri yormuş?
    V.I.P. mekanlar private partiler
    Krallar gibiyken
    Zaman didaktik ilerler
    Bir gecede ortak gibiyiz
    Sinirliyiz ve de hortlak gibiyiz
    Hep Miami hep Alplerdesiniz
    Jetleriniz helikopterleriniz ah
    Örtbas ettiğiniz katalog suçlar
    Bu puştlar bizi aklı yok sanacak
    Cinneti bastırmaz karnı tok kalmak, geri bas
    Salyası akar sürekli şehveti yoksuldan sağlar
    En başta ağlar, en başta kaçar..
    Çünkü kayıptan korkar
    Bilmezler ne yazık en dipte yaşamak kaygıyı saklar
    Statü yalnızca gökdelenlerde saygıyı sağlar
    Sokakta çöpsünüz çöplükte yanan şu yangını harlar..

    [Nakarat]
    Ölüler dirilerden çalacak
    Silahını al, silahını al
    Ölüler dirilerden çalacak
    Hakkında değil fazlasında gözü var
    Var! Mızmızlar dımdızlak kalacaklar
    Saygın adamları korku basacak
    Ölüler dirilerden çalacak
    Ölüler dirilerden çalacak
    Silahını al, silahını al
    Ölüler dirilerden çalacak
    Hakkında değil fazlasında gözü var
    Var! Mızmızlar dımdızlak kalacaklar
    Saygın adamları korku basacak
    Ölüler dirilerden çalacak

    [Bölüm 2]
    Bireysel herkes değil organize
    Kime kol gericez, kime yol vericez
    Erken düşün taşın yakındalar
    Evcil kaplanlarınızı bir gece
    Sokak köpekleri parçalar
    Ahh çok paran var dolup taşmış hep çantalar
    Dört yanın kadın ve şık masan
    Dom Perignon ve şampanya
    Tabakta en az var on gram
    Yanında az pişen pirzolan
    Teknen var yüz milyon dolar
    Ama kafanda silah var ne yap'çan?
    Adalet konuyken değinmeyen çok
    Tabi korkunuz belirmeyen son
    Cinayet işleyip gerinmeyen yok
    Zehri ve şifayı belirleyen doz!
    Bir sabah bakmışsın kantarın yok
    Yüzün yok aslın astarın yok
    Götünde don yok bastonun yok
    Saksocun yok, yok
    Ziynet eşyaların, taşlı yüzüklerin
    Biraz da nasırlı ellerde kalacak
    Sigorta poliçesi, AK-47 yorganların altından çıkacak
    Çatık kaşlılar size çatacak
    Ölüler dirilerden çalacak

    [Nakarat]
    Ölüler dirilerden çalacak
    Silahını al, silahını al
    Ölüler dirilerden çalacak
    Hakkında değil fazlasında gözü var
    Var! Mızmızlar dımdızlak kalacaklar
    Saygın adamları korku basacak
    Ölüler dirilerden çalacak
    Ölüler dirilerden çalacak
    Silahını al, silahını al
    Ölüler dirilerden çalacak
    Hakkında değil fazlasında gözü var
    Var! Mızmızlar dımdızlak kalacaklar
    Saygın adamları korku basacak
    Ölüler dirilerden çalacak
  • 1929 Yılı, Büyün Dünya Buhranı zamanı. Vahşi Kapitalistlerin makineler aracılığıyla emekçileri topraklarından attığı bir dönem. Traktörler tarlalara girmiş, insan emeğine ihtiyaç kalmamış ve parası olan gözü doymadan daha fazla kazanmak istiyor. Bu durumda emekçi halkın payına düşen batıya, Kaliforniya'ya doğru büyük bir göç. Göç etmek, yollarda perperişan bir şekilde, genç yaşlı demeden millerce yolu gitme ve insanlık dışı bir yaşam sürmek. Yaşlı ve güçsüzlerin öldüğü, yollardan yeni yaşamların doğduğu bir umuda, iş-aş bulmaya yapılan yolculuk.

    Sonrası, Kaliforniya'ya yapılan yolculuğun ne kadar boş olduğu, bulunamayan işler, çok kötü yaşam koşulları, yerli halkın hem göç edenlerden korkması hem de ölümüne nefreti. Pislik, hastalık, yetersiz beslenmenin eşliğinde yaşama tutunma mücadelesi. İnsanlar iş arıyor, bulsa da buldukları karınlarını doyurmaya bile yetmiyor. Ücretler yetersiz, çocuklar beslenemedikleri için pellegra çıbanları çıkarıp sefilce ölüyorlar. Ürün bol ama para kazandırmıyor küçük çiftçiye. Ürünler dökülüyor ama dökülen ürünler aç halka verilmiyor sırf birileri daha fazla zengin olsun diye. Zengin daha çok zengin oluyor küçük çiftçi ise işini, toprağını kaybetmeye başlıyor. Kazananlar konserve fabrikası sahibi büyük zengin çiftçiler ve şirketler.

    Her yerde bir çürük kokusu, her yer çürüyor, ölüm kol geziyor kamplarda. Yere dökülen portakalların üzerine insanlar yemesinler diye gaz sıkmışlar, fazla domuzları boğazlıyorlar kimse yemesin diye, yerlerde üzümler, üzümler Gazap Üzümleri. İnsanlarda bir hareket var, arada bağıranlar var, grev yapanlar, düzene karşı çıkanlar var ama onların sesleri de Vahşi Kapitalistlerin uşakları tarafından zorla, ölümüne bastırılıyor.

    Yıl 1929 ama ne kadar da bugünlere benziyor değil mi? Hala insanların açlıktan öldüğü, hala insanların iş bulamadığı için sefalet sürdüğü ve hala zenginin gözü doymadan daha fazla mal sahibi olduğu, fakirin ise daha da fakir olduğu bir dönemi yaşıyoruz. Kitap 1920'li yılların sonunu anlatsa da aslında düzen hep aynı düzen. Steinbeck romanda olayları anlatıp, işin çözümüyle ilgili ağızlara yalnızca bir parmak bal çalıp kitabı bitirmesi gibi bugün de adalet, eşit gelir bölüşümü, sosyal demokrasi gibi kavramlar dünyadaki tüm siyasi erklerin ağzında ama sonuç yalnızca bir hiç. Ne yazık ki kitapta yazan ne varsa bugün dünyada, coğrafya fark etmeksizin yine yaşanıyor bu durumlar.

    Kitaba gelirsek, anlatımı son derece akıcı ve çeviride bazı eski kelimelerin var olmasına rağmen Remzi Kitabevi baskısı güzeldi. Kitap, sayfalar boyunca çok akıcı bir şekilde olayları anlatmış ama final aşamasında çuvallamış diyebilirim. Roman süresince okura verdiği bir yerde bu gidişe bir dur denilecek hissiyatı ne yazık ki kitabın sonunda boşa çıkıyor. Bu nedenle anlatım ve konu babında dört dörtlük bir kitap olmasına rağmen sonunun bağlanmasında aksaklık bulunmakta. Fakat sonuç olarak Dünya tarihinin önemli bir dönemine tanıklık etmek için her okurun okuması gereken bir başyapıt Gazap Üzümleri.