Geri Bildirim
  • "Bir kadın cüzzamlı bile olsa... Kalbi ve ruhu cüzzamlı olmadıktan sonra... Sevgilerin en güzelini hak ediyordur, sakın bunu unutma..!!"

    ~Hüzünlü Palyaço ~
  • Bilenler bilir, bu bir kitap incelemesi değil aslında, bir dizinin yeni bölümünün incelemesidir.

    Öyle ki izleyen herkesin hayatına öyle bir dokunmuştur ki hepimiz Mecnun, Leyla, İsmail Abi, Baba İskender, Hırsız Yaviz veya Erdal Bağğal gibi hissetmiştir kendini.
    “Zaman döngüseldir.” dedi Ak sakallı.
    “Bir hayat en fazla kaç kere yaşanabilir ki?” diye sordu Leyla. “Üç” diye cevapladı Mecnun. Ve başladı kendi çölünde kaybolanların hikayesi...
    Bende çölümde kaybolmak üzereyken buldum Leyla İle Mecnun’u öyle bir benimsemişim ki şöyle dönüp baktığımda geriye ondan pek çok iz var hayatımda.

    Bazen uyusam, uyansam Mecnun olsam diye hayıflanmıyor değilim. Ak sakallı Dede girse rüyama dese ki;
    “Sen aşık olmuşsun evlat!”
    “Aşık mı olmuşum?”
    “Evet.”
    “O niye öyle oldu ki acaba?” diye başlasa hikayem.
    İskender Babam yaptığım onca haytalıklara rağmen hem baba hem anne olsa bütün yalnızlığını unutup.

    Şimbilli Erdal Bağğal, tuzluk filan ama idare eder sonuçta biraz cimri biraz da patavatsız da olabilir ama sonuçta baba yarısıdır, bir mahallenin atan kalbidir Bakkal.

    Yavuz Abi, önümde engel olan bütün kapıları açan adam. Öyle hırsız dediğime bakmayın en baba edebiyatçıya taş çıkarır. Kitap okur ve çok güzel şiir seslendirir mesela.

    Ve Leyla, aynaya bakınca gördüğüm kadın onun için herşeyi yapabilirim. Yaptımda uzaya çıktım gezegenler arası savaşlar kazandım. Ay’a çıktım. Dünyada Arabesk müzik isyanı başlatıp kazandım.

    Ve gelmeyeni beklemek, umudun timsali İsmail Abim.
    “Mecnun!”
    “Hooop!”
    “N’aptın?”
    “Neyi n’aptın?”
    “Su faturasını yatırdın mı diye sormuyorum. Yenge ile n’aptın?”
    “Aynı. Sen n’aptın?”
    “Napim Mecnun midemi yıkattım.”
    “Nasıl?”
    “Midemi yıkattım.”
    “Ne oldu da.”
    “Öyle bi’ iç dış temizleteyim dedim. O kadan iyi geldi ki mis gibi oldu.”
    Ah be İsmail Abim temiz düşüncelerin ruh bulmuş halisin. O gemi gelecek.

    Reklam Arası: Çay Erdal Bakkal’da içilir. Erdal Bakkal.

    Bu efsaneyi yaratan Burak Aksak diyor ki; “Kavuşamayan aşıklar çölde ararlar sevdiğini, kavuşanlarsa emlakçı emlakçı dolanır dururlar. 2+1 kombili.”

    Öyledir ya hayat kavuşmadıkça herşey lezzetlidir. Elde edilince bütün lezzeti acı da eritilir.

    Keşke bitmeseydi dediğimiz bir dizinin 105. bölümünü okudum ve yine bitti.

    “Belki başka bi’ zaman, başka bi’ yerde. Sonuçta yarım kalan her şey tamamlanmaya muhtaçtır.”
  • Balıkesir'de hiç unutamayacağım bir kadın gördüm: Sinemaya gitmiştik. Filmin başlamasını beklerken, ince uzun genç bir kadın girdi hole. Giysisi, şapkası, eldivenleri, çantası, topuklu ayakkabılarıyla, en iyi anlamda, yani gösterişe hiç kaçmayan bir biçimde, tepeden tırnağa, olağanüstü şıktı. 1938 yılında Anadolu'da değil de, Paris'in büyük bulvarlarının birindeydik sanki. Salt erkekten oluşan holdeki kalabalık, saygıyla kenara çekildi, yol açtılar ona. Genç kadın bir masaya oturdu; garsondan bir sâde kahve istedi. Sonra eldivenlerini çıkardı; çantasından sarı kapaklı Fransızca bir roman, bir paket de sigara aldı. Kahvesini ve sigarasını içerken, kitabını okudu.
    Herkesin gözü ona dikiliydi. Ama ancak bizim gözlerimizde hayret vardı. Balıkesirli erkekler, hayretle değil, sâdece hayranlıkla bakıyorlardı ona. Her zaman tanışmak istediğim ve ne yazık ki bir daha hiç karşılaşamadığım bu kadının kim olduğunu sorduğumuzda, "Hâkim Hanım" diye fısıldadılar. Hâkim Hanım şöyle dürüst böyle dürüstmüş. Gözü öyle pekmiş ki, hiç kimseden, en belâlı ağalardan bile korkmazmış. Gerektiğinde, bir dâvâyı soruşturmak için, bir ata atladığı gibi en uzak köylere gidermiş. Adaleti yerine getirmekten başka hiçbir şey düşünmezmiş, vb. Bunları duyunca, birkaç ay sonra ölecek olan Mustafa Kemal'in, kadınların eğitim görmeleri, özgürlüklerine kavuşup toplumda yer almaları uğruna verdiği savaşı kesinlikle kazandığının bir kanıtı saydım Balıkesir'deki Hâkim Hanım'ı. Bu kadın toplumdan dışlanmış durumda değil, tâ 1938 yılında topluma egemen durumdaydı.
  • Kitabını kapattı. Uzandığı yerden kalktı. Doğruldu. Kitabını baş ucundaki diğer kitaplarının yanına koydu. Mutfağa yöneldi, buzdolabının kapağını açtı, meyve poşetini tezgaha çıkardı. Raftan bir tabak aldı. Meyveleri güzelce yıkadı dilimledi. Yarım elma, armut ve ayva.. Yarım şişe şarabını ve meyve tabağını alıp tekrar salona geçti. Kasetçalarının düğmesine bastı. “Sen de mi Leyla riyakar Leyla..” Bir yudum aldı.

    Koridorun kapısı açıldı. Leyla salona girdi. Gözleri mahmur, uykuluydu, yüzünde bir tebessüm. Odaya girdiğimde uyanmış, diye düşündü. Yine hiçbir şey yokken huzursuzluk çıkartmıştı. İçinde hep bir sıkıntı olur, kendini yavan hisseder mutlu anlarda bir bahane uydurur anın büyüsünü bozardı. Yine o anlardan biriydi, huzursuzluk çıkartmış, yatacakları zaman gitmemiş, salona uzanmış, düşünmüş düşünmüş yaptığına pişman olmuş, üstünü örtme bahanesiyle yatak odasına gitmiş, uyuduğunu görünce geriye gelmişti. Leyla yaklaştı yaklaştı, ela gözlerini ondan ayırmıyordu, içinde düşünülmenin verdiği huzur biraz da kırgınlık.. “O” gözlerini ayırmadan bakıyordu, hiçbir tepki vermeden. Leyla yaklaştı, yaklaştı, yaklaştı tam yanağından öpecekken “o” başını diğer yana çevirdi..

    “Aklını fikrini yalan bürümüş, sende mi Leyla Hayırsız Leyla…”

    İş çıkışıydı. Evi 20 dakika. Yürümeli hava güzel. Paltosunu giyip çıktı. Ağır ağır yürüyordu. Evler, işyerleri, araçlar, insanlar. İçinde bir sıkıntı hissetti. Derin bir nefes aldı. Başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Etrafına bakındı. Her şey çok anlamsız. Tutunacak bir dal aradı, zihnini tutacak bir mana. Kocaman bir boşluk. Her yer beton lanet olsun. Her şeyi kendimize benzettik. Doğayı katlettik. Şu koca binaların arasından gökyüzünü bile göremiyoruz. Şunlara bak, insan yığını, hayvan sürüsü; yüzlerinde duygunun belirtisi yok. Bıraksan birbirlerini yiyecekler. Sürekli bir telaş içindeler. Hepsi hayatlarını, zamanlarını kiraya vermiş. Karşılığında aldıkları kocaman bir hiçç. Her şey üzerine üzerine gelmeye başladı. Adımlarını hızlandırdı, hızlandırdı koşmaya başladı.

    Nefes nefese kalmıştı. Kanepeye uzandı. Hiçbir şey düşünemiyordu. Üzerinde bir yorgunluk. Kolunu kıpırdatacak hali yok. Uzandı. Gözleri bomboş duvarlara bakıyordu. Nice sonra kendi geldi. Düşünmeye başladı. Hayatın manasını düşündü. Bir insan sadece zaruri ihtiyaçlarını karşılamak için yaşayamaz, hayat bu kadar ucuz değil. Bu insanlar ne yapıyorlar. Huzurum nerede. Her şeyi bırakıp gitmeli mi? Nereye? Gittiğin yerde her şey daha mı güzel olacak? Bir çıkmaza düşmüştü.

    Kapı çaldı. Takım elbisesini çıkarmadığını yeni fark etmişti. Kapıyı açtı. Leyla. Burnundan soluyor;
    -Nerdesin be adam, sabahtır seni arıyorum??
    -. . ..
    Boş boş yüzüne bakıyordu. Leyla’nın hiddeti gittikçe artıyordu;
    -Cevap versene, neredeydin? Telefonun nerede?
    -İyi değilim ben.
    -Neyin var?!
    -Anlatsam, anlayacak mısın sanki, iyi değilim işte!
    -Hep aynı bahaneler. Psikolojin bozuksa psikoloğa git!
    -Psikolog nereden bilecek benim derdimi?
    - Sen derdini anlatacaksın, o da seni tedavi edecek.
    -Anlatamıyorum işte, kendim bilmiyorum ki nasıl anlatayım.
    Leyla ne diyeceğini bilmiyordu. Ne yapacağını da. Tek bildiği ‘O’ büyük bir bunalımdaydı. Bunalımın sebebini de bilmiyordu. Nasıl yaklaşması gerektiğini de. Suçu kendinde arıyordu. Çekindiği, onu kırmak istemediği için söyleyemediği düşünüyordu. Belki de başka birisi vardı. Olabilir mi? Mümkün değil, o telefonuna bile bakmıyor doğru düzgün. Hem çoğu zaman beraberler. Belki de iş yerinden birisi var. İş çıkışı onunla görüşüyor. Ondan cevap vermiyor telefonlarına. Buna inanmak istemiyordu. Mümkün değil. “O” her türlü tavrına rağmen seviyordu, bundan şüphe edemezdi.

    “Arayıp gerçeği bulamadın mı, Sen de mi Leyla, Hayırsız Leyla”. Şarkından sıkıldı. Kasetçaların düğmesine bastı, ileri sardı, “Fikrimin ince gülü kalbimin sensin bülbülü”. Bir yudum daha aldı, ağzına bir elma attı. Gözünü yumdu, kulağını müziğe verdi. “O gün ki gördüüm seniii, yakktın ahh yaktııın beni” . Hayali onu yıllar öncesine götürdü. “Gördüğüm günden beri olmuşum inan deli”. Füsunu hatırladı. Gözünü, saçını, ellerini, hanım hanımcıklığını. Her hareketinde ki masumiyeti. Derin bir soluk aldı. Göğsü daraldı. Yıllarca görüşmemişlerdi ama aklından bir türlü çıkartamıyordu. “Gün gelir belki bana olan sevgin biter ama verdiğin değer hiçbir zaman azalmayacak” dediğinden belki, belki de avuç içlerini öptüğünden..

    Saat 20.00 için sözleşmişlerdi, erken geldi, onun beklemenin zevkini sürmek için. İçinde tatlı bir heyecan, kalbi yerinden çıkacak. Gelince ne desem nasıl karşılasam. Cebinden aynasına çıkardı. Saçına düzeltti. Saatine baktı, 19.45. Zamanın yaklaştığını görünce daha da heyecanlandı, oturduğu banktan kalktı. Bir yandan da yolu gözlüyordu, acaba ağaçlı taraftan mı gelir yok çarşı yönünden mi? Her geleni uzaktan ona benzetiyor yaklaştıkça o olmadığını anlıyor içini bir hüzün kaplıyordu. Ağaçların olduğu yönü gözlüyordu, işte geliyor. Yaklaştı yaklaştı yine o değil. Diğer yöne baktı ve Füsun’u gördü. Görür görmez onun sıcaklığı ,şefkati her yanını sardı. Salına salına geliyor. Ayaklarını sürte sürte. Beyaz bir kazak giymişti. Ne kadar da yakışmış. İçini bir huzur kapladı sanki ayrı bir dünyada. Öleceksem şu an öleyim.

    Kucağına uzanmıştı. Taş bank. Hava soğuk. Füsun’ un elleri saçlarının arasında dolaşıyor, onun sıcaklığı şefkati her şeye yetiyordu. Her şeyi bilsin istiyordu. Her acısını sarsın. Dili tutulmuş gibiydi. Acıların dile gelmesi ne kadar da zor. Hele içe atılmış kimseye anlatılamayanların. Nihayet anlatmaya başladı. “Annem 3 yaşındayken ölmüş, onu hiç tanımadım. Beni ninem ve halam büyüttü. Hayatımdaki tek kadın onlardı.” Duraksadı. Kadın ona daha bir sarılmıştı. Başını kaldırdı, gözyaşlarını fark etti. Elini tuttu, sıkıca kavradı. “Babam bildiğin gibi hırdavatçılık yapar. Bir günden bir güne dükkanı bana bırakmadı. Akşam eve gelir yemeğini yer, erkenden uyur, sabah kalkar dükkana gider. Gözü başka hiçbir şey görmez. Gece yarıları eve giderim. Sarhoş giderim. Bazen hiç gitmem. Bir günden bir güne neredesin, ne yaptın demez. Cebime paramı koyar. Bir günden bir güne ne yaptın, neredesin, demez. Arkadaş ettiklerimin yarısı hapse girdi. Hiç onlarla arkadaşlık etme demez. Zaten hiçbirini de bilmez. Ben de onların yerinde olabilirdim.” Kadın için için ağlamayı bırakmış, iyiden iyiye ağlıyordu, ikisi de bunun farkındaydı. Birbirlerine daha bir kenetlendiler. Füsun , “ Sen iyi bir adamsın. Altın çamura düşmekle altınlığından bir şey kaybetmez” dedi.

    Bir derin rüyadan uyandı. << Doyulur mu doyulur mu canana mı , cananına kıyanlar hakkın kulu sayılır mı?>>. Neden onu unutamıyordu. Yıllar geçmiş, yıllardır bir kere yüzünü görmemiş, sesini duymamıştı. Her hüzünlendiğinde onu hatırlıyordu. Ne zaman düşüncelere dalsa kendini Füsun’ un yanında buluyordu. Takıntılı mıyım acaba, ama bu takıntıdan da öte bir şey, aşık mı oldum, mümkün değil, insan her şeye rağmen unutur, diye düşündü. Başka kadınları da sevdi , sevmedi mi, aklında Füsun varken nasıl başkasını sevebiliyordu, hepsi birer yanılgı mıydı, onda bulduğunu başkalarında arıyor bulamayınca da hayal kırıklığına uğrayıp tekrardan kabuğuna mı çekiliyordu? Leyla vardı onu da çok sevmişti, Leyla da az kadın değildi, onunla ilgileniyor, üzüntüsüne sevincine ortak oluyordu, bir derdi olduğunda, buhranlarında onu anlamaya çalışıyordu her ne kadar başaramasada , asıl önemli olan ilgilenmek ,anlamaya çalışmak değil doğal haline bırakmak, hiçbir çaba göstermeden anlamak mıydı?

    Kendini , düşündü. Onlar o kadar çaba gösterirken kendisi ne yapmıştı, onlar kadar çaba göstermiş miydi yoksa insanların hayatını zindana çevirmiş, onları bir çıkmazın içine mi sürüklemişti? Elbette kendisi de çaba göstermişti. En azından Leyla için, hiç değilse onun gösterdiğinin yarısı kadar. Onun dediği gibi her zaman doğal haline bırakmıştı kendini her ne kadar bu durum her ikisini de zorlasa da. Hem her zaman da huzursuzluk yoktu ilişkilerinde huzurlu anları da olmuştu.

    Füsun ah Füsun. Aklından onu çıkartamıyordu. Yıllar yılı olmuş bir türlü unutamamıştı. Aklı unutsa yüreği unutmuyordu. Onu her zaman içinde saklıyor, sürekli karşısına getiriyordu. Anlamıştı ki onu aklıyla sevmiyordu. Ona olan sevgisi aklının ötesinde bambaşka bir yere dayanıyordu. Aklında olsa unuturdu. Yıllar geçmiş elini, yüzünü, gözünü, saçını unutmuş ama hissettirdiklerini unutamamıştı. Çıkarabilse ah onu bir içinden atabilse.. Atsaydı da ne olacağını bilmiyordu. Onun hayatının gayesi gibiydi onu beklemek. İçinden atsa hayatı da bitecekti sanki. Sevgi, sevmek her şey ölecekti.

    “Ulan” dedi “yetti artık, böyle hayatın a.ına koyayım. Ne ana yüzü gördük ne baba. Bir kadın sevdik, sevmesini de bilemedik, ağzımıza, yüzümüze bulaştırdık. Senin olmayacaksa bu beden toprak olsun, kurda kuşa yiyecek olsun”. Yerinden kalktı. Arkasındaki pencereyi açtı. Kanepenin üzerini çıktı. Aşağıya baktı, bir an başı döndü. Pencereden atladığını hayat etti,” acaba beton çatlar mı?”. Hayatı gözlerinin önünden geçti. Hiçbir şey yok. Koyu bir karanlık.

    “Ulan” dedi “Ben seni değil, seni sevmeyi seviyorum.”
  • Bir önemi yoktu. Takma dişlerin bile bir önemi yoktu. Şişmanım, evet. Bir müşterek bahisçinin başarısız kardeşi gibi görünebilirim, evet. Para almadıkça hiçbir kadın benimle yatağa girmeyecektir. Bunların hepsini biliyorum. Ama size bunların umrumda olmadığını söylüyorum. Kadınları istemiyorum, gençliğimi bile aramıyorum. Ben sadece yaşamak istiyorum. Ve şu çuhaçiçeklerine, çitin altındaki kızıl korlara bakarken yaşıyordum. İçinizde duyarsınız bunu; huzur verici bir şeydir ama aynı zamanda alev gibidir.
  • Anne sevgisinden (doğal olarak da güven duygusundan) mahrum kalan, bağlanma sorunları yaşayan; içki, para ve kadın düşkünü bir babanın rol-model olduğu bir adam... Üstelik babasından kalan servet onu geçim derdinden de kurtarınca al sana “ Aylak Adam...”
    Bu kitap bana Freud’un gelişim psikolojisi ile ilgili görüşlerini sarsıcı bir biçimde hatırlattı. Kahramanın çocukluk yılları, anne yerine koyduğu teyze ve teyzenin babasıyla yaşadığı ilişki ile bu ilişkinin onun bedeninde ve ruhunda açtığı yara, her kadında ondan (teyzesinden) bir şeyler arayışı... Koca bir Oedipus karmaşası... Bu kitabı psikologlar tahlil etmiş midir bilmem; ama en iyi onlar tahlil eder diye düşünüyorum. Çocukluk dönemindeki fırça darbelerinin etkisi resmin bütün gidişatının temeliymiş meğer. Başlangıçta belki sıkıcı gelse de beni derinden etkileyen ve mutlak okunması gereken bir kitap...