Sayın Şevket Süreyya Aydemir’in Suyu Arayan Adam eseri, bir insanın, kendi ellerimizle yıktığımız bir dünyanın enkazı altında hakikati bulma, yani o "suyu" arama çabasıdır.
Kitap, Edirne’nin o eski mahallelerinde, bir çocuğun saf bilincinde başlayan ama zamanla taşın, toprağın ve inancın birer birer aşınmasıyla derin bir sızıya dönüşen o süreci anlatır.
Ne güzel tarif etmiş Sayın Şevket Süreyya Aydemir;
“Bugün; o ihtişamdan, o ulu ağaçlardan, o sudan, şadırvandan, imaretten, tekkeden, mektepten, çevre binalarından hatta o sayılı insanlar mezarlığından, hülâsa renkler ve manalar âleminden orada, haraba yüz tutmuş bir cami yalnızlığınından başka, hiçbir hayat eseri kalmamıştır. Şimdi ben, bu yalnızlık ve terk edilmişlik âlemine her gidişimde, hem kaybolan bir geçmişe, hem kendi ellerimizle tahrip ettiğimiz ulu tarih ve ihtişamın yadımda kalan hatırasına, sessiz gözyaşlarımla ağlarım…”
O mahallelerde hayat, Allah sevgisi ve Kur’an’a duyulan derin hürmetle mayalanırdı. Evin başköşesinde duran Kur’an, sadece bir kitap değil, hane halkının edep ve istikamet pusulasıydı. Camiler, sadece namaz kılınan değil, mahallenin ruhunun nefes aldığı, birbirine "uhuvvetle" bağlı insanların dertlerini paylaştığı huzur sığınaklarıydı. Maneviyat, o zamanlar hayatın içine sinmiş, dilden ziyade bir "hal" olarak yaşanırdı. İnsan, camiye girerken dış dünyanın gürültüsünü kapıda bırakır, evine girdiğinde ise o manevi iklimin verdiği sükûnetle yastığa başını koyardı. Fakat biz, o huzurlu evleri ve o vakur camilerin sükûtunu birer birer yitirdik; yerine gelen dünyada o derin huşu ve teslimiyet, yerini büyük bir boşluğa ve soğuk bir yabancılaşmaya bıraktı.
Bu yıkılış, sadece fiziksel bir tahribat değildi; Osmanlı’nın o vakur, o geniş topraklar üzerinde yükselen gururu da bu sarsıntıdan payını