• ” Bana aşk ,para ,inanç ,şöhret ,adalet yerine gerçeği verin."
    Henry David Thoreau

    Gerçekliğe Düşler Üzerinden Ulaşmak.

    Kitabı anlayabilmek için yazarı, yazarı anlayabilmek için dönemin Sovyetler Birliği devletinin Totaliter rejimini yani Stalin Rejimini tanımak gerekiyor.

    Rusya’da 1917 yılında Bolşevik devrimi sonrasında Lenin öldükten sonra iktidara geçen Stalin, devrimin özünden uzaklaşan ve sırf kendi rejimini koruyan bir politika izler. Bu süreç te siyaset ve sanat alanında kendinden farklı düşünen aydınlara çok baskıcı bir politika uygular. Kimisi öldürülür, kimisi “Sibirya Sürgünü” olur, kimisi işkencelerden geçer. Bulgakov bu aydınlardan biraz daha şanslı olanlardandır. Ancak totaliter rejimin ağırlığını psikolojik olarak derin hisseder. Tiyatro ve edebiyat alanında yapmaya çalıştığı sanatsal çalışmalar ya sansüre takılmıştır yada kırpılarak yayınlanabilmektedir.

    Kendi ifadelerinde bahsettiği “gençliğimde çok çekingendim hayatımın sonuna kadar da gideremedim” ifadesi naifliğinin ne boyutta olduğunu ama çekingenliğine sebep olan “korku” sunu yenmek içinde hayatı boyunca mücadelesi görülür.

    Hayattaki tek savaşı “benliği” ni korumak istemesidir. Korku ikliminde benlik savaşı yüzünden rejimin en tepesindeki adama Stalin’e bile mektup yazar ve “Bir yazar olarak düşünmek ve yazmak istediğini, bu imkanları karşılanmazsa yurt dışına gönderilmesini talep eder.”

    Bulgakov’un en büyük korkusu rejim baskısı nedeniyle “gerçeği değiştirme” korkusudur.

    Aslında her insanda vardır “benlik” koruma güdüsü. Söylemek ya da yapmak isteyip te yapamadığımız her şey ruhumuza saplı bir diken gibi durur. Aslında insan karakteri de yaşadıkları ile şekillenmiyor mu ?

    Kitabı yazmaya başladığında, kafasındaki yerleşik düşünceyi
    “Ve gerçek, dünyanın en inatçı şeyleridir.” diye tanımlar.
    Ve anlatılması gereken gerçek yaşanıyordur etrafında; baskının ve korkunun getirdiği yozlaşma, güce tapınım, mış gibi yaşamlar, mış gibi entellektüeller, konfor hastalığı, insanın insana yabancılaşması, üç maymunu oynayanlar. Ve sanat yapılamıyorsa gerçeklikte anlatılamıyordur.

    Ancak bir yandan da anlatmak gerekir, peki nasıl olacak bu rejimde, üstelik yayınlanmayacağını bile bile yinede yazar. Sağlığı bozulduğun da ise yazdırır. Yazdıklarını kendisinin görmesi değildir önemli olan gerçekliğin bilinmesidir.

    Bulgakov, düşler dünyasında gerçekliğin peşine düşer. Rejime methiyeler düzerek geçinip giden İkinci sınıf bir şair olan İvan Nikoloyoviç’in Şizofrenik düşlerinde, şeytanla beraber tarihin sayfalarında gezdirir bizi. Romanın içinde romandır okuduğumuz.

    Romandaki romanı yazan Usta’nın kendisidir. Romandaki romanda İsa dönemindeki Kudüs Valisi Pontius Pilatus’un hayatını anlatır bize. Bir yandan da İsa, diğer yandan Roma’nın yani Sezar’ın baskısı da anlatılır. Vali Pilatus doğru ile emirler arasında sıkışıp kalan tam bir görev adamıdır. Bizdeki Orhan Kemal’in “Bekçi Murtaza” karakteridir adeta.

    Romandaki romanda gerçeklik İsa’nın sözünde vücut bulur. Yozlaşmanın hüküm sürdüğü o dönemde İsa; “mevcut tapınağın yerine gün gelecek gerçekliğin tapınağının yapılacağını” söyler.
    Ancak bu sözleri sonunu da hazırlar İsa’nın.

    Pontius Pilatus, Yahudi cemaatinin baskılarından dolayı İsa’nın idamına onay verir, ancak İsa’yı sorgularken İsa’dan doğruluk virüsü bulaşmıştır bir kere.
    İstemeyerek onay verdiği idam kararı, vicdanının kanayan bir yarası olarak kalacaktır hayatı boyunca.

    Kitap doğal olarak iki romanda da ilerliyor. Tarihin sayfalarında çıkıp Bulgakov’un dönemine yani Stalin dönemine döndüğümüz de “Şeytan” dünyayı gezerken Moskova’yı da ziyaret eder. Moskova halkının hali içler acısıdır. Bir yandan sindirilmişlik, bir yandan güçlünün yanında durarak korunma güdüsü, bir handa hantal bürokrasiden nemalanma, bir yanda konformist yaşam isteği, kısaca cılkı çıkmış insan hallerini Şeytanın aracılığı ile yüzlerine çarptırır Bulgakov.

    Romandaki romanı yayınlatabilmek için Yazar Birliğine başvurması geri çevrilmesi “Usta ile Margarita”nın kaderidir de. Roman daki romandan korkan Totaliter güç Usta’yı hasta etse de, sevgi galip gelecektir.

    Margarita’nın Usta’ya olan aşkı Margarita’yı şeytanla işbirliğine bile sokar. Şeytan Cehennemdeki günahkarlarla her yıl düzenlediği balo’da Margarita’dan kendisine Kraliçe Margot olarak eşlik etmesini ister. (Gerçek tarihte 1572 Yılında yaşamış Kraliçe Margot’u Aleksander Duma, kitabında şeytana fahişelik yaptırtmıştır)

    Şeytan, Yapmış olduğu balo ile Cehennemden gelen günahkarlarla Moskova halkının hallerini yani kötüleri yansıtır bize.

    İyiliklerinin karşılığın Usta ile Margarita almışlardır. Şizofren Şair hastane sürecinde Usta’yı tanıdıktan sonra gözündeki perde kalkmış gerçeklik dünyasına dönmüştür.

    Sezar Paranoya sı nasıl ki Kudüs Valisi Pontius Pilatus’ta varsa Stalin Paranoyası da Sovyet aydınlarında hissedilir.

    İsa nasıl gerçeklik savunucusu ise Usta’da aynı paraleldedir.
  • Eski Türklerde kadınlar, umumen amazon idiler. Binicilik, silahşorluk, kahramanlık, Türk erkekleri kadar Türk kadınlarında da vardı. Kadınlar, doğrudan doğruya, hükümdar, kale muhafızı, vali ve sefir olabilirlerdi.
  • Asilerin niyetinin ciddi olduğunu farkeden Hz. Osman kendisi üzerinde akrabalık hakkı bulunduğunu belirterek Müslümanlar nezdindeki değerinin adeta tartışılmaz olduğunu ifade ettiği Hz. Ali’den onlarla konuşmasını istedi. Hz. Ali isyancıları neye karşılık geri çevireceğini sorduğundaHz.Osman:
    -“Senin işaret edeceğin ve tavsiyede bulunacağın her konuda sana uymak karşılığında” cevabını verdi.
    Hz. Ali ona kendisiyle daha önce defalarca konuştuğunu, ama onun yine bildiğini yaptığını söyledikten sonra şöyle devam etti:

    -“Bugün meydana gelen bu olaylar Mervan’ın, bn Âmir’in, Muaviye ve Abdullah b. Sa’d’ın yaptıklarının sonucudur. Sen bu adamlara uydun, bana uymadın.” Hz. Osman bu defa ona tabi olacağına kesinlikle söz verdi.
    Hz. Ali yanında Muhacirler ve Ensar’dan otuz kişilik bir topluluk olduğu halde asilerle konuşmaya gitti. Saîd b. Zeyd, Ebû Cehm el-Adevî, Cübeyr b. Mut’îm, Hakim b. Hizan, Ümeyyeoğullarından Mervan b. Hakem, Saîd b. el-Âs, Abdurrahman b. Attab,Ensar’dan Ebû Useyd es-Saidî, Ebû Humeyd, Ka’b b. Malik, Zeyd b. Sâbit ve Hassan b.Sâbit ile Medinedeki Araplardan Niyar b. Nikrez bu cemaat içinde yer alan isimlerdendi. Mısırlılar Abdullah b. Sa’d’ın görevden azlini, yerine Muhammed b. Ebî
    Bekir’in vali olarak atanmasını istiyorlardı.
  • Hz. Osman kendisine gelen bu kişileri dinledikten sonra onlara Abdullah b. Sa’d’a bir uyarı mektubu göndereceğini söyledi. Halifenin mektubu Mısır valisine ulaştı ancak vali Hz. Osman’ın uyarılarını pek dikkate almadı. Hatta kendisi hakkında şikâyette bulunanları döverken birini de öldürdü. Bu gelişme Mısır’daki muhalefetin radikal bir çıkış göstermesi için önemli bir gerekçe oldu.

    Ayrıca başkaldırı hareketinin sıcak bir boyuta ulaşmasında özellikle Medine’de bulunan sahabîler başta olmak üzere, bazı kişilerin ülkenin çeşitli yerlerine gönderdikleri söylenen haberlerin etkili olduğu ifade edilmektedir. Bu haberlerde Hz. Muhammed’in dininin bizzat halife tarafından fesada uğratıldığı ve bu nedenle dini yeni baştan ikame etmek için insanları Medine’ye davet ettikleri bildirilmekteydi.
  • Müfettişlerin eyaletlerden getirdikleri resmî raporlar ile ülkenin genel panoraması arasında ciddi bir çelişki bulunduğu görülmektedir. Zira yönetime karşı gelişen başkaldırı trendi her geçen gün yükselmekteydi. Olaylar neredeyse bütün eyaletlere sıçramıştı. Özellikle Kûfe ve h. 27 (647–648) senesinde Amr b. el-Âs’ın valilik görevinden alınmasından sonra Mısır muhalif hareketlerin en yoğun yaşandığı merkezlerden birisi olmuştu.
    Muhammed b. Ebî Bekir ve Muhammed b. Ebî Huzeyfe Mısır’da Hz. Osman aleyhtarı isimler arasında önde gelenlerdendi. Bu ikisinin muhalefetinde yönetim karşıtları için büyük bir avantaj vardı. Onlar Kureyştendi ve Muhammed b. Ebî Bekir ile Muhammed b. Ebî Huzeyfe’nin şahsında Kureyş kendine karşı duruyordu. Doğal olarak Mısır’daki eleştirilerin ilk muhatabı vali Abdullah b. Sa’d idi. Mısır’lı bir heyet valilerini şikâyet etmek üzere Medine’ye gelmişti.
  • Onlara Hz. Ömer’in verdiğinden fazlasını vermişti. Amr’a göre Hz. Osman kendisinden önceki iki halifenin yolundan giderek gerektiğinde şiddet kullanmalı, gereken yerde esnek davranmalıydı. Hz. Osman görüşleri dinledikten sonra ümmetin başına gelecek bir felaketten korktuğunu ifade etti. Fitneden endişe ettiğini söyleyen halife, gelişmeleri Allah’ın sınırlarını koruyarak ve insanlara ihsanlarda bulunarak yatıştıracağını belirtti. O hiç kimsenin kendisine karşı ileri sürecek bir delili olmasın istiyordu. Hz. Osman valilerinden halkı sükûnete davet etmelerini ve hakları olanı onlara ödemelerini istedi.

    Vali toplantılarında dikkati çeken husus, yanlışlıkların nasıl düzeltilmesi gerektiğinin değil de muhaliflerin nasıl sindirilebileceğinin görüşülmesidir. Dolayısıyla halifenin şiddete maruz kalmasının ya da öldürülmesinin, halifenin güvenliği açısından ele alınmadığı görülmektedir. Aksine halifenin konumu Ümeyyeoğullarının işgal ettiği mevkiler açısından önemli olmaktadır.
  • Ayrıca halife herhangi bir şekilde zarara uğrayan kişiye kendisine ve valilerine müracaat etmek suretiyle haklarının iade edileceğini söylüyordu. Hz. Osman’ın bu davranışı vilayetlerde yaşanan gerginliği bir an olsun dağıtmış ve Müslümanları memnun etmişti.

    Ülkede yaşanan huzursuzlukların artması üzerine Hz. Osman her yıl vali ve ordu komutanlarıyla toplantı düzenlemeye başlamıştı. Nitekim o, h. 35 (m. 655–656) yılında gerekçeleri itibariyle olağanüstü denebilecek bir toplantı için valilerini Medine’ye çağırdı. Toplantı Basra valisi Abdullah b. Âmir, Şam valisi Muaviye b. Ebî Süfyan, Mısır valisi Abdullah b. Sa’d b. Ebî Serh, eski Kûfe valisi Saîd b. el-Âs ve eski Mısır valisi Amr b. el-Âs’ın katılımlarıyla gerçekleşti.

    Muhalefetin sesi iyice yükselmiş,sorunlar artmış ve gerginlik had safhaya ulaşmış olmalıydı ki halife valileriyle konuşmasında oldukça öfkeli bir duruş sergilemişti. Hz. Osman onlara şehirlerden gelen
    şikâyetler ve yayılan şayiaların sebebini soruyor, ayrıca neden bu fitnenin halifenin etrafında dönüp dolaştığını merak ediyordu. Bu durum onu endişelendirmekteydi.

    Valiler Hz. Osman’a bölgelerinde her şeyin yolunda olduğunu söylediler. Nitekim eyaletlere araştırma için giden müfettişlerin verdiği bilgiler de bu doğrultudaydı. Onlar haberlerin doğru olmadığını, şikâyet sahiplerinin de sözlerine itibar edilmez kimseler olduklarını belirttiler.