"Şiir okuyorum dedin. Bana da okusana, dedim. Birden siz'den sen'e geçmiştim. İçimden sana sen demek gelmişti. İki dize okudun bana. Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk / Hiçbir yere gitmiyor. Ama ben sana o anda âşık olmadım Ali. Ben sana o günün akşamında åşık oldum. Çok fena âşık oldum. Hayatımın aşkı oldun. Sonra kitabı kapattın."
Bana neler olduğunu anlatırsam Osman'ın sırça dünyası tuzla buz olurdu. Benim için hava hoştu. Benim sırça dünyam oldum olası tuzla buzdu. Onunki çatlamış, ama henüz dağılmamıştı. Yine de sırça dünyası tümmüş, bütünmüş, üstünde tek bir çatlak yokmuş gibi davranabiliyordu. Belki de onun bir sırça dünyası yoktu, hiç olmamıştı. Varmış gibi yapmıştı.
Ben zaten bu yaşa gelene kadar çok fazla adama âşık
olmuştum. Hayata hep kendimi birilerine åşık olduğuma inandırmaya çalışarak tahammül etmiştim. Ama hep birilerine âşık olmaya çalışarak sefil olmuştum.
Kapak Kızı, yüzeyde bir “hikâye” gibi başlıyor ama aslında katman katman soyulan bir kimlik meselesine dönüşüyor. Roman okura sürekli “bu hayat gerçekten kimin?” diye sorgulatıyor.
Cümleler sanki kendi içine çökerken seni de içine çekiyor. Öyle derin, bazen dağınık gibi görünse de yalnız parçaları gibi kendi kendini tamamlıyor. Karakterler kusurlu ki bu da her bir karakteri tanıdık hale getiriyor. Özellikle “kapak kızı” kavramı, sadece bir kadın imgesi değil; toplumun bakışıyla şekillenen, içi boşaltılmış bir varoluşu temsil ediyor.
Romanın temposu hızlı değil, hatta bazı yerlerde bilinçli olarak yavaşlatılmış. Bu, okuru rahatsız eden bir bekleme hissi yaratıyor — çünkü yüzleşme aceleye gelmiyor. Hikâye ilerledikçe olaylardan çok, karakterlerin iç boşluğu büyüyor. Ve en çarpıcı olan şu: Kitap bittiğinde bir çözüm sunmuyor. Sadece seni, kendi sessizliğinle baş başa bırakıyor.
Kapak KızıAyfer Tunç
Kapak KızıAyfer Tunç · Can Yayınları · 202013,6bin okunma