• .. " Hata vali bile olmak için, hatta elçi bile olmak için diploma gerekmez de, mahalle bekçişi olmaya kalksan diploma ister."
  • Emekliye yeni ayrılmış öğretmenin. 30 yıl boyunca anadolu nun çeşitli köylerinde öğretmenlik yapmıştır. Emeklikte rahat bir yaşam planlamaktadir.başlarda emeklilik planladığı gibi güzel geçmiştir. Her geçen gün arkadaslari,mahalleli öğretmenden sogumasi duygusu veriyorlardi. Bunlar üzerine maddi durumu da kötülesmeye başlar. Bu nedenle valiliğe başvurarak yeniden öğretmen olmak istediğini belirtir. Öğretmenin başvurusu kabul edilir. Sakarya'ya bağlı keltepe köyüne ilk öğretmen olarak atanır. Öğretmen köye vardığında hiç beklediği gibi olmadi. Öğretmenlik yaptığı eski köylere benzemiyordu. Köy çorak, bakımsız , en kotusude bataklikti... İnsanlar'da aynıydı . İlgisiz ve negatif insanlardi. Köyde hafız adinda biri kendisine yardım eder. Ona kalacak yeri gösterir. Kendisine yemek getirildiğinde yemekte ekmek bulamadığında koyun ismini "EKMEKSİZ KÖY"koyar. Hafızla konusur hafız kendini tanıtır ne iş yaptığını , nereden geldiğini, ne iş yaptığını anlatır. Öğretmen o gece çok düşünür...Köy ona çok itici gelir. Orada yaşayamayacağını düşünür. Sabah olunca karşısında tanimdaigi birini görür,konuşup tanışırlar adı sarı çavuş idi. Sonra birlikte köyü dolaşırlar..
    Köyün geçmişinden öğretmen çok etkuleniyor, köy türkmen koyu idi. Köyü ve köylüyü tanıdıkça verdiği karardan vazgecer. Köy hakkında bilgisi genelde imam ve müezzin den alır.
    imam; uzun boylu, akıl danisilan köylü üzerinde söz sahibi olan felç geçirmiş,yatalak ve yenilikci bir imam dir.Öğretmen imamı sık sık ziyaret eder. İmam:"Köyün dirliğine el atmadikca darülfünun açsanız nafile." yani egitim lerin etkili olmayacaklarını söyler.
    Öğretmen de köyün hizmetlerin gerekliliğini tesbit etmek için köyde nüfus sayımı yapar ve bunları dosyalar. Öğretmen köylüyü tanımak için gezmişti. Muhtarın ağıl ve samanlik olarak kullandığı okul bir derslik ve bir odadan olusuyordu. Okulun tekrar yapılanması için öğretmen polatlı ya gider. Polatlida eski tanidiklarindan yardım alarak ankaradan yardım almak için bir dilekçe yazar. Ogretmenin bu çabaları Köy le kaynasmasina neden olur. İlk defa okul gören çocukların heyacanini ve neşesini görür...
    Ogretmenin bir projesi vardı bataklığı kurutmak ve köyü eski haline getirmekti. Polatlida yeni tanıştığı kaymakama bu düşüncesini söyler. Kaymakam olumlu cevap verir. Ankaradan gelen fen memurları incelemeler yaparlar. Bu işi yapacaklarını söylediler. Öğretmeninde dersleri başlamıştı, dersleri butun köye veriyordu. İnsanın kabiliyetlerini beirli bir yönde uyandırmak ve geliştirme işidir gibi düşünüyordu.
    Yetkillilerinin köye gelip gidişleri arttı gerçek durumu saptadılar bataklığin kurutulması için teknik islemlere başlanilmistir. kısa Bir süre içinde bataklığı kurutmuslardi. Burası artık keklikpınarı olabilecekti. Işte bundan sonra topargin uyanışı yani köyün uyanışı başlar..Ogretmenin ilk geldiği gün ki gibi bir köy ve insanlar yoktu. Geleceğe umutla bakan insanlar vardır. Bataklık bu inanclai insanlara yenilmis, yok olmuştu. Sakarya projesi üzerinden bu projeler isleniyordu. Toplantıda bir ziraat mühendisin (Ayhan bozkır) görüşleri alınır.
    "köyde birlik"fikrini açıklar. Devlet imkanlarını halka açmalı köylülere yardımcı olunmalı, köylünün yapamayacağı işleri devletin üstlenmesi lazim.
    Ayhan bozkirin "KOYDE BİRLİK" fikrinde uzlaşirlar. Öğretmen köye Ayhan bozkır ve tapu kadastro memurlariyla köye gider. Toprak uzeine üretim yapmaya karar verirler. Öğretmen eskişehir şeker fabrikası ile görüşür şirkete bağlı mühendisler köye geldiler şeker pancarı hakkında köylülere bilgi verirler. Hatta bir grub köylüyü eskişehir şeker fabrikası ve birçok yeri görmeleri için davet ederler. köylüler şeker fabrikasını gezerler ve şeker pancarı ekmeye karar verirler...
    Köylü bir kazanç elde ettikleri için çok mutluydular, bunun yanında köydeki eğitimler devam ediyordu. Okuma -yazma , vatandaş lik, bilgileri veriliyordu . Gece kurlarının içeriği değişir toprakla ilgili teknik bilgiler üretilmeye başlarlar. Ogretmenin isteği üzerine devlet köye fidan gönderir. Ayhan bozkır tarafından belirlenen yerlere fidanlar dikildi bütün köylü dikmen için seferber olmak zorunda kaldılar.
    Pancar üretiminden sonra hayvan yetiştiriciliği gündeme geldi.devletin desteğiyle doğu anadolu(kars, ardahan )'dan inek getirildi gelişen ticaretle kooperatif açılır. Bütün bunlar olunca köy yapıları oluşmaya başlandı. Ogretmenin yardıma na bir öğretmen daha atandı adı süleyman ışık idi. 25 yaşlarındaydı keltepeyi öğretmeninin tavsiyesi üzerine seçer. Süleyman ışık', gelmesiyle öğretmenin yükleri azalır. Eskişehir şeker fabrikası tarafından mustafa ağa gönderilir mustafa ağa işinin ehli, işini seven birisiydi köylülere çok yardımı dokunuyordu...
    Bu kadar gelişme olurda ABD ve batılılar bizi rahat birakirmi. Köye bir kaç yabancı geldi. Yabancılar "yatılı bölge okulları"kurmak için köyde yer arıyorlardı , öğretmenle konuşurlar ogretmeninde fikrini almak isterler, öğretmen;"
    Çocukların köklerinden kopmadan eğitim yapılması gerekiyor"
    Dedi. Ogretmene turkiye yi gezmeler için rehber olarak gelmesini ister. En uygun yer olarak keltepeye yakın karanlık dereye yapmayı uygun bulurlar.
    Süleyman ışık'ın eşi yeni öğretmen olarak köye atandi.genç-kız ,anne adayı ve annelere verdiği kurslarda geliştirir. Bayanlara kıyafet bicip dikmeyi ve okuma yazmayı öğretir.
    Keltepeliler ve devletin imkanlarıyla köy kurulmuştu yeni evler,yeni cami, yeni okul, kooperatifler kurulmuştu. Köy açılış için hazırdı uygun bir gün seçmek istiyorlardi ilk zaferin kazanıldığı gün olarak yani 14 eylül sakarya zaferi günü olarak kararlaştırıldı.
    Artık halk bilinclenmis topraklar uyanmisti çok urun elde edilmişti.
    Köyün açılış günü vali, kaymakam, egitim müdürü yan köylerden heyetler gelmişti açılışta artık keltepeyi örnek bir Köy olarak gösterebilirdi , adı keltepe değil keklikpinar olacaktı....
    İlk gün buralarda yapamam diyen öğretmen burayı çok sevmis ve yaptıklarından çok huzur duymustu, köylere Ogretmene bir ev yapmışlardı artık orda yaşamaya devam etti...
  • Nazife Cemgil solcu bir anneydi. Öğretmenliği sürgünlerle geçti. Adnan Cemgille evliliğinden olan iki oğlundan Sinan 1971de öldürüldü. 32 yıl zor geçen günler yaşadı ve 7 Ekimde yaşamını yitirdi.

    Adnan Bey 1909, Nazife Hanım ise 1913 doğumlu. İkisi de aileleri içinde Kurtuluş Savaşı heyecanını, Cumhuriyet dönemi coşkusunu yaşamışlar. Nazife Hanım'ın babası Cemal Bey Muğla Ağır Ceza Reisi, savaşa IV. Kuvayı Milliye Başkanı olarak katılıp halkı örgütleyenlerden.
    Evlerinde sık sık toplanan efeler, annesi ve çevredeki diğer kadınların gece gündüz demeden cepheye yollamak için diktikleri asker giysileri, çocukluk anıları olarak hiç unutulmamış. Adnan Bey'in dayısı Kâmil Bey ve arkadaşları direniş örgütünde görev alıp Anadolu'ya silah kaçırmışlar. Zorlu savaş yılları, yokluklar ama bütün olumsuzluklara karşın yitirilmeyen umutlar, onlara ailelerinden kalıt.

    Adnan Bey, Rüştiye'yi Kalamış'ta bitirip öğrenimini Kabataş Lisesi'nde tamamlar. Nazife Hanım ilkokulu Aydın'da, sonra da İzmir'deki Fransız okulunda okur. Gençlerin doktor, mühendis, avukat olmak istediği yıllarda kaydını bilinçli olarak İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'ne yaptırır. Adnan Bey'le sınıf arkadaşıdırlar. 1936 yılında aynı dönemin, aynı ideolojiye sahip fakülte arkadaşları artık genç Cumhuriyetin nefer öğretmenleridir. 1941 yılında bir tesadüfle Ankara'da karşılaşıp evlenmeye karar verirler. 1942 yılında ilk çocukları Dumrul, 1944'te ikinci çocukları Sinan doğar.

    Nâzım Hikmet Bursa'da hapistedir. Cezaevi Müdürü Tahsin Akıncı'nın kızı Şehnaz, Nazife Hanım'ın öğrencisidir. Sabiha Sertel "Tevfik Fikret İdeolojisi ve Felsefesi" adlı kitabını Nâzım'a göndermek ister. Bu sebeple Nazife Hanım öğrencisine bir mektup yazarak babası vasıtasıyla kitabın iletilmesini sağlar. Daha sonra okulda yapılan bir aramada mektup, Şehnaz Akıncı'nın dolabında bulununca Nazife Hanım kovuşturmaya uğrayıp başka bir okula sürülür...

    Adnan Bey Ankara Erkek Sanat Okulu, Ankara Musiki Öğretmen Okulu, Ankara Atatürk Lisesi'nde çalışır, bir yandan da çeşitli dergilerde yazılar yazar. 1941 yılında Behice Boran ve Pertev Naili Boratav ile Yurt ve Dünya dergisini çıkarırlar. Aynı zamanda İnönü Ansiklopedisi'nde de redaktör olarak çalışır ve Fransızcadan Türkçeye çeviriler de yapar.

    1945 yılında gene Behice Boran'la birlikte yazarları arasında Arif Damar, Muvaffak Şeref, Kemal Bilbaşar, Enver Gökçe'nin de bulunduğu Ant dergisini yayımlarlar. Adnan Bey'in Sabiha Sertel'in sahibi olduğu Tan gazetesi ve tek sayı çıkabilen Görüşler dergisinde de yazıları çıkar. Tan matbaasının basılıp tahrip edilmesinden sonra, öğretmen Adnan Cemgil ve öğretim üyeleri Behice Boran, Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes ve Mediha Berkes bakanlık emrine alınırlar. Hukuki mücadelelerini yapıp bir yıl sonra Danıştay kararı ile görevlerine geri dönerler.

    Niyazi Berkes ve Mediha Berkes "24 Saat" isimli gazeteyi çıkarınca Adnan Bey daha yararlı olacağı düşüncesiyle öğretmenlikten istifa ederek gazetenin yazıişleri müdürlüğünü üstlenir. Fakat gazete ancak 13 sayı çıkabilir. İşsiz kalan Adnan Bey İstanbul'a gelip Zekeriya Sertel'in "Teknik Reklâm" adlı reklam bürosunda çalışır.

    1950 yılında Nâzım Hikmet Bursa Cezaevi'nde açlık grevine başlar. Bu sebeple İstanbul'a nakledilir. Nâzım'ın affedilmesi için imza kampanyası açılır. İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği "Nâzım'ı Kurtarınız" başlıklı bir bildiri dağıtır ve Lâleli'deki Çiçek Palas Oteli'nin salonunda bir toplantı düzenler. Olaylı toplantıdan sonra gözaltına alınanlar arasında Nazife Cemgil ve öğrencisi Şehnaz Akıncı da vardır. Çabalar sonuçsuz kalmaz, 15 Temmuz 1950'de çıkarılan afla tüm tutuklu sosyalistler ve Nâzım da serbest bırakılır.

    1950 yılında kurulan Türk Barışseverler Cemiyeti'nin başkanı Behice Boran, sekreteri ise Adnan Cemgil'dir. Cemiyet örgütlenme aşamasında hareketi yığınlara mal etmek amacıyla Barış adlı bir dergi çıkarır. Barışseverler Cemiyeti, Menderes Hükümeti'nin, TBMM kararı olmadan Kore'ye asker gönderme kararını protesto eden bir bildiri bastırıp dağıtınca, kapatılıp yöneticileri hakkında dava açılarak, yurtsever insanlar tutuklanır. Adnan Cemgil de tutuklananlardandır. Ankara'ya götürülüp Dış Kapı Cezaevi'ne konulur.

    Nazife Hanım çocuklarıyla kocasını ziyarete gider. Sinan küçük yaşında hapishane ile tanışmıştır, etrafı merakla seyredip olanları şaşkınlıkla izler. Hükümlü Adnan Bey, cezasının altı ayını Ankara Askeri Cezaevi'nde, yedi ayını ise Nevşehir Cezaevi'nde geçirir. Bu arada Yozgat'a sürülen Nazife Hanım, o yıllardaki her sürgünün kaderini yaşar.

    Daha yerine varmadan çevre aleyhinde kışkırtılmıştır. Yozgat'ta iki çocuğu ile yiğitçe, tüm zorluklara karşın yaşamını sürdürür. Ardından atılan "Komünistler Moskova'ya!" bağırışlarını buruk bir acıyla, tepkisiz dinler. Çocuklara bile "Yamyamın çocukları!" diye sataşılır. Her fırsatta Nevşehir'e Adnan Bey'i ziyarete giderler. Bekleyişler sırasında, çocuklar hapishane bahçesinde oynar. Sinan, annesinin her dalgınlığında ortadan kaybolup ağaçların tepesine tırmanır...

    1951 yılında tahliye edilen Adnan Bey bir süre Yozgat'ta ailesiyle birlikte kalır. Sonra çocuklarını alıp İstanbul'a gelir. Nazife Hanım, Yozgat'ta birkaç yıl daha direnerek görevini sürdürür, 1955 yılında istifa etmeye mecbur kalarak ailesinin yanına döner. Adnan Bey aileyi geçindirmek için, Emekli Sandığı Reklam Bölümü'nde çalışır, takma adla şiir ve yazılar yazar, İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda figüranlık, bir süre de arkadaşlarının su dağıtan kamyonunda evlere su taşıyıp sakalık yapar. Bir bakkal dükkânı deneyimi de vardır ama uzun sürmez, batırır.

    1961 yılında, Cemgil Çifti Evren Yayınları'nı kurup "Evren Ansiklopedisi"ni çıkarırlar. Sinan, o yıllarda İtalyan Lisesi'ndedir. Adnan Bey onun tez canlılığını bildiğinden, okula vapurla giderken ardından her sabah ünlemeyi âdet edinmiştir: "Oğlum, sakın iskele verilmeden atlama!"

    27 Mayıs İhtilali tüm yurtsever devrimciler gibi Cemgil ailesi içinde de umut ve sevinçle karşılanır. Umutlar yeşermiştir TİP kurulur, 1962 yılında Adnan Cemgil TİP'e girer. 1968 yılında yapılacak Senato seçimlerinde Zonguldak ili adayı olur. Nazife Hanım da Maden İş Sendikası'nda işçilerle eğitim çalışmaları yapar. İkisi de TİP için özveriyle çalışırlar.

    Senato seçimlerinde o da Aydın adayıdır. Seçim bölgelerini gezip sosyalizm propagandası yaparlarken başlarına pek çok olay gelir. Bunlardan en elimi 1965 yılında Bursa'dakidir. TİP kongresinin yapılacağı Saray Sineması önünde Komünizmle Mücadele Derneği tarafından kışkırtılmış binlerce gözü dönmüş kişi, kongre çıkışında delegelerin üzerine saldırır. Sinan saldırı sırasında üniversite öğrencisidir. Çenesi kırılmış, her tarafı yara bere içinde olan babasını görmek için hemen hastaneye koşar. Onu, bu hale getirenlere karşı öfkelidir. Babasına sarılır ve sarsıla sarsıla ağlar...

    Sinan ODTÜ'de antiemperyalist mücadele için ön saflarda yerini alır. 1965 yılında gençlerin çıkardığı Dönüşüm dergisini satarken arkadaşı Şirin Yazıcıoğlu ile birlikte gözaltına alınırlar. Cemgil çifti kendi hapislikleri gibi soğukkanlılıkla karşılayamazlar bu hapisliği. Evlatları için endişelidirler...

    1969 yılında Sinan, dava arkadaşı Şirin Yazıcıoğlu ile evlenir. Cemgil ailesine 1970 yılında torunları Taylan'ın doğumu ile gelen mutluluk çok uzun sürmez...

    12 Mart muhtırası verilmiş, pek çok devrimci gözaltına alınmıştır. Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan Şarkışla'da yakalanır, idamla yargılanırlar. Sinan Cemgil, Mahir Çayan ve arkadaşlarının izi sürülür. Cemgiller için çok zor günler, kulakları hep haberlerde tedirginler...

    31 Mayıs 1971'de öğle haberlerinden Sinan Cemgil, Kadir Manga, Alpaslan Özdoğan'ın Nurhak dağlarında jandarma ile yaptıkları çatışma sonucunda öldürüldükleri duyulur. Aile perişandır. Adıyaman Vali'sini telefonla arayan Adnan Cemgil, olayın İnekli köyü çevresinde olduğunu öğrenir. Karayolları haritasından köyün yeri bulunup Sinan'a nasıl ulaşılacağı araştırılır.

    Aile dostu olan Orhan İyiler ve Adnan Cemgil Sinan'ın cenazesini İnekli köyünden alıp İstanbul'a getirmeye karar verirler. Nazife Cemgil de gitmek ister, "Hiçbir güç, benim oğlumu almaya gitmemi engelleyemez!" diye diretir. Sinan, yirmi altı yaşında, 3 Haziran 1971 günü polis kuşatması ve siren düdükleri arasında Karacaahmet Mezarlığı'nda defnedilip ölümsüzleşir.. Anne ve babası son bir gayretle, Nurhak Dağları eteklerinden getirdikleri toprak ve çiçekleri mezarın üzerine sererler... Onların acılar karşısında yıkılmadan dimdik ayakta kalmaları, yiğitçe mücadeleleri herkese örnek olur.

    Daha sonraki yıllarda Şirin Cemgil'e destek olup torunları Taylan'ın birlikte, en iyi şekilde yetiştirilmesi, eğitimi ve öğretimi Nazife Hanım ve Adnan Bey'in hayatlarındaki boşluğu kısmen doldurur. Adnan Bey çevirilerine devam eder. Romain Roland, Diderot, Emile Zola, İbanez, Balzac, Tagor, Roger Martin, Pirandello, Sillanpaa, Amado, Gramsci'den seçilmiş çevirileri ile pek çok eseri dilimize kazandırır. Kısa sürelerle Cumhuriyet veYeni Ortam gazetelerinde de fıkra ve yazıları yayımlanır.

    Sinan'ın kitabı...

    1977'de üç kuşak bir arada Ege gezisi yaptık. Taylan ve bizim çocuklar da vardı. Nazife Hanım'ın babasının savaştan sonra Aydın'da yaptırdığı yüksek tavanlı evde bir gece konakladık. Yolculuk sırasında Adnan Bey'in yorulmak bilmeden konuşmaları ve anlatımlarındaki olaylara ironik yaklaşımı, kimi zaman gözlerimizden yaşlar gelene kadar hepimizi güldürdü. Her yürüyüşe çıktıklarında eşim Yalkın'ın kitabevine uğruyorlardı.

    Son yıllarda sağlık sorunları onları eve bağlamıştı. Gözleri görmüyor, gazetelerini Dumrul okuyordu. Haberleri dinliyorlardı. Özellikle Adnan Bey'in pırıl pırıl bir belleği vardı. Ziyaretlerimde yurt ve dünya sorunları üzerine konuşuyorduk. Nazife Hanım: "Böyle, işe yaramadan yaşamak çok lüzumsuz. Öbür dünyadan bir beklentimiz olsa, özkıyımı da düşünebiliriz ama o da olmadığına göre, zor da olsa günler geçip gidiyor..." diyordu.

    Turhan Feyizoğlu'nun "Sinan" adlı kitabını birlikte okuduk. Adnan Bey sık sık okumamı kesip olayları ayrıntılarıyla anlattı. Her gün bir kısım okuyarak on-on beş gün sonra okumayı tamamlayıp kitabı kapattığımda uzun bir sessizlik oldu. Nazife Hanım'ın sesiyle irkildim: "Biri, masal diye anlatsaydı bütün bu olup bitenleri, dinlemeye bile yüreğim götürmezdi, oysa ki hepsini yaşadık ve yaşamaya da devam ediyoruz..." diyordu.

    Cemgil çiftinin altmış yılı aşkın birliktelikleri gençlik aşkı gibi sürdü. Yan yana koltuklarında oturup birbirlerinin her hareketlerini duyumsuyorlardı. Nazife Hanım gençliğinde olduğu gibi atak, yerinden birdenbire fırlayınca Adnan Bey düşeceğinden endişeleniyor, "Dur, nereye gidiyorsun? Birlikte yürüyelim!" diyerek kolundan tutuyordu...

    21 Kasım 2001 günü Adnan Bey'i yitirdiğinde Nazife Hanım: "İkimiz de çok inatçı, doğru bildiğimizden ödün vermez insanlardık. Ama birbirimize karşı bu yönümüzü hiç kullanmadık. Özellikle Adnan, bana karşı hep özverili, çok iyi bir dosttu..." dedi. Kısa bir süre sonra düşüp kalça kemiğini kırdı. Sevgili Nazife Hanım acıların en büyüğüne karşı direnmişti, şimdi çektikleri dert değildi ona. Hastanede, kolundan serum bağlı, doksanıncı doğum gününü kutlayan Taylan'a gülümseyerek: "İyi ki doğdun Nazife!" dedi.

    Daha sonra Nazife Hanım tamamen yatağa bağlandı, zaman zaman bilinci de kapalı oldu. Bir gidişimde Server Tanilli'nin onu Caddebostan'daki şiir resitaline telefonla davet ettiğini öğrendim. Server Bey'in çok güzel şiir okuduğundan söz edip hangi şiirleri okuduğunu sordu. Saydım, sonra "Yaşamak! Bir ağaç gibi tek ve hür" diye başladım. "Ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim!" diye dizeleri tamamladı. Bilinci açıktı, sevindim.

    Geçen yıllardaki 1 Mayıs sonrası ziyaretimde: Ülkede sağcısı, solcusu, dincisiyle değişik bir 1 Mayıs kutlandığını anlattım. "Ya, öyle mi?.." diyerek şaşırdı. Sonra 1977 yılı 1 Mayıs'ını konuştuk. Bayram sevinciyle çocukları da götürme gafletinde bulunup kurşunlar tepemizden uçarken, olası bir serseri kurşundan korumak için çocukların üzerlerine kapanışımızı buruk anımsadık...

    Cemgil çiftçinin yaşamöyküsünü yazarken yarım asırlık Türkiye tarihi içinde yurtsever, aydın, ileri görüşlü insanlarımızın çektikleri acıların sürekliliğini bir kez daha düşündüm. Ne çok, değerli insanımız tüketildi. Sonuç: İşte, bugün ülke olarak içinde bulunduğumuz durum! Onların, mücadelelerinde ne kadar haklı olduklarını, hâlâ gözler önüne sermiyor mu?..

    Sevgili Nazife Hanım, düşünce arkadaşı Adnan Bey'in ardından fazla yaşamadı. İkisi de Sinan'ı aralarına alıp uzun zamandır özledikleri huzura kavuştular... (HÖ/NM)


    İstanbul - Cumhuriyet dergi

    13 Ekim 2003, Pazartesi

    Halide Özerden
  • Ben Hala O Muyum?

    SÂHİ SİZ, O'MUSUNUZ ?..

    (Kıssa'dan Hisse) 
    Eski tarihlerde bir medresede eğitim gören çok samîmi üç arkadaş medreseden mezun olduktan sonra birbirlerinden ayrılmaları çok zor olmuş. Yedikleri ve içtikleri ayrı gitmeyen bu üç samîmî arkadaş;
    Nerede, hangi işte ve hangi görevde olurlarsa olsunlar, birbirleri ile;
    -İrtibatı asla kesmeyeceklerine,
    -Doğru Yol’dan,
    -Adalet ve Hakkâniyetten ayrılmayacaklarına,
    Dine ve vatana hizmet dâvasından hiçbir zaman geri kalmayacaklarına" dair söz vermişler.
    Aradan yıllar geçmiş birbirleri ile irtibat kuramamışlar. Çünkü o dönemde iletişim araçları sınırlı imiş.
    Bunu bilen arkadaşlar zaman hepimizi yıpratır, yaşlanırız, şeklimiz şemâlimiz değişir, ileride karşılaştığımızda birbirlerimizi tanımakta zorluk çekebiliriz onun için aramızda bir şifre belirleyelim oradan birbirimizi tanırız diye şifre belirlemeye karar vermişler. Çok kısa ve hatırda kalıcı bir şifrede anlaşmışlar.
    O da:
    “BEN O' YUM !”... olmuş.
    Aradan uzun yıllar geçmiş, bizim üç idealist dava arkadaşının her biri bir köşeye savrulmuş:
    - Biri Müderris (hoca),
    - Diğeri sayılır bir tüccar,
    - Bir diğeri de Mutasarrıf (vali) olmuş.
    Tüccar olan şehir şehir dolaşırken, bir şehirde arkadaşının o şehrin mutasarrıfı (valisi) olduğunu öğrenir.
    Hemen kadim dostu ve dâva arkadaşını ziyaret ve tebrik etmek ister.
    Kapıya varır görüşmek ister fakat güvenlik ve bürokrasi çarkını aşmak kolay olmaz.
    Görevlilere kendini tanıtıp, vali beyin medrese arkadaşı olduğunu, yıllar öncesinden tanıştıklarını, anlatmışsa da fayda etmez, sırasını beklemek zorunda kalır.
    Vakit geçmiş, lâkin kendisine bir türlü sıra gelmemiş…
    Nice sonra bizim tüccarın aklına mezuniyet günündeki belirledikleri şifre gelmiş.
    Derhal küçük bir kâğıt parçasına:
    “BEN O’ YUM”
    diye yazmış ve görevliye uzatarak bunu, vali beye iletmesini istirham etmiş…
    Onun bu ricasını isteksizce yerine getiren görevli az sonra geri dönüp aynı kâğıdı tüccara uzatmış…
    Bizimki şaşırmış… Ama asıl şaşkınlığı kâğıdın arkasını çevirince yaşamış.
    Kağıdın arkasında:
    “SEN O' OLABİLİRSİN AMMA BEN O' DEĞİLİM!” yazmaz mı!

    Bu kıssa, günümüz insanlarını ne kadar da güzel anlatmıyor mu?
    Hakikat şu ki, nice arkadaşlar makamla, parayla, şöhretle tanışıp her imkâna sahip olunca, âdeta "Tanınmaz" hâle geliyorlar ve: "Ben O değilim" çizgisine savruluyorlar.
    Çünkü bu kişiler, ulvi ideallerle yola çıktıkları halde amaca ulaşmak için:
    Yolda bulduklarını, yola çıktıklarına değişen ve amacına ulaşmak için her yolu mübah gören zayıf insanlardır...

    Kıssamıza uygun bu gün:
    “Ben O’yum!” diyebilen kaç gerçek dost ve arkadaş var ?

    Öte yandan;
    “BEN O' DEGİLIM !
    diyenler dünyaya sultan olsa ne yazar?

    Gerçek dostlarınızın çoğalması temennisiyle, hayırlı ve huzurlu günler dilerim. Selam ve Dua ile... Ben hâlâ "O'YUM"
  • “Kapının önünde elimdeki mektuplara baktım.
    Tüm zarflar açılmıştı.
    Demek ilgilendiriyordum onları.
    Adıma gelen mektuplan, Vali Beyden sonra bir de kendim okuyayım, dedim.
    Hanın yolunu tuttum.”
    Ferit Edgü
    Sayfa 41 - * Sel Yayıncılık, pdf
  • İstanbul ilçe nüfusları ile karşılaştırdığımızda Türkiye'nin "şehir" nüfuslarında bir dengesizlik bulunmuyor mu?
    İstanbul Üsküdar'daki 534.970 nüfus kaymakamla, Bayburt'taki 80.607 nüfus vali ile yönetiliyor.
  • Muhtar şaşkına döndü birdenbire.
    Çuvalı açıp çıkardı içindekileri.
    O da ne - korkuyla gerildi herkes!
    Kanlı iki çocuk başı çıkmıştı çuvaldan.
    Saçları örgülü bir baş,
    Kadının kızı,
    Üç yaşındaki Gümüş Kız.
    “Cinayet! Cinayet!” diye kaçıştı herkes.
    Usulca döndü kadın:
    “Onların canına ben kıydım,
    ben öldürdüm kendi ellerimle onları.
    Vali vergi istemiş, işte vergi.”
    Ataol Behramoğlu
    Sayfa 495 - E Kitap - Çeviri: Ülkü Tamer