• Böylece herkes günü gününe ve gökyüzüne karşı yapayalnız yaşamayı kabul etmek zorunda kaldı. Bu genel terk edilmişlik duygusu uzun vadede kişilikleri sağlamlaştırabilecekken değersiz kılmaya başlamıştı. Örneğin, yurttaşlarımızdan bazıları o sıralar kendilerini güneş ve yağmurun hizmetine sokan bir köleliğe kapılmışlardı. Onlara bakınca sanki ilk kez ve doğrudan olarak havanın etkisini duyuyorlarmış gibi geliyordu. Altın renkli bir ışığın şöyle bir kendini göstermesi yüzlerini güldürürken, yağmurlu günler yüzlerine ve düşüncelerine kalın bir sis perdesi örtüyordu. Birkaç hafta öncesinden bu zayıflık ve bu mantıksız kölelikten kaçıyorlardı; çünkü dış dünyanın karşısında yalnız değillerdi ve belli bir ölçüde, onlarla yaşamakta olan varlık onların evreninin önüne yerleşiyordu. O andan başlayarak, tersine, görünüşte kendilerini gökyüzünün kaprislerine bıraktılar, yani mantıksızca umut ettiler ve acı çektiler.
  • Elinde avucunda bir varlık olmayan yoksul bir derviş belki de zoraki derviştir.Böyle dervişlik,olsa olsa miskinliğe giydirilmiş bir teselli maskesidir.
    Züğürdün kendini manen zengin hissetmesi gibi bir şey...
  • ”Bana bir keresinde nasıl hitap etmelisin diye sormuştun.”
    Elena surat astı. “Galiba ‘efendim’ gibi bir şey önermiştin ama ben gaipten sesler duyduğuma kanaat getirmiştim.”
    “Sen bana nasıl hitap etmek isterdin?”
    Birden kalakaldı Elena. “Koca” dese, çok İnan’a gibiydi, “partner” başmelek kadar güçlü bir varlık için cılız bir sıfattı, “hayat arkadaşı”...belki. Fakat hiçbirisi cuk oturmuyordu. “Benim,” dedi Elena sonunda.
    Nalini Singh
    Yabancı Yayınları
  • Bisikletimi sürerken pedallarını yapabildiğim kadar hızlı çeviriyorum, bu hızla giderken kendimi uçuyormuş gibi hissediyorum. Geçen yaz babam bana bu bisikleti aldığında, beklemediği kadar mutlu olmuştum, bana sürmeyi öğretmeye hemen o gün başlamıştı. Kısa sürede, düşmeden kendim sürmeye başladığım zaman, babam olmadan ayaklarımın üstünde durarak başardığım ilk şey olduğunu farkettim, o an sanki herşeyi yapabilecek gücü bulmuştum kendimde. Babam da öyle gururla dolu gözlerle bana bakmıştı. Şimdi çok sevdiğim bisikletimi sürerken, mevsim en sevdiğim halini gösteriyor bana; İlk baharı! İlk baharın gelişi, bana sevdiğim bütün güzel şeyleri hatırlatıyor. Çiçekler ilk baharda açıyor, ağaçlar ilk baharda yeniden gençleşiyor, kışın susan kuşlar, yazın yeniden şarkı söylemeye başlıyor. Biten bütün güzel şeyler ilk baharda yeniden başlıyor, bütün canlılar ilk baharda yeniden doğuyor gibi... Evimin önüne geldiğimde içerden en sevdiğim kekin kokusu geliyordu. Bisikletimi hızlıca bırakıp içeri koştum. Annem kahvaltıyı hazırlıyordu, yanına koşup yanağına kocaman bir öpücük kondurdum.
    -Günaydın anneciğim!
    - Günaydın oğlum... Murat?
    -Efendim anne?
    -Neredeydin? Odana baktığımda seni bulamayınca endişelendim.
    -Bisikletimi sürüyordum anne, haber vermeden çıktığım için özür dilerim.
    -Peki oğlum, sorun değil ama bidaha çıkacağın zaman haber ver lütfen. Hadi babanı ve kardeşini çağırıp gel, kahvaltı edelim.
    -Tamam anne.
    Kahvaltımızı yaptıktan sonra kız kardeşimle birlikte odama gittik, okul çantamı hazırladım. Kardeşim benden küçük olduğu için ona karşı sonsuz bir şefkat ve sevgi hissediyorum. Evimiz iyi ki onun neşe dolu sesiyle doluyor, iyi ki böyle bir kardeşim ve ailem var. Hayatım ailemden ibaret, mutluluğum ailemden ibaret. Beni bu kadar çok seven bir ailem olduğu için çok şanslı olmalıyım. Hayatımın "şans" isimli, çok kırılgan ve bozulmaya meyilli bir şey üzerine kurulu olduğunu düşündüğüm zamanlar oluyor. Hepimiz bilmeden ve seçmeden geliyoruz bu hayata, bizi sevecek insanlarla karşılaşma ihtimalimiz, hayatın devam etme ihtimali kadar düşük. Bütün ihtimallere karşı mutluysak eğer, bu en büyük armağan olmalı.
    Dışarı çıkmak için kapıyı açtığım sırada kardeşim bana seslendi
    -Abi
    -Efendim Sena?
    -Nereye gidiyorsun abi?
    -Okula gidiyorum kardeşim
    -Ben de seninle gelmek istiyorum, beni de okula götür.
    -Canım kardeşim sen daha küçüksün, biraz daha büyü kendi okulun ve arkadaşların olacak, hem o zaman tek başına da gidebileceksin.
    -Gerçekten mi?
    -Tabi ki öyle. Ben şimdi okula gideceğim hem, sen de evde annemle birlikte kal, akşam gelince sana istediğin oyuncağı getirecem tamam mı?
    -Tamam abicim, güle güle.
    Ben, babamdan sürekli bişeyler öğrenirken, küçük kardeşim Sena da benden bişeyler öğreniyordu. Ona bişeyler öğrettiğim ve benim gibi olmak istediği zaman, çok büyük işler başarmış gibi gururlanıyorum.
    Dışarı çıkıp beni okula götürecek servise doğru yürümeye başladığım sırada, ters yönden gelen arabayı fark etmedim ve kendimi bir anda boylu boyunca yerde yatarken buldum. Gözlerim, üzerimdeki dehşet dolu yüzlere bakarken, elimde olmadan olmadan kapandı.

    Murat gördüğü rüyadan uyanıp gözlerini açtığında, soğuk ve ıslak havadan küflenmiş tavana bakıyordu. Bütün gece soğuk yerin üzerinde yattığı için, bedeni kaskatı kesilmişti. Dakikalarca hiç kıpırdamadan ve tepki vermeden öylece boş tavana baktı. Varlığına anlam vermeye çalışarak, kendinde kalkamaya yardımcı olacak gücü bulmaya çalışıyordu. Biraz önce gördüğü rüyanın etkinsinden çıkmaya çabalıyordu. Bedeni bir ölü gibi doğrulup yattığı yerden kalktı. Satacağı mendilleri yerden alıp yürümeye başladı ve kendini dışarı attı. "Yıllar önce, hiç tanımadığım ailemden koparılıp dilenmeye başladığım insanların yanına gelmeseydim, hayatım nasıl olurdu?" diye düşünmediği bir gün bile yoktu. Hayatı ikiye ayrılıyordu; her akşam gözlerini kapattığında rüyalarda yaşadığı hayatı ve sabah gözlerini açtığında nefes aldığı hayatı. Gözlerini açıp uyandığında sadece nefes alıyordu, çünkü ona göre buna yaşamak denemezdi. O alması gereken miktarda ve hücrelerinin ihtiyacı olan miktarda nefes alıyordu hepsi bu.
    Kendi dünyasındaki varlık kavramına asla erişememişti. Akşam gözlerini kapattığında, her gece kendini başka mutlu insanların yanında hayal ediyordu. Gözlerini gerçekte asla açamayacağı mutlu günlere, rüyada açıyordu. Her gece başka bir adamın ve kadının oğlu oluyordu. Asla sahip olamadığı kardeşler hayal ediyordu. Oysa her sabah uyandığında gözlerini açtığı gerçek hayatı, mendil satıp dilenmekten ibaretti. Herşeye rağmen, o rüyalarındaki gerçekliğe daha çok inanıyordu.

    (Nazlıcan)
  • “ ‘İnsan bu, su misali kıvrım kıvrım akar ya’ demişti büyük Üstad Necip Fazıl... Evet kıvrım kıvrım aynen su gibi, sabit değil değişken, statik değil dinamik, her gün farklılaşan, gelişen ya da gerileyen, büyüyen, ihtiyarlaşan; düşüncelilerinin bir anı, başka bir anını tutmayan, aciz ama aciz olduğu kadar da büyüklenen bir varlık...”
  • Keşke hiç olmasaydın şu dünyada, keşke sana hiç rastlamasaydım, keşke canlı bir varlık olacak yerde esinli bir ressamın yarattığı bir tablo olsaydın. O zaman resminin önünden hiç ayrılmaz, sonsuzcasına sana bakardım.
  • " Allah'ın Varlık Nuru olarak yarattığına, yokluk yol verebilir mi ? "