Ben Orhan Pamuk’u okumaya en iyi Roman’ı olarak adlandırılan Masumiyet Müzesi’yle başladım. Ve kesinlikle okuduğum son kitabı olmayacak.
Kitap hakkında bir iki kelâm etmeye nereden başlayacağımı hiç bilmiyorum. Aynı zamanda bu bir kitap hakkında yazdığım ilk yorum, ilk incelemem. Daha biraz önce bitirdiğim kitap artık kütüphanemdeki en değerli kitaplardan biri.
Kemal’in “sonu mutlu biten bütün aşk hikâyeleri, birkaç cümleden fazlasını hak etmez zaten!” (sayfa 439) sözüne dayanaraktan, ben cümlelerimi uzun tutacağım.
Kemal’in uzun bir arayış sonrasında yalnızca Füsun’u görebilmek için gittiği, Kemal’in ağzından “Keskinler’in” evde küçük sevgilisinin kocasıyla tanışmasındaki hissettiklerini iliklerime kadar hissettiren bir kitap. Kemal’in masumiyetiyle “senin ne kadar mutlu olduğunu görmek, bana istediğim mutluluğu verdi zaten” demesi, belkide Füsun’un Kemal’in Sibel ile nişanlanırken hissettiklerini anlamaya ulaşan yoldaki ilk adımlarından biri.
“Mutluluk, insanın sevdiği kişiye yakın olmasıdır yalnızca” diyerekten, Kemal’in 9 yıl boyunca bir akraba edasıyla, ama bir o kadarda aileye ait bir birey olarak Keskinler’in evine gitmesini biraz da kitabın bende yarattığı şu algıya bağlıyorum: Kemal ailenin ne demek olduğunu Keskinler’in evinde öğrenebildi ancak. Zaman zaman Sibel ile evlenmenin en mantıklı şey olacağını düşünmesi, belkide mutlu bir aile, mutlu bir yaşam için, sırf mantıklı ve ailesinin isteğine göre hareket etmenin yetmeyeceğini bilmediğindendir diye düşündüm.
Füsun ve kocası Feridun’la çıktığı akşamlar, Feridun’un Füsun’a yakın davranması değilde, Füsun’un ona karşılık vermesi acıtırdı canını Kemal’in. Her akşam eve gidip, kendine bir daha Keskinler’in evine gitmeyeceğine dair sözler verip, birkaç gün sonra Füsun’u göremeden yapamaması bana çok naif