• AKLIN YOLU BİR KALP

    Alarm'ın sesini hesaplıyorum. Yarım uyku, çeyrek kadının sıcaklığı, çeyrek de sinir bozucu sesin susma ihtimalinin hesapları.
    Günaydın ! Anlattığım uykumun tamamıydı, sizin aklınız çeyrek kadın da kaldı. Benim aklımdan o hiç ayrılmadı. Onun sayesinde yerini öğrendiğim kalbime sordu aklım; cevap verdi kalbim onu çok seviyorsun.. Akılsızdım işte hepimiz gibi, en rahat pozisyonu almış pamukların üstündeymiş gibi yatarken, bütün rahatını bozan ve seni yerinden eden kör olasıca, kopasıca, kırılasıca burnunun ucuna değen saçı. Yinede sesini çıkartma uyusun sen rahatını boz burnunu kaşı, yastığını düzelt tekrar rahat ettir kendini.
    Akıllı olsak tek mi yatardık ?
    Fazla zorlama bu konuları bırak biraz da o düşünsün bacak bir tarafda kol başka bir tarafda, savaşa gidiyor uyurken. Kalk hadi En güzeli çay suyu koy sonra git uyandır tanıştığın gün makarna yediğin kadını.
    'Onu uyandırmayışının değerini' savaşa giderken sana sarıldığında anlayacaksın.'
    * Sevket Can Başpınar
  • Vav Fransızca'da ve demek. Sufiler bu harfi aşkın harfi olarak görür çünkü onsuz bir birliktelik olamaz: gökyüzü ve deniz, erkek ve kadın. Vav buluşmanın aşkın yeridir. Aynı zamanda bu dünyada garip bir yolcu olan insanın harfidir. Zira yaratılış bakımından varlıkları ve nesneleri birbirine yaklaştırır.
    Çeto
    Sayfa 166 - Nacer Khemir'i Seviyorum/Çünkü
  • "kadın bir erkeğe varmaz, kadın bir erkeğe verilmez ve bir erkek bir kızı almaz, (almak, vermek) bu tabirler kadını kıymetten düşüren, ona ahkar (en hakir) mahiyeti veren şeylerdir ve her şeyden evvel bu zihniyeti kadınlarımız kafalarından çıkartmalıdır; bilmelidirler ki iki cins birbirleriyle hayatlarını birleştirirken yuvaya getirdikleri aynı kıymette şeylerdir ve koca mal sahibi değil, ortak, hayat ortağı demektir. bu hukuk müsavatı kadınlarımızın şuurunda yer ettikten sonra onların kuvvetli ve hakiki bir insan olmak için dimağı ve fikri sahada da yükselmek isteyecekleri tabiidir.
    memleketimizin kadın ve erkeklerini, biri diğerini sürükleyen ve taşıyan değil, el ele ve aynı tempoda yürüyen iki mahluk olarak göreceğimiz günün uzak olmamasını dilerim. bu kadar efendim. "
  • Karşınıza çıkan kadın, siz de biliyorsunuz ki, Allah'ın bir iskelet üzerine giydirdiği, süresi tek ãn harika güzel et ve deri çizgilerinden ibarettir. Koparın bu maskeyi ve altındakine bakın!
  • 12.

    ey kadın sana fısıldayacaklar muştu sana
    tutunacaksın doğurmamış bir anne gibi hurma ağacına
    çölün içinden yükselen bal ve çekirge karışımı
    deve duyarlığıyla yüklü serapsız heyemolalarla
    ey kadın sana fısıldayacaklar muştu sana
    ...
  • 195 syf.
    ·8/10
    Osho ve "Ölmeden Önce Ölünüz" kitabındaki tekrarlanan öğretileri... Meditasyon meditasyon meditasyon.. Bir hayat yalnızca meditasyonla kurtarılabilecekmiş gibi bir algı yaratmaya ve Budizmi dikte etmeye çalışıyor "yumuşak" öğretileriyle. Fakat kimseye hiçbir şeyi dikte etmediğini de belirtiyor. (?) Onun söylediği şeylerin çok benzeri diğer dinlerde de geçerli, İslam, Yahudilik, Hristiyanlık, Taoizm vb.. İlk okumaya başladığımda duyu ötesi ve metafiziksel terimler gördükçe heyecanlanıyor ve çok derin buluyordum. Fakat kitabı okurken, bir iki ölüm haberiyle karşılaştım ve o an Osho'nun ölümü güzel anlattığı, ölümü övdüğü hiçbir dizenin anlamı kalmadı, annesini babasını kaybetmiş çocukların feryatlarını düşündükçe.. Bir yetime anlatabilir misiniz, annesi ve babasının ölmesinin aslında güzel bir şey olduğu avuntusunu? Ona anlatabilir misiniz -daha gözyaşları kurumamışken- ölümün hiçbir şeyi değiştirmediğini, üşüyen ellerinin kızarıklığına tanık olurken? Ya da acılar çeken birine meditasyon yaparsan hissetmezsin diyebilir misiniz, doktor ona neşteri uyutmadan vururken acıdan gözlerini, yumruklarını sıkarken? Ona bunun güzel olduğundan bahsedecek cesareti bulabilir misiniz? Her yerin ölüm ve hastalık kaynadığı, açlığın insanları tükettiği bir ortamda onlara anlatabilir misiniz burjuvazi felsefenizi? Osho'nun felsefesi çok dikkatimi çekiyordu onun kitabını okumadan önce, çok da hoşuma gidiyordu öğretileri. Fakat okudukça, Osho'nun bazı şeylere açıklama getiremediğini gördüm. Reenkarnasyonu savunan cümlelerinin hiçbirinde bunun sonunda nereye varacağımızdan bahsetmemişti. Sürekli yaşamın sonsuz olduğunu savunan cümlelerinin nakaratını okudum. Fakat dikkatimi çeken bir nokta vardı ki tarihte bazı şeylerin yalnızca o dönemdeki insanların hata yapmalarını engellemek için söylenmiş birtakım yalan olduğudur.. Bunların çoğu ise din adı altında yapılmış olduğudur. Bana bunu düşündüren alıntı şudur:

    "Dünyevi zevklerin tadını ne kadar çıkarırsanız kardır. Yaşamın suyunu hemen, şimdi son damlasına kadar sıkın. Mahşer gününde neler olacağı kimin umurunda? Hem mahşer gününün gerçekten gelip gelmeyeceğini kim bilebilir ki?
    Öylesine bir acele ki!.. Adeta hız hastalığı, hep daha hızlı, daha hızlı olmak... Kimse nereye gittiğiyle ilgilenmiyor, yalnızca daha hızlı gitmek, daha hızlı gidebilecek araçlar icat etmekle meşguller.
    Ve tüm bunların çıkış nedeni bu yöntemdir. İsa'nın zamanında işe yarıyordu. O sürekli çevresindekilere, "Dikkatli olun! Mahşer günü çok yakın. Dünyanın sona erişine kendi yaşam sürenizde tanık olacaksınız ve başka bir yaşam daha yok. Ve bu şansı kaçırırsanız sonsuza kadar cehennemde yanacaksınız." diyordu. Onun yaptığı aslında psikolojik bir atmosfer yaratmaktı. O sağken bu işe yaradı ve bu etki ölümünden sonra kısa bir süre daha devam etti. Devam etme nedeni ise onun en yakınındaki öğrencilerinin İsa'nın havasına, onun aurasına ait bir şeyler taşıyor olmalarıydı. Fakat bu yöntem zamanla tam tersi bir etki yaratmaya başladı. Dünya tarihinin tanık olduğu en dünyevi medeniyeti yarattı. Oysa ki arzulanan hedef tek yaşam fikrinin insanların son derece yoğun bir dikkat ve farkındalık içinde olup, tüm diğer arzu ve arayışlarından sıyrılarak Tanrı'nın peşine düşmeleriydi. Tüm yaşamları tek hedef doğrultusunda olacak, Tanrı'ya doğru bir arayış, bir araştırmaya dönüşecekti. Fakat sonuç insanların tek yaşama sahip oldukları inancıyla, bir daha dünyaya gelmeyeceklerine inanıp, mutlak bir biçimde dünyevi zevklere dönmesi ve bu sahip oldukları tek yaşamın keyfini olabildiğince çıkarmaya çalışmaları oldu. Yaşamın keyfini hemen çıkar, yarına erteleme!"

    Şimdi onu yerden yere vuruyormuşum gibi gözüküyor fakat düşüncelerim de bu yönde. Çok da fazla acı çekmemiş birinin cümlelerini okuyormuşum gibi geldi. Zira aristokratik bir düşünce bütünselliği kurmaya çalışmış. Herkese hitap ettiğini düşünmüyorum cümlelerinin. Fiziksel acıyı hafife alan biri, tamam haklı, hakikati ruhaniyetimizde bulmak için ve kamil bir insan olmak için insanlar olarak özümüze inmemiz gerekli. Buraya kadar sorun yok. Sorun bundan sonrasında başlıyor işte. Herkesin meditasyon yapması mümkün müdür? Kimisi ayin yapmayı, kimisi ibadet yapmayı kimisi de acı çekmeyi yeğler, ruhani gelişim için. Her ölümün aslında huzur içinde olduğundan ve bir aydınlanış oluşundan bahsetmiş. Trafik kazası geçiren biri için geçerli midir bu öğreti? Ya da kafasına balta gelen biri için? Ayağının üzerinden traktör geçen, annesinin eline son kez dokunamayan bir kadın için aynı şey geçerli midir? Hayatın gerçeklerinden sapıp farklı bir hayal dünyası içinde yaşamak her zaman için iyi bir şey değildir, insan hayaliyle bir yere kadar yaşar, sonra görünmeyen gerçeklik duvarlarına çarpınca anlar asıl hakikatleri, tarih boyu değişmeyen dünya sömürgesini, emperyalizmi, fakirliği, parasızlığı, acıyı ve daha birçok şeyi. Kitabı incelerken fazla duygusal yaklaşıyor olabilirim fakat insan bunları kesinlikle gözardı edemez. Edebilir mi? Etmemeli.

    Tüm bunların yanında diğer kitaplarını da okumayı düşünüyorum çünkü fazlasıyla bilgiyle dolu biri ama sanırım biraz aktarmada sıkıntı yaşamış gibi. Kitap arasında verdiği hikaye örnekleriyle anlattıklarını daha kalıcı hale getirmiş. Hikayelerinin yarısı bu anlam yükseltgenmesini sağlamış ama diğer yarısı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Bunların yanında tam alıntılık birçok yer var. Ders almamız gereken birçok cümle, birçok paragraf var. Geneli bakımından hoş bir felsefesi var. Fakat dediğim gibi, biraz burjuvaziye kayan bir felsefesi olduğu için her insana hitap etmiyor, aşırı Polyannacı kişilerin daha çok seveceği tarzda. Düşüncelerim genel anlamda bu şekilde. Tavsiye eder miyim, ilgisi olanlara evet, fakat fazla beklentiye girmemek gerekli.
  • Bazı günler, içinde olduğun savaştan soyutlarsın kendini. Köşene çekilip bir yabancı gibi bakarsın hayatına. Baktığın evdeki kadın annen değilmiş, bir zamanlar seni canı bilen adam baban değilmiş, sevdiğin tüm eşyaları ve insanları ilk defa görüyormuşsun gibi hissedersin. Yabancılaşırsın herşeye ve kendine, artık savaşmak anlamsız gelir sana. Geçmişte verdiğin mücadeleye bakıp  gülümsersin; hüzün dolu bir gülüş. İçin dolup taşar sonra yazarsın ama içinde romanlar birikirken, sen sadece bir cümle yazabilirsin.  Öyle bir an gelir ki, herşeyi arkanda bırakmaya hazır olduğunu hissedersin; "Kendimle giriştiğim bu savaşı bitirmeliyim." diye geçirirsin içinden. Yabancılaştığın onca şeyi bir daha düşünürsün, o adam yine baban ve kadın annenmiş farkedersin, işte en sevdiğin kitap orada, en sevdiğin çiçek, en sevdiğin renk ve gökyüzü, değişir kararın. "Savaşmalıyım gökyüzü için," dersin "Hayallerim için savaşmalıyım!" Umutsuzlukla girdiğin düşünce savaşından "Devam etmeliyim." kararıyla çıkarsın. Herşey yine eskisi gibi devam eder...


    (Nazlıcan)