“Hayat siz başka planlar yaparken başınıza gelen şeydir”
Burası Radyo Şarampol, 80'li yılların Antalyasında henüz 14 yaşındaki bir kız çocuğunun, Filiz'in başından geçenleri konu alıyor. 052 ile başlayan yolculuk Radyocu Asım'ın dükkanında yeni bir hayatın kapılarını aralıyor Filiz'e. O, hiçbir zaman düzgün durmayan kâkülleri, elinde gezdirdiği oltası ve Gorki'nin Ana'sıyla, turunçların altına gömülü kalmış bir çocukluğun gizini çıkarıyor meydana.
Beyaz yakalı okul önlüklerinin, parmak uçlarına inen cetvellerin, başa sarılan kasetlerin, Tophane'de çay eşliğinde edilen muhabbetlerin bir anısı kalıyor geride. Bir aşkı arkadaşlığa tercih eden Rengin kalıyor, yırtık gömleğinin omzunu tutan elini Mine'ye uzatan Cengiz kalıyor, motoruna binip sınırları aşan ve bir daha dönmeyen bir baba kalıyor, tek kolunu kullanamadığı hâlde Filiz'i sarmalayan Ali kalıyor... Tabii bunların yanında Arkadyus, Chris, Martin ve Yanik gibileri de var. Yarım kalmış aşklar, terk edilen aşıklar var. Şarampol'de arşınlanan sokaklardan geriye kalan bir genç kız ruhu var içlerinde taşıdıkları. Bugün dek onlarla birlikte süregelen bir ruhun kıvılcımlarıyla Filiz'in ve Mine'nin hayatına yeniden ortak oluyorsunuz kısacası.
Ben o ruhu yakından tanıma şansına eriştiysem de kitaptan Ankara Mon Amour'da olduğu gibi bir tat alamadım. Yalnızca kitapta yer alan bazı hikayelerin sonlarını benzetebildim birbirlerine. Mesela Gülay ve Chris'in, bu dünyayı terk edişlerinin ardından; Ömer ve Filiz'in, insanları ya da hayatı affedip affedememenin sorgusunu benzetebildim. Geride kalan istasyon yalnızlıklarını ve bir mahallede bırakılan çocukluk anılarını benzetebildim. Bir yazarın ardında bıraktığı eserlerde benzetilebilecek neler varsa bu iki kitap arasında bazı noktalarda denk geldim ancak Ankara Mon Amour benim