''Peki, ne istiyorsun? İstikrar? Düzenli bir iş?''
''Evet.'' dedi Alex ve tüm çabalarına rağmen sesi biraz aksi çıkmıştı.
''Beni yanılttın Alexandra. Bunları istemek suç değil. Sadece konforlu hayatından hiç ödün vermemiş insanlar buna burjuvalık deyip alay eder.'' Göz kırptı. ''En hararetli Marksistler hep erkekler olmuştur. Musibetler kadınları fazla kolayca bulur. Hayatlarımız tek bir hamlede, tek bir sert dalgada mahvolabilir. Ve para? Para akıntı bizi sürüklerken tutunduğumuz kayadır.''
Suçluluk veya gurur yüzünden değil, bu anı beklediği için yapmıştı: Başka birine mucize göstermek; kendilerine yalan söylenmediğini anlamalarını izlemek, çocukken onlara gösterilen dünyanın terk edilmek zorunda olmadığını, ormanın içinde, merdivenlerin altında, yıldızların arasında gerçekten bekleyen bir şey olduğunu, her şeyin gizem dolu olduğunu göstermek için.
Ona bakarken, Akhilleus'un ağıtının son notalarını aylardır duyduğum gibi bir kez daha duydum. Sözcükler beynime saplanıp kalmıştı sanki, şarkı değil de bir istilaydı ve bundan nefret ediyordum. Evet, genç bir adamın savaşta ölmesi trajiktir, dört kardeşimi kaybetmiştim, kimsenin bana bunu söylemesine ihtiyacım yoktu ama en kötü kader onlarınki değildir. Sakat bırakılmış hayatının geri kalanını köle olarak geçirmek zorunda olan Andromakhe'ye baktım ve şöyle düşündüm: Yeni bir şarkı lazım bize.
Beni yak, Akhilleus. Ölüler beni içeri almıyor, nehri geçmeme izin vermiyorlar, oraya ait olmadığımı söylüyorlar ama buraya da ait değilim. Bedenimi ateşe ver, kemiklerimi annenin sana verdiği altın vazoyla göm. İki kişiye yetecek kadar büyük. Yaşamda olduğu gibi ölümde de beraber yatalım.