O sokaklarda kaybolmamıştı, o sokaklara bırakılmıştı. Her zaman okumak, buradan kurtulmak istemişti ama zordu. Sokaklar kimine ışıktı kimine zifiri bir yol.
Hayat ona hiçbir zaman bir seçenek sunmamıştı. Mucizeler yalanlardan ibaret, umut köksüz bir ağaçtı ve tek bir rüzgârda devrilebilirdi.
Aşk tüm bunlardan daha garip bir histi.
Belki yine kaybedecektik ama yan yana nefes almaya devam edecektik. Çünkü birbirimizin sonu değil, sonsuzu olmaya söz vermiştik. Ayrılıklar ölümle sonlanırken biz her ayrılıktan yine birlikte doğacaktık.
Sevmek, derdi kimisi buna. Kimisi aşk, fedakârlık ve aile. Benim içinse hepsi ondan ibaretti. Kurumaya yüz tutan bir nehrin kayalara bıraktığı oyuklar gibiydi onunla olmak. Kimsenin varlığından haberdar olmadığı ormanda yaşamak, hiç bakmadığı gökyüzüne bakmaktı onu sevmek ve sevilmek. Gövdesinde küçük, yüreğinde büyüktüm.
Karanlık yollardan geçtim, kör kuyulara düştüm. Evvel zaman içinden geçip kalbur zaman dışına çıkmadım. Bu bir masak veyahut hikaye değildi. Bu ağır yaşanmışlıklardan oluşan iki hayattı. Bülbül ve gül belki asla bir araya gelememişti ama sonsuza kadar isimleri yan yana anılacaktı. Bülbül dendiğinde akla gül, gül dendiğinde akla bülbül gelecekti.
Bazı insanlar bu hayatta ne tam anlamıyla iyi olabilirdi ne de kötü. Cehennemdeki arafın dünya yansıması buydu. İyilik fazla, kötülük ağır gelirdi onlara.